Netanyahu gitse de İsrail'in mevcut siyasi ve toplumsal sorunları devam edebilir. İsimler değişebilir, hükümetler değişebilir; ancak politikaların temel yönelimi değişmediği sürece bölgesel sorunların da devam etmesi muhtemeldir.

İsrail seçimleri, yalnızca siyasi partilerin yarıştığı bir seçim süreci olarak değerlendirilmemelidir. Bu seçimler aynı zamanda İsrail toplumunun geçirdiği dönüşümü, sağ siyasetin yükselişini, Filistin meselesinin İsrail siyasetindeki yerini ve bölgesel güç mücadelelerini anlamak bakımından da önemlidir. Özellikle Binyamin Netanyahu döneminde belirginleşen siyasi eğilimler, İsrail'in geleceği kadar Türkiye'nin bölgesel konumunu da yakından ilgilendirmektedir.

İsrail'de seçimlerin sonuçları kadar, hangi siyasi aktörlerin hangi toplumsal kesimlerden destek aldığı ve nasıl bir hükümet kurabilecekleri de önem taşımaktadır. Çünkü İsrail'de seçimleri kazanmak ile hükümeti kurabilmek her zaman aynı anlama gelmemektedir. Nitekim 27 Ekim 2026 seçimleri de bu siyasi karmaşıklığı bir kez daha ortaya koymuştur.

İsrail Toplumunda Sağın Yükselişi ve Solun Gerileyişi

İsrail siyasetine baktığımızda, tarihsel olarak solun önemli bir konumda olduğunu görüyoruz. İsrail devletinin kuruluş döneminde İşçi Siyonizmi ve sosyalist Siyonist hareketler, ülkenin siyasi kurumlarının şekillenmesinde etkili olmuştur. Ancak zaman içerisinde İsrail siyasetinde belirgin bir dönüşüm yaşanmış, sağ partiler giderek güç kazanmıştır.

Bu dönüşümü yalnızca siyasi liderlerin başarısıyla açıklamak yeterli değildir. İsrail toplumunun demografik yapısı, güvenlik algısı, Filistin meselesi, dinin siyasetteki rolü ve bölgesel çatışmalar da bu değişimde etkili olmuştur.

Özellikle güvenlik meselesinin İsrail siyasetinde merkezi bir konuma yerleşmesi, sağ partilerin elini güçlendiren başlıca unsurlardan biridir. Filistinlilerle yaşanan çatışmalar, intifada dönemleri, güvenlik kaygıları ve 7 Ekim 2023 saldırılarının ardından yaşanan gelişmeler, İsrail toplumundaki siyasi tercihleri derinden etkilemiştir.

Netanyahu'nun uzun yıllara yayılan siyasi iktidarı da bu dönüşümün önemli bir parçasıdır. Netanyahu, güvenlik söylemini, milliyetçi politikaları ve sağ partilerle kurduğu ittifakları kullanarak İsrail siyasetinin en güçlü aktörlerinden biri hâline gelmiştir.

Bununla birlikte İsrail toplumunun bütünüyle aynı siyasi düşünceye sahip olduğunu söylemek doğru değildir. İsrail'de liberal, sol, merkez, milliyetçi ve dinî muhafazakâr kesimler varlığını sürdürmektedir. Ancak temel mesele, bu farklı kesimlerin varlığından ziyade, siyasi karar alma süreçlerinde hangi kesimlerin daha etkili olduğudur.

Bugün İsrail'de solun zayıflaması, yalnızca bir siyasi parti meselesi değil, aynı zamanda Filistin meselesine yaklaşımın da dönüşmesidir. İki devletli çözümü savunan veya Filistinlilerle siyasi uzlaşmayı önceleyen çevrelerin toplumsal ve siyasi etkisinin sınırlanması, bölgesel barışın geleceği açısından da önemli sonuçlar doğurmaktadır.

Netanyahu Karşıtlığı, Siyasi Değişim İçin Yeterli mi?

İsrail siyasetinde Netanyahu karşıtlığı, uzun süredir farklı siyasi çevreleri bir araya getiren önemli bir unsur olmuştur. Ancak Netanyahu karşıtlığının güçlü olması, bu kesimlerin bütün meselelerde aynı görüşü paylaştığı anlamına gelmemektedir.

Gadi Eisenkot'un siyasi yükselişi, bu açıdan dikkat çekicidir. Eski bir genelkurmay başkanı olan Eisenkot, güvenlik ve askerî tecrübesiyle öne çıkan bir siyasi aktördür. Oğlunu Gazze'deki savaşta kaybetmiş olması da İsrail'in savaş ve güvenlik tartışmaları içerisinde kişisel bir boyut taşımaktadır.

Eisenkot'un siyasi çizgisi ile Netanyahu'nun politikaları arasında farklılıklar bulunmakla birlikte, bu farklılıkları doğrudan barış yanlısı ve savaş yanlısı iki ayrı siyasi çizgi şeklinde değerlendirmek yanıltıcı olabilir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Netanyahu'ya karşı olmak, Filistin meselesinde mutlaka uzlaşmacı bir politika izlemek anlamına gelmediği gibi, Netanyahu'nun iktidardan ayrılması da İsrail'in bölgesel politikalarının köklü biçimde değişmesini garanti etmez.

Eisenkot'un Hamas'a karşı sert güvenlik yaklaşımı ve askerî tecrübesi, bu meselenin yalnızca liderler üzerinden açıklanamayacağını göstermektedir.

Dolayısıyla İsrail'de siyasi değişimin gerçek anlamda bir dönüşüm meydana getirip getirmeyeceğini anlayabilmek için liderlerin değişimine değil, politikaların içeriğine bakmak gerekir.

Filistinlilerin siyasi hakları, Gazze'nin geleceği, Batı Şeria'daki yerleşimler, Kudüs meselesi ve bölgesel güvenlik politikaları bu açıdan belirleyici olacaktır.

Seçimlerin Matematiği: 61 Sandalye Meselesi

İsrail seçim sisteminde hükümet kurabilmek için 120 sandalyeli Knesset'te en az 61 milletvekilinin desteği gerekmektedir. Bu nedenle bir partinin seçimlerde birinci sırada yer alması, tek başına hükümeti kuracağı anlamına gelmez.

Seçim öncesindeki kamuoyu araştırmaları, Netanyahu karşıtı siyasi çevrelerin önemli bir potansiyel taşıdığını, ancak hükümet kurmak için gerekli çoğunluğa ulaşmanın kolay olmadığını gösteriyordu.

Seçim öncesinde Gadi Eisenkot'un liderliğindeki siyasi çevrelerin yaklaşık 53-54 sandalye civarında destek alabileceğine ilişkin tahminler bulunuyordu. Netanyahu'nun siyasi bloğu da benzer biçimde çoğunluğun altında görünüyordu.

Ancak bu rakamlar seçim öncesi beklentileri yansıtmaktadır. Seçim sonrasındaki ilk sonuçlar ise Netanyahu bloğunu 53, Eisenkot'un rakip bloğunu 48 sandalye civarında gösterirken Arap partilerinin toplam sandalye sayısının 19'a ulaşabileceğine işaret etmiştir. Bu veriler, seçim gecesindeki sayımın henüz tamamlanmadığı aşamadaki projeksiyonlar olarak değerlendirilmelidir.

Buradaki temel sorun, siyasi bloklar arasındaki farklılıkların yalnızca sandalye sayısıyla açıklanamamasıdır.

Netanyahu'nun siyasi ittifakında Likud'un yanı sıra aşırı sağcı ve Haredi partiler de bulunmaktadır. Bu partiler, özellikle güvenlik, din-devlet ilişkileri ve askerlik meselesinde belirli ortaklıklara sahiptir.

Haredi partilerinin askerlik muafiyetleri konusundaki talepleri, İsrail siyasetinin önemli tartışma alanlarından biridir. Zorunlu askerlik yükümlülüğü, özellikle savaşların uzadığı ve askerî yükün arttığı dönemlerde daha fazla tartışılmaktadır.

Netanyahu'nun Haredi partileriyle kurduğu siyasi ortaklıklar, hükümet kurma kapasitesini güçlendirebilirken diğer seçmen kesimleriyle arasındaki gerilimi de artırabilmektedir.

Eisenkot'un karşısındaki siyasi çevrelerde ise Netanyahu karşıtlığı ortak bir payda oluşturmakla birlikte, Arap partileriyle iş birliği, askerlik yükümlülükleri ve Filistin meselesi gibi konularda önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır.

Bu nedenle İsrail'de hükümet kurma süreci, yalnızca seçim sonuçlarının değil, siyasi aktörlerin birbirleriyle iş birliği yapabilme kapasitesinin de bir sonucudur.

Arap Vatandaşların Siyasi Ağırlığı

Seçimlerin en dikkat çekici boyutlarından biri, Arap partilerinin elde ettiği siyasi ağırlıktır.

İsrail'deki Arap vatandaşlar, ülkenin siyasi sisteminde oy kullanma ve parlamentoda temsil edilme hakkına sahiptir. Ancak Arap partilerinin hükümet kurma süreçlerindeki rolü, uzun yıllardır tartışmalı bir konu olmuştur.

İsrail siyasetinde Arap partilerine yönelik dışlayıcı söylemler ve bu partilerin hükümet ortaklığına ilişkin itirazlar, siyasi denklemi doğrudan etkilemektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, Arap vatandaşların tek bir siyasi düşünceyi temsil etmediğidir. Arap seçmenler arasında farklı ideolojik ve siyasi tercihler bulunmaktadır. Arap partileri de kendi aralarında farklı yaklaşımlara sahiptir.

Bununla birlikte Arap partilerinin parlamentoda önemli bir temsil gücü elde etmesi, hükümet kurma aritmetiğinde belirleyici bir faktöre dönüşebilir.

İsrail'de Arap vatandaşların yaşadığı sorunlar da bu siyasi tercihler üzerinde etkili olmaktadır. Özellikle suç oranları, silahlı şiddet, organize suçlar, güvenlik sorunları ve kamu hizmetlerine erişim meseleleri, Arap toplumunun gündeminde önemli bir yer tutmaktadır.

Arap toplumunda yaşanan şiddet olaylarının boyutu, İsrail devletinin iç güvenlik politikalarının da sorgulanmasına neden olmaktadır.

Bu nedenle Arap partilerinin seçimlerdeki önceliklerinden birinin iç güvenlik ve suçla mücadele olması şaşırtıcı değildir.

Arap seçmenlerin siyasi katılımı yalnızca İsrail siyasetindeki bir sandalye hesabı olarak görülmemelidir. Bu katılım, aynı zamanda ülke içerisindeki eşitlik, temsil ve vatandaşlık tartışmalarının da bir yansımasıdır.

Türkiye'yi Bekleyen Süreç: İsrail ile Rekabet Derinleşiyor mu?

İsrail seçimlerini Türkiye açısından önemli kılan başlıca meselelerden biri, iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceğidir.

Son yıllarda Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler, Gazze savaşı ve bölgesel gelişmeler nedeniyle ciddi bir gerilim yaşamıştır. Özellikle Suriye'deki güç dengeleri, Doğu Akdeniz, Filistin meselesi ve bölgesel nüfuz mücadelesi, iki ülkenin karşı karşıya geldiği alanlar arasında yer almaktadır.

Türkiye'nin bölgesel etkisinin artması ve Suriye'deki gelişmelerde belirleyici bir aktör olması, İsrail'in güvenlik hesaplamaları açısından önem taşımaktadır.

Bu noktada İsrail'deki bazı güvenlik çevrelerinin Türkiye'yi giderek daha fazla bir güvenlik meselesi olarak değerlendirdiğine ilişkin tartışmalar dikkat çekmektedir.

Ancak Türkiye'nin İsrail açısından İran'la aynı kategoride değerlendirildiğini veya İsrail'in Türkiye'ye yönelik askerî operasyonları kesin olarak planladığını söylemek için somut ve doğrulanabilir kanıtlara ihtiyaç vardır.

Türkiye ile İran'ın bölgesel politikaları, askerî kapasiteleri ve uluslararası ilişkileri birbirinden farklıdır. Bu nedenle Türkiye'yi doğrudan ikinci İran olarak tanımlamak analitik açıdan yeterli değildir.

Bununla birlikte Türkiye ile İsrail arasındaki stratejik rekabetin artabileceği ihtimalini göz ardı etmek de doğru olmaz.

Bu rekabetin özellikle Suriye'de belirginleşmesi mümkündür. Türkiye'nin Suriye'deki güvenlik öncelikleri ile İsrail'in askerî hedefleri arasında ortaya çıkabilecek çatışmalar, iki ülke arasındaki gerilimi artırabilir.

Böyle bir durumda diplomatik baskı, uluslararası platformlarda karşı karşıya gelme, bölgesel ittifaklar üzerinden rekabet ve güvenlik politikalarının sertleşmesi gibi gelişmeler yaşanabilir.

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile İsrail arasındaki ilişkiler de Türkiye açısından takip edilmesi gereken bir başka başlıktır. Bu ilişkilerin askerî ve güvenlik boyutlarının güçlenmesi, Ankara'da stratejik kaygılara neden olabilir.

Ancak bu iş birliklerini doğrudan Türkiye'yi kuşatmaya yönelik tek bir planın parçaları olarak değerlendirmek yerine, ülkelerin farklı çıkarları ve bölgesel hesaplamaları içerisinde incelemek daha sağlıklı olacaktır.

Türkiye açısından asıl mesele, İsrail'deki lider değişikliğinden bağımsız olarak bölgesel rekabetin hangi alanlarda derinleşebileceğini öngörebilmektir.

İsrail Lobisi ve Uluslararası Siyasetin Gücü

Türkiye'nin karşı karşıya kalabileceği siyasi ve diplomatik güçlükleri değerlendirirken uluslararası lobi faaliyetlerini de dikkate almak gerekir.

İsrail'in özellikle ABD siyasetinde güçlü destek ağları bulunmaktadır. Bu ağlar içerisinde siyasi kuruluşlar, bağışçılar, düşünce kuruluşları ve çeşitli toplumsal örgütlenmeler yer almaktadır.

Bununla birlikte İsrail lobisini tek bir merkezden hareket eden homojen bir yapı olarak değerlendirmek doğru değildir. İsrail politikalarına destek veren çevreler arasında da farklı görüşler bulunmaktadır.

Holokost'un tarihsel hafızası ve antisemitizmin Avrupa'daki geçmişi, İsrail'in uluslararası algısının şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

Türkiye'nin uluslararası siyasette ise karşılaştığı sorunları analiz ederken, farklı toplulukların tarihsel hafızasını birbirine karşı konumlandırmak yerine, uluslararası kamuoyunun nasıl şekillendiğini anlamaya çalışmak daha yararlı olacaktır.

Türkiye'nin diplomatik kapasitesini geliştirmesi, uluslararası hukuk zemininde hareket etmesi, akademik üretimini artırması ve uluslararası kamuoyuna yönelik etkili iletişim stratejileri geliştirmesi bu açıdan önemlidir.

Sonuç: Netanyahu Gitse de Sorunlar Bitmeyebilir

İsrail seçimlerinin ortaya koyduğu temel gerçeklerden biri, siyasi liderlerin değişmesinin her zaman politikaların değişmesi anlamına gelmediğidir.

Netanyahu'nun siyasi geleceği, İsrail'in iç siyasetindeki gelişmelere bağlı olarak şekillenecektir. Ancak Netanyahu'nun iktidardan ayrılması durumunda dahi İsrail toplumundaki milliyetçi eğilimlerin, güvenlik kaygılarının ve Filistin meselesine ilişkin sert yaklaşımların ortadan kalkacağını söylemek mümkün değildir.

Filistinlilerin geleceği açısından da benzer bir belirsizlik söz konusudur. İsrail'de hükümetin kim tarafından kurulacağı kadar, Gazze'nin geleceği, Batı Şeria'daki yerleşimler ve Filistinlilerin siyasi hakları konusunda nasıl bir politika izleneceği önem taşımaktadır.

Türkiye açısından ise İsrail seçimlerinin sonuçları, bölgesel gelişmeleri takip etmek bakımından önemli olmakla birlikte, Ankara'nın dış politikasını yalnızca İsrail'deki liderlik değişimine göre şekillendirmesi doğru olmayacaktır.

Türkiye'nin güvenlik politikaları, diplomatik ilişkileri ve bölgesel iş birlikleri uzun vadeli bir perspektifle ele alınmalıdır.

İsrail'in bölgesel politikaları, Türkiye'nin stratejik öncelikleriyle çatışmaya devam edebilir. Bu nedenle Ankara'nın hem diplomatik kanalları açık tutması hem de bölgesel gelişmelere karşı hazırlıklı olması gerekmektedir.

Sonuç olarak İsrail'de asıl mesele, Netanyahu'nun gidip gitmemesinden daha büyüktür. Mesele, İsrail toplumunun hangi siyasi yönde ilerleyeceği, Filistin meselesinin nasıl ele alınacağı ve bölgesel rekabetin hangi noktaya ulaşacağıdır.

Netanyahu gitse de İsrail'in mevcut siyasi ve toplumsal sorunları devam edebilir. İsimler değişebilir, hükümetler değişebilir; ancak politikaların temel yönelimi değişmediği sürece bölgesel sorunların da devam etmesi muhtemeldir.

Filistinlileri yine zor günler bekleyebilir. Bölgesel istikrarsızlığın devam etmesi, yalnızca Filistinliler için değil, bütün bölge halkları açısından ağır sonuçlar doğurabilir.

Dileğimiz, bölgede daha fazla çatışmanın değil, adaletin, barışın ve siyasi çözüm yollarının güç kazanmasıdır.

Ozan Dur

Paylaş: