Babil’in İnfazı: Ötekinin Hilkati

0

Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” RAB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi, “Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.” Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı. Yaratılış 11: 1-9

İnsanoğlu, hilkatindan yahut tekâmülünden bu yana daima ‘’ben ve o’’ algısı üzerine inşa edilmiş bir anlayış ile çevresini anlamlandırma çabası içerisindedir. Kendisinin ‘’ne’’liğine ya da ‘’kim’’liğine aradığı cevabı ‘’öbürü/öteki/o’’nda bulmaya çalışmıştır. Nitekim alemde her şey zıttıyla kaimdir. Soğuk tanımlanırken sıcağın bilinmesi gerekir; iyi tanımlanırken kötünün bilinmesi lazımdır. Bu durum, insanın öteki olanı anlamlandırması hususunda da devreye girer. Kişi de kendisinin farkına varmak için kendi olmayan bir ötekiye ihtiyaç duyar. Çünkü ötekini keşfettiğinde fark eder ki kendisi, öteki değildir. Başka bir deyişle kendisi, kendisi olmayan değildir. Dost ve düşman da en temelde aynı bu algı çerçevesinde belirlenir. İnsanoğlu öteki olanı dışlar ve aralarında bazı çatışmalar çıkar. Bu da husumete, gerilimlere, anlaşmazlıklara, savaşlara sebep olur.

Her toplum kendisinden gördüğünü bağrına basar, onunla gönül ilişkileri kurar. Peki mezkûr toplumlar bu bağları neye göre belirler? Bu durum toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya, dönemden döneme ve inançtan inanca değişiklik gösterebilir. Kimi toplumlar kan bağına göre ‘’biz’’ algısını işlerken İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi semâvî dinlerin mensupları birlik bağlarını ‘’din kardeşliği’’ etrafında şekillendirir. Kimi toplumlar ‘’aynı devlet çatısı altında yaşıyoruz’’ diyerek ya da ‘’aynı dili konuşuyoruz’’ iddiasına dayanarak ulusal bir kimlik oluştururlar. Sonuçta birbirlerinden farklı olan diller birbirlerinden farklı insanlar anlamına geliyordu. Kültürleri, inanışları, doğruları ve yanlışlarıyla bir ötekini ifade ediyordu ve öteki olan daima tehlikeli ve anlaşılmaz görülüyordu.

Ortaçağ, tüm düşünsel ürünleri simgeleştirmiştir. Kötülüğü ve şeytanı yılan ile; iyiliği ışık ile, dil çeşitliliği felaketini ise Babil Kulesi ile simgelendirmiştir. ‘’1 Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” RAB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi, “Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.” Böylece RAB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü RAB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.’’ Yaratılış 11: 1-9 ayetlerindeki ifadeler, Babil Kulesi imgesinin referansını içerir. Babil kralı, kibri dolayısıyla göklere bir kule yaparak kendi kudretini göstermek ve Tanrı’ya, göksel dünyaya ulaşmak istiyordu. İnsanoğlunun bu kibrine sinirlenen Tanrı, onları birbirlerini anlamaz hale getirerek cezalandırdı. İnsanoğluna bundan daha büyük nasıl bir ceza verilebilirdi? Dün konuşulmuş ve sonrasında ölen diller ve bugün konuşulan dillerin hepsi Latince istisna olmak kaydıyla bu lanetin sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda III. Charles ve I. Heinrich’in 920’lerde Worms’ta karşılaşmaları ve aralarında dil farklılığından dolayı birbirlerini anlayamamaları üzerine çıkan çatışma da Tanrı’nın lanetinin bir sonucuydu. İnsanoğlu kibrinin cezasını çekiyordu.

Toplumun her türlü sapkınlığını ihya etmekte olduğu gibi Babil lanetini savmak da ruhbanlara kalmıştı. Ruhbanlar Babil Kulesi’nin neden olduğu bu yabancılaşmanın, düşmanlığın ve karmaşanın çözümünü ortak bir dil kullanımında bulmuştu. Tüm âdemoğlu aynı dili konuşacak ve Babil’in laneti ortadan kalkmış olacaktı. Peki bu dil hangisi olacaktı? Fransızlara sorarsak Fransızca; İtalyanlara sorarsak İtalyanca. Ancak ruhbanlar böyle düşünmüyordu. Onlar, bu birliğin ancak Latince ile mümkün olabileceğini düşünüyorlardı. Ortak din olarak Hıristiyanlığın sağlanması hedefinin yanına bir de ortak dilin Latince haline getirilmesi amacı eklenmişti. Lakin ortada yine bir sorun vardı. Hangi Latince?  Klasik Latince o kadar yozlaştırılmış ve kaba bir hal almıştı ki Babil Kulesi imgesinin yerleştiği 1000 yılı civarlarında mutfak Latincesi konuşulur olmuştu. Elle tutulur edebi bir derinliği kalmayan bu kısırlaştırılmış Latince, ancak kitleleri kontrol altında tutmak maksadıyla kullanılır hale gelmişti.

Kısırlaştırılmış ve entelijansiya arasına hapsedilmiş Latince halk arasında kullanılmıyordu. Yani aslında yaşayan bir dil değil; belirli bir zümrenin belirli bir amaç uğruna istismar ettiği sesler ve simgeler bütünü olarak kalmıştı. Bilakis halkın yani seçkin zümreye nazaran daha geniş kesimin kullandığı vernaculus dil (ana dil / yerel dil) ise yaşayan, kendini geliştiren bir dildi. Bu niteliğiyle gelişen vernaculus diller 12. Yüzyıldan itibaren önem kazanmaya başladı. Latincenin dönemin konjonktüründe avam için ulaşılamaz olması ve dahi münevverlerin de Latince dışında eser yazılmasını yasaklanması özellikle ezik uluslarda (Avrupalılarda) vernaculusun gelişmesine ve ileriye sıçramasına destek olmuştur. Ulus-dil kavramı o kadar rağbet gördü ki Aziz Hildegard, Âdem ve Havva’nın Almanca konuştuğunu iddia ederek Almancayı yüceltmiştir. Aynı şekilde Fransızlar da 12. – 13. Yüzyıllarda güçlenmiş ve bu sayede edindikleri nüfuz ile Fransızcanın üstünlüğünü deklare etmişlerdir. Öyle ki İtalyan Brunetto Latini, Trêsor adlı eserini Fransızca yazmıştır. Latini’ye göre Fransızca daha hoş olmakla beraber bütün insanlığın ortak dilidir.

Meier Helmbrecht öyküsü, uzun bir aradan sonra evin oğluna kavuşan Alman köylülerinin hikayesini anlatır. Evin oğlu, uzunca bir süreden sonra eve gelir ve evdekileri farklı ulusların dilleri ile selamlamıştır. Ancak ev ahalisi bu durum karşısında dumura uğramış ve karşılarındaki kişinin gerçekten de evin oğlu olduğu konusunda tereddüt yaşamışlardır. Çünkü bu kişi birçok ulusun yani öteki olanın dilini aynı anda konuşuyordu.

Geleneksel toplumlar insanları bireysel görmeyip; kolektif olarak ele alırlar ve onlara ona göre anlamlar ve değerler yüklerlerdi. Yani görece yanlış bir tutum fail mensuba değil; doğrudan nesebe yükleniyordu. Nesebin/kavmin tüm bireyleri bu kötü isnada maruz kalıyordu. Ortaçağ Avrupa dünyası, tıpkı meslek ve sınıfları Şeytanın Kızları örneğinde ayırdığı gibi; kendinden farklı dili konuşan ulusları da yine benzer bir tasnife tabi tutuyordu. Ruhbanlar, uzlaşamadıkları; dilleri ve kültürleri uyuşmayan ulusları, kendilerine has günahlar ile etiketlemişlerdir. Bu anlayış, İngilizleri kuyruklu sarhoş; Fransızları gururlu ve kadınsı; Almanları kaba ve şehvet düşkünü; Puvatyalıları hain ve serüvenci; Burgonyalıları kötü ve aptal, Normanları kibirli ve kendini beğenmiş; Britonları tutarsız ve çapkın; Lombardiyalıları cimri, hırslı ve korkak; Romalıları asi ve iftiracı; Sicilyalıları zorba ve zalim, Barbantları kan dökücü, kundakçı ve haydut, Felemenkleri savurgan, kişiliksiz ve tembel olarak etiketler.

Tarihte her tezin bir de anti-tezi olagelmiştir. Babil Kulesi imgelemi üzerinden tek dilciliği savunan ve farklılıkları yadırgayan tez karşısında dil farklılıklarının kabul edilmesinden yana olan ve çok dilliliği savunan bir zümre de vardı. Mezkur görüş, referans kaynağı olarak Aziz Augistinus’u kullanıyordu. Aziz Augistinus demişti ki ‘’ Afrika dili, Süryanice, Yunanca, İbranice ve tüm diğer diller Hıristiyan öğretisi denilen bu kraliçenin çeşitli giysilerindeki çeşitliliktir. Ama nasıl ki giysi çeşitliliği aynı amaca hizmet ediyorsa tüm diller de tek inanca hizmet eder. Giysiler çeşitli olsun ama yırtık olmasın.’’. 13. Yüzyılda Aquinolu Thomas, tüm dillerin kişiyi ilahi bilgeliğe götürebileceğini ifade eder. Bu ılımlı ve uzlaşmacı tutum yalnızca Ruhban sınıfına özgü değildi. Macar Kralı I. Etienne, 11. Yüzyılın ikinci çeyreğinin başlarında şu ifadeleri kullanır ‘’Çeşitli ülkelerden gelen konuklar dil, gelenek, araçlar ve farklı silahlar getiriyor, tüm bu çeşitlilik krallık için bir süs, saray için bir mücevher, düşmanlar için bir korku kaynağıdır. Çünkü tek dili ve tek geleneği olan krallık zayıf ve dayanıksız olur.’’

Filhakika Babil imgelemi, Ortaçağ Avrupa dünyasının dışa kapalı, yadırgayıcı ve korkak yanını gösterir niteliktedir.

About Author

Tarih İstanbul Medeniyet Üniversitesi [email protected]

Leave A Reply