İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Geç modern toplum, bireyi tarihsel olarak eşi benzeri görülmemiş bir iletişim yoğunluğunun içine yerleştirirken, aynı anda onu derin ve süreğen bir yalnızlık deneyimine mahkûm etmektedir. İnsanlar sürekli temas hâlinde görünmekte; ancak bu temasın karşılıklılık, süreklilik ve güven üretme kapasitesi giderek zayıflamaktadır. Bu durum, basit bir sosyal ilişki eksikliği olarak değil; paylaşılan gerçekliğin çözülüşü olarak ele alınmalıdır. İnsanlar birlikte yaşamaya devam etmekte, fakat giderek daha az ölçüde aynı dünyayı paylaşmaktadır. Bu kırılmayı anlamak için bireysel psikopatolojiye değil, toplumsal gerçekliğin kuruluş biçimine bakmak gerekir. Hannah Arendt’in vurguladığı gibi, insanın dünyada olma hâli yalnızca biyolojik varoluşla değil, başkalarıyla birlikte ortak bir dünya kurabilme yetisiyle mümkündür. Ortak dünya, nesnelerin, anlamların ve deneyimlerin paylaşılabilir olması sayesinde ayakta durur. Bugün yaşanan kriz, dünyanın ortadan kalkması değil; herkes için başka bir dünya hâline gelmesidir.
Bu bağlamda toplumsal psikotizasyon kavramı, bireylerin aklını yitirdiği bir durumu değil; toplumun, bireye tutarlı ve müşterek bir gerçeklik zemini sunma kapasitesini yitirdiği bir yapısal dönüşümü ifade eder. Psikotik olan birey değil; toplumsal bağların kendisidir. Gerçeklik, artık birlikte doğrulanan bir alan olmaktan çıkmış; parçalı, aracılı ve kişiselleştirilmiş deneyim kümelerine bölünmüştür. İnsan, hâlâ “gerçeklik içinde” yaşamaktadır; fakat bu gerçeklik başkalarıyla örtüşmemektedir. Bu dönüşüm, modernliğin akışkanlaşmasıyla yakından ilişkilidir. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı, bu durumu açıklamak için elverişli bir çerçeve sunar. Akışkan modern toplumda ilişkiler sürekliliğini ve bağlayıcılığını yitirir; insanlar bağ kurmaktan çok bağlantı kurar. Bağlantı, her an kesilebilir olduğu ölçüde güvenli görünür; fakat tam da bu nedenle güven üretmez. Risk içermeyen ilişki, varoluşsal olarak sığlaşır.
Bu koşullar altında sosyallik, giderek ikame biçimler kazanır. Parasosyal ilişkiler bu ikame sosyalliğin en görünür örnekleridir. Medya figürleri, sosyal medya kişilikleri ya da kamusal imajlarla kurulan tek taraflı bağlar, bireye tanınmışlık ve yakınlık hissi sunar; ancak karşılıklılık, sorumluluk ve belirsizlikten arındırılmıştır. Bu ilişkiler, bireyi yalnızlıktan kurtarmaz; yalnızlığı katlanılabilir hâle getirir.
İkame sosyalliğin daha derin bir boyutu ise bireyin iç dünyasında ortaya çıkar. Psikolojide diyalojik benlik kuramının işaret ettiği içsel sesler ve ben-pozisyonları, bu noktada yalnızca bireysel bir zihinsel yapı olmaktan çıkarak, toplumsal yoksunluğun telafi mekanizması hâline gelir. Gerçek muhataplar azaldıkça, zihnin içindeki muhataplar çoğalır. Birey, giderek daha fazla kendi ürettiği karakterlerle yaşar; onlarla konuşur, onlarla tartışır, onlarla avunur. Bu durum, Erving Goffman’ın etkileşim sosyolojisi açısından da anlamlıdır. Goffman’a göre toplumsal hayat, yüz yüze etkileşimlerde kurulan kırılgan bir performans alanıdır. Bu performans, karşısındaki öznenin varlığına, tepkisine ve öngörülemezliğine dayanır. Oysa ikame sosyallik biçimleri, bu kırılganlığı ortadan kaldırır. Sahne vardır; fakat karşısında gerçek bir seyirci yoktur. Performans sürer, ancak toplumsal olarak bağlayıcı olmaktan çıkar.Toplumsal düzeyde bunun sonucu, yaygın bir huzursuzluk ve güvensizlik hâlidir. İnsanlar temas eder, fakat açılmaz; konuşur, fakat dinlemez; bir arada bulunur, fakat birlikte olamaz. Ortak mekânlar, karşılaşma alanları olmaktan çıkarak, yan yana durulan fakat temas edilmeyen geçiş alanlarına dönüşür. Bu, klasik anlamda bir yabancılaşma değil; birlikteyken bile ayrı dünyalarda yaşama hâlidir.
Bu noktada “şizofrenik” metaforu, dikkatle ve bilinçli bir biçimde kullanılabilir. Burada söz konusu olan, bireyin zihinsel bölünmesi değil; toplumun, kendi ürettiği gerçekliği artık tutarlı bir bütün olarak sürdürememesidir. Temsil ile deneyim, imaj ile ilişki arasındaki mesafe büyüdükçe; insan, birden fazla gerçeklik düzleminde yaşamak zorunda kalır. Peter Sloterdijk’ın ifadesiyle, her birey kendi “küresini” kurarak yaşar; bu küreler yan yana durur, fakat birbirine temas etmez.
Toplumsal psikotizasyon, bu anlamda bir patoloji değil; uyum biçimidir. İnsan, çözülmüş bir bağ rejimi içinde var olabilmek için ikame sosyallikler üretir. Ancak bu uyum, aynı anda toplumsal çözülmeyi de hızlandırır. Çünkü herkesin kendi gerçekliğini taşıdığı bir dünyada, ortak bir gelecek tahayyülü üretmek giderek imkânsızlaşır. Bu çözülmenin arka planında, hakikatle kurulan bağın zayıflaması yer alır. Byung-Chul Han’ın şeffaflık ve performans toplumu eleştirisi, bu noktada açıklayıcıdır. Han’a göre çağdaş özne, artık bastırılan değil; kendini gönüllü olarak ifşa eden, sürekli görünür ve sürekli üretken olmak zorunda hisseden bir varlığa dönüşmüştür. Bu zorunlu açıklık hâli, paradoksal biçimde derinliği ortadan kaldırır. Her şey görünür oldukça, anlam yüzeyselleşir; her şey paylaşıldıkça, paylaşılabilir olanın değeri düşer.Benzer şekilde Guy Debord’un “gösteri toplumu” kavramı da burada yeniden anlam kazanır. Gösteri, yalnızca imgelerin egemenliği değil; toplumsal ilişkilerin imgeler aracılığıyla kurulmasıdır. Toplumsal psikotizasyon, bu gösterinin içselleştirilmiş hâlidir. İnsan, artık yalnızca imgelerle kuşatılmış değildir; kendi ilişkilerini de imge formunda yaşamaktadır. Yakınlık, deneyimden değil; temsilin sürekliliğinden doğar.
Bu koşullar altında toplumsal çözülme gürültülü bir kopuş şeklinde gerçekleşmez. Aksine, sessiz, yavaş ve çoğu zaman fark edilmeden ilerler. Kimse “yalnız” olduğunu açıkça ilan etmez; fakat herkes, giderek daha az kişiyle gerçekten temas eder. Kimse “güvensizlik”ten söz etmez; fakat herkes, ilişkilerini geri çekilebilir, risksiz ve geçici tutmaya çalışır. Toplum dağılmaz; içi boşalır. Bu nedenle toplumsal psikotizasyonu bir krizden çok, bir eşik durumu olarak düşünmek gerekir. İnsanlık ya ikame sosyallik biçimlerini kalıcı bir yaşam düzeni hâline getirecek ya da gerçek ilişkiyi yeniden mümkün kılacak yeni toplumsal formlar geliştirecektir. Bu ikinci yol, nostaljik bir geri dönüşü değil; karşılaşmayı, kırılganlığı ve güveni yeniden göze almayı gerektirir.
Aksi hâlde insan, başkalarıyla birlikte yaşadığı hâlde, varoluşunu giderek daha fazla kendi ürettiği sesler ve imgeler arasında sürdüren bir varlığa dönüşecektir. Bu bir delilik hâli değildir; fakat insanî olanın sessizce geri çekildiği bir dünyadır. Toplumsal psikotizasyonun asıl tehlikesi de burada yatar: İnsanları yıkıma sürüklemez; onları, yıkım olmadan yaşamaya alıştırır.
Yorum Yaz