SAHRA-YI KEBİR’İ NASIL GEÇTİM: SAMİ ÇÖLGEÇEN

0

O zamana kadar kimsenin geçemediği bir yoldan Sahra-yı Kebir’i geçerek ismini Afrika ve dünya tarihine yazdıran bir Türk seyyah, bir asker, bir diplomat, bir istihbaratçı ve aynı zamanda bir milletvekili; Sami Çölgeçen.  Çölü geçmesi kadar çölü hangi şartlarda ve neden geçtiği de en az o kadar önemli.

Bu kitapta soyadından da anlaşılacağı üzere Sahra-yı Kebir’i  geçen (ilk) Türk olarak tanınan Sami Çölgeçen’in yaklaşık altı aylık çöl macerası kendi kaleminden anlatılmaktadır. Ancak eserine geçmeden önce bu eşsiz yolculuğu yapan Çölgeçen’in hayatına değinmekte fayda var.

Sami Çölgeçen, 1879’da Berkofça’da doğdu. Bahriye ve Harbiye mekteplerini bitirerek 1897’de güverte teğmeni oldu. Bu sırada bazı siyasi sebeplerden dolayı idam cezasına çarptırıldıysa da Padişah tarafından affedilerek Trablusgarp’a sürgün edildi. 1898 de rütbesi iade olunarak Suda tersanesinde görevlendirildi ve Trabluşşam, İskenderun ve Hayfa gibi önemli yerlerde liman başkanlıklarında bulundu.  Ancak bu görevinde devam etmesi de uzun sürmemiş, dönemin siyasi kargaşasından o da nasibini almış ve 1902’de ikinci kez idam cezasına çarptırıldı. Ancak, bu kez de bağışlanarak Fizan’a sürüldü.

1908’de buradan kaçarak Avrupa’ya gitti. 1909 başlarında, yüzbaşı rütbesiyle, incelemelerde bulunmak üzere Amerika’ya gönderildi. 1909 Mayıs’ında Bahriye yaverliğine getirildi; o yılın Ekim’inde vekaleten Trablusgarp mutasarrıflığına atandı. Asaleti onaylanan Sami Bey, burada önemli faaliyetlerde bulundu ve Trablusgarp savaşında yararlılığı görüldü. Yasal zorunluluktan dolayı, 1913’te askerlikten istifa etmek durumunda kaldı. 1914’te Necit, 1915’te Kerkük ve 1916’da Kerbela mutasarrıflıklarına getirildi. Bu sırada çeşitli bölgelerde siyasi ve askeri görevler üstlendi. Necit meselesinin hallinde önemli bir rol oynadı. Kerbela’da çıkan bir ayaklanmayı bastırdı. 1916’da Kerbela mebusu seçildi. 1917’de istifa ederek, Avrupa, özellikle de İsviçre’de istihbarat görevinde bulundu. 1923 Horasan, 1924’de Rumi’ye başkonsolosluğuna atandı. 1925’de CHP 5. bölge müfettişliğine getirildi. 1927’de Ankara milletvekili seçildi. Bu sıralarda, bir yandan da Türk Ocağında görev üstlendi. 1933′ te Belediyeler Bankası idare meclisi ve Maliye Vekaleti Kazanç Vergileri Temyiz Komisyonu üyeliklerine tayin edildi.

Ölümünden bir yıl önce, 1934’de kıymetli antika koleksiyonuyla kitaplarını Ankara halkevine hediye etti. 1935’te Çankırı’dan milletvekili seçildi ve milletvekili seçilmesinden kısa süre sonra 26 Ekim 1935’de bu şehirde vefat etti.

1897 ve 1902 yıllarında iki kez idama çarptırılan, ancak her ikisinde de bağışlanarak sırasıyla Trablusgarp ve Fizan’a sürgüne gönderilen Sami Bey toplam sekiz yıl sürgün hayati yaşadı. Sami Bey, beş yıl iki ay kaldığı ikinci sürgün hayatının sonunda, beraberinde 3 yaşındaki oğlu Yadigar, Saban, Bekir, Selim ve Arif Ağa isimlerinde dört Arnavut, eski Sinop müftüsü Hacı Mehmet Tevfik, Çankırı zaptiye mulazımı Rahmi, Bursalı Mehmed Nuri Efendilerle Yorgi ve Nikola isminde iki Midillili kardeş ve üç de rehber olduğu halde kaçarak, Sahra-yı Kebiri, o güne dek hiçbir seyyahın geçmediği yollardan aşmak suretiyle kendi deyimiyle hürriyete kavuştu.

15 Şubat 1908 gecesi, sürgün bulunduğu Fizan’ın merkezi Murzuk’ta başlayan firarları; “açlık, vahşi hayvanlar tarafından parçalanma, eşkıya baskını ve eşkıyalarla çatışma gibi tehlikelerle dolu bir macera oldu; susuzluktan ölme derecelerine gelip develerinin ve kendilerinin idrarlarını içmek ve çiğ et çiğnemek durumunda kaldıkları, kafilelerinde susuzluktan çıldıranların ve eşkıyalarla çatışmada arkadaşlarından ölenlerin olduğu pek çok zor olayla karşılaştıkları bu dehşetli yolculuk, beş buçuk aylık mesafedeki bir çölü Çad gölü havzasını dolaşacak şekilde, altıncı ayın sonunda İngiltere’nin Liverpool kentinde sona erdi.

Gariptir ki benzerine çok nadir rastlanan böyle cesaret verici bir olayı ve yılarca Osmanlı tebaasında bulunan milletlerin yaşadığı Afrika’yı unutmuş haldeyiz. Bu eşsiz hayat hikayeini okuyana kadar bir Türk’ün Fizan’dan kalkıp yanında üç yaşındaki oğluyla o güne kadar benzerine rastlanılamayan bir şekilde çölü geçtiğini bilmiyordum ve büyük ihtimalle ya öğrenemeyecek ya da öğrenmem büyük zaman alacaktı. Ancak böyle bir olay bir Avrupai tarafından yaşansa hiç şüphesiz ki bu dillere destan olur ve Afrika ile olan ilişkilerde sürekli dillendirilirdi. Ancak cumhuriyet sonrası tarihimize sırt çevirdiğimiz gibi var olan efsanelere de gözlerimizi kapamış bulunmaktayız.

Kendisi de aynen bunları der; ‘Torunumun Torununa’ adlı mektubunda. Çölü geçtiğinde Avrupa’ya ulaşınca oradakilerden ne kadar teveccüh ve metih gördüğünü dile getirir. Ancak benimde hiç şaşırmadığım şekilde derki; memleketime geldiğimde orada gördüğümün yarısı kadar bile teveccüh görmedim der, neden mi? çünkü Afrika’yı, Sahra-yı Kebir’i bilen çok az kişi vardı o zaman Çölgeçen’e göre.

 

Yolculuk-Firar-Kaçış-Macera

Ani bir şey değildi bu. Önceden bütün planları yapmıştı. Beş yıllık bir planlama süreci. Fizan’a gönderildiğimden beri kafamda hep kaçmak vardı benim diyor, kendisi saltanat makamına karşıydı, meşrutiyeti ve onun deyimiyle hürriyeti destekliyordu. O yüzden kendisi istemediği bir padişaha hizmet etmekten zevk almıyordu. Bunu kendisi belirtiyor, Ya ölüm ya hürriyet, yaşasın vatan diyerek çıkmıştı yola.

Meşrutiyet yanlısı olduğundan ve hükümdara karşıtlığından bahsetmiştik. Gerçi kendisi öyle demiş eserinde. Bir de bunu çölde su içtikleri bir kuyunun yanındaki taşın üzerine yazıkları şu sözlerden okuyalım; ‘on arkadaş zalim bir hükümdarın emriyle Fizan’da sürgün bulunuyor idik. Üç yaşında Yadigar isminde, Sami beyin oğluyla oradan kaçtık, kurtulduk, hürriyete kavuştuk. Ve buradan Cenuba doğru geçtik. 6 Şubat 1323’.

Yol için uzun zamandan beri tüfek ve mermileri hazırlamıştı. Aynı zamanda develerini de bu uzun yolculuk adına yanına almaktan çekinmemişti. Çünkü kendisinin de anlattığı üzere develerin hem sidiğinden hem de susuz kaldıklarında kesip işkembelerinden faydalanacaklardı.

Ancak birisini almamıştı yanına. Üç yaşındaki oğlu Yadigar’ın annesi Mefkure’yi. Çünkü sonum belli değildi, nasıl olur da Fizanlı’yı yanıma alırdım diyor. Ve kaçacağını rüyasında gören eşine rağmen onu ardımda bırakarak alıp oğlumu çıktım sonu belirsiz yola-Sahra-yı Kebir’e daldım diyor.

Yola çıktıktan sonra Ümmül Hammam denen ve sahraya dalacak herkesin buraya kadar geldiği bir yere geldik diyor. Ancak işin efsanevi tarafı ise bu düne kadar kimsenin girmediği ancak sahraların kurtları denilenler ve kendilerini Türk soyundan gelmiş kabul eden Tevarıklar’ın (Toarekler) belki gidebildiği bir yola sapacaklardı. Kendi sözleriyle şu şekilde açıklıyor Çölgeçen: Garba yürümekten maksadım arkamızdan gelenler Ümmül Hammam’a kadar koşacaklardı. Tam buna yakın bir yerde sahra’ya saptığımızı görünce şaşıracaklar… Su ve gıda almak ve gittiğimiz yolu tahkik etmek ve kaç gün sonra su bulunacağını anlamak için mutlaka Ummu’l-Hammam’a girecekler… Tahkik, tetkik, hazırlık görünceye kadar biz çok, pek çok yol almış olacağız Belki de, Ümmü’l-Hamam’dan Sahra’nın bu kısmında kaç gün sonra su bulunabileceğini bilen yok. işiten de olsa bile, sıhhatle söylemeleri muhal imkansız…

Böyle cebri bir yürüyüş ile seyahat edemeyen, Ümmül Hammam’ım şahin ve yerli ahalisi için bu kuyu on günlük bir mesafededir. Ve içlerinde gidenler de yoktur. Çünkü Sahra’da işleri ne? Hem Tevariklerin hücumlarına uğramaları muhakkak… On gün meçhul bir yere sapacak, arkamızdan acaba gelenler içinde kendilerinde bir kuvvet ve kudret görenler olacak mı? Bir de buralarda Tevarikler sahraların meçhul kısımlarına kimseyi bırakmazlar. Giren mutlaka yağmaya uğrar, mutlaka soyulur. Ve bu korku, asırlardan beri Fizan’ın vahalarında sakin ahalinin kulaklarını doldurmuştur. Gezginler hep malum olan Fizan-Katrun-Techeri-Kavar seyahat yolunu ta kip etmişlerdir. Burada köyler sıktır ve kuyular yakındır. Develere ot vardır. Ta Romalılardan beri hep bütün kafileler Sudan’a, Bornu’ya bu Katrun yolundan gitmiş, gelmişlerdir; bu malumdur. Benim gördüğüm yol değildir ve izi de yoktur diyor ve böyle aşılması zor olan yolu neden seçtiğine de açıklık getirmiştir.

Tabi daldığı yer çöl iken kuyulardan bahsetmemesi yersiz olurdu belki de ona göre. Buradaki kuyuların çok net şekilde yapıldığını ancak suyu bu şekilde muhafaza ettiğini dile getiriyor. Ve bu kuyuların ne zaman yapıldığını bilmemekle beraber çeşitli rivayetlerden bir tanesine göre; Tevarikler bu kuyuların eski Çin döneminde yapıldığını söylerler. Aynı zamanda bundan emin olunması için istihareye dahi yatıldığını söylemektedir.

Çölgeçen bu eserinde Vadi-i Garbi denilen mekandan bahsederken oranın sakinleri ile ilgili tarihten gelen ve benim de kısaltmadan sunmakta fayda gördüğüm şu ilginç(!) olayı anlatmaktadır: Tarihte de şöyle bir vakaya tesadüf ediliyor: Buralarda eski Firavunların adat ve adabına (adet ve usullerine) riayet eden; ne Müslüman, ne de Hristiyan olan ve kumlar içinde yasayan “Devade” namını alan bir kavim vardır. Bunlar zayıf, uzun boyludur ve saati kazası ile Vadi-i Garbi arasındaki Tagdamis’e kadar giden büyük kum dağlarının ortasında, sapa bir yerde, Natrun gölleri etrafında yaşamaktadırlar Hiçbir yer ile alakaları yoktur. Arapçaları tuhaf olduğu gibi kendilerine mahsus da bir dilleri vardır. Fakat, günden güne bu dili bilenler azalmaktadır.  Natrun gölünden “dud” namını verdikleri kurtları toplarlar. Bu kıta ahalisince bu kurtlar pek meşhurdur. Adeta bir nevi hayvandır. Milhiye ile pişirip yerler. Bu kurtlar gözle görünemeyecek derecede küçüktür. Renkleri kırmızımtıraktır. Başları küçük, yassı, balık gibi vücutlarının iki tarafında kanatları vardır. Gözleri siyahtır. Daimiyyu’l-harekedir (sürekli hareket halindedirler). İlkbaharda pek çokturlar Yumurtalardan henüz çıktıkları anda bunları havanda döverler, macun haline getirirler, tuzlarlar, havyar gibi bir hale getirirler ve sonra Fizan’ın tekmil (tüm) şehir, nahiye ve köylerine götürüp satarlar. Mukabilinde kendilerine lazım olan eşyayı alırlar. Ayni zamanda göllerden natrunu bunlar çıkarır. Her ne kadar mahsulat hükümet-i mahalliyeye (mahalli yönetime) ait ise de, bunlar yine kendilerine büyük birer hisse ayırırlar. Rivayete göre, kumlar içinde yalnız bunlarca malum diğer goller de vardır. Ve bu natrunları da yine her tarafa, Trablus’a, Tunus’a ve Fizan’in her yerine taşırlar, halka satarlar, ahali burada “haziga” nami verilen bir tütünü çiğnerler. Ve bütün ağızlarına aldıkları vakit, bir parça da natrun ısırırlar. Natrun adeta tuz gibidir ve natrunu boyaları tesbitte de kullanırlar. Hükümet kendi natrunlarıni tüccarlara satarlar, bunlar da develer ile Tunus’a sevk ederler, oradan Avrupa’ya götürürler insan bu göllere kılavuzsuz gidemez. Kum dağları pek yüksektir. Vadiler pek çoktur.  Bin metre irtifainda bir kum dağına  çıkılır… Yine aşağı inilir. 

Bu şekilde aslında bölge insanının o koşullarda nasıl bir hayat sürdürdükleri hakkında tefekkür edilebilir. Çünkü bize göre çok garip olan bu durum onların belki de vücut dirençlerinin şekillenmesinde önemlidir. Burada şuna da değinmek yerinde olacaktır ki; yazar burada natrun diye hint yağı yerine geçen ve ondan daha kuvvetli bir besinden bahseder. İşte bu besin sayesinde ölülerinin dahi çürümediğini hatta öldükten sonra dahi saçlarının dökülmediğinden bahseder.

Çölgeçen aynı zamanda Davedevler adında halkın nazarında en aşağı bir sınıfın varlığından bahseder. Bunların evleri yok ve itibarsızlar diyor. Evleri olmadığı için yaşam yerleri ise kum yani çöldür. Hasır evlerde yaşayan bir milletin varlığından haberdar ediyor bizi. Aslında göllerin çevrelerinde çöllerde kaldıklarını ve göllerde temizlendiklerinden bahseder. Bu kişilerin acip insanlar olduğunu, halkın içinde eski püskü yırtıkları halk yokken de çok güzel elbiseler giyinmeyi adet eden bir kabile olduğunu aktarır. Bu kabilenin farklı bir dini olduğunu söyler Çölgeçen. Ancak bunların tecavüz ve kötülüklerden kurtulmak adına Müslüman gibi görünüp hatta ezan okunduğunda namaz bile kıldıklarını söyler.

Ve 22 saatlik yoldan sonra neresi olduğunu bilmedikleri yerde çölün ortasında ilk kez susuzluktan bahsediliyor. Kum ve vahşet deryası içerisinde derhal kuyu bulmak gerektiğini bulunmazsa ilerde değineceğimiz gibi deve sidiğine tamah etmek zorunda kalacaklarını söyler.

Bu çölde su üstün gelirse yaşam, çöl üstün gelirse ölüm anlamına gelmektedir.

Gitgide günler birbirini kovalamaya başladı. Yollar aşılmaya ve izler dağlık yerlerde kaybedilmek üzere ortadan kaldırılıyordu. Ancak Tevarıklar geçebilir dedikleri yerlerden emin adımlarla ilerleyen bir kafile. Suyumuz bitecek diye çay yapmadık diyor yazar. Evet çöl ve su. Aslında çay yapamadık demek istiyor bizim en azından olayın vehametinin farkına varmamız adına. Su ve çöl. Önemli olan üstün gelmek. Bu çölde su üstün gelirse yaşam, çöl üstün gelirse ölüm anlamına gelmektedir aslında.

İşte tamda sudan bahsederken; buradaki hayvanların iklime göre alıştırılıp büyütüldüğünü öğreniyoruz. Mesela at’ın iki günde bir su içtiğini devenin ise günlerce susuz gidebildiğini öğreniyoruz.

Aynı zamanda onları takip edenleri bir nebze olsun durdurmak adına bir düşünceleri daha vardı. Ancak bu tehlikeli bir uygulamaydı. Çünkü kuyuya sulfato yani bir nevi zehir dökmüşler ve yanında da zehirlidir içmeyiniz yazarak hürriyet dediği hedefe doğru her şey mubahtır bilinciyle ilerlemişler.

Geçen günler. Takip edilecekleri korkusundan ateş dahi yakılamıyor. Ancak gündüzleri çok sıcak olan çöller geceleri soğuk olsa da onları takip edenler olduğunu biliyormuş gibi hareket ediyorlardı. Zaten Çölgeçen’in kendisi de bıraktığı mektupta mutasarrıf Celal beye bildirmişti kaçacaklarını. Bu yüzden takip edilmemek gibi bir düşünceleri yoktu.

Aynı zamanda kitaptan şeyhlerin Afrikadaki manevi değerini de öğrenmiş bulunuyoruz. Özellikle Tevarıklar’da şeyhe olan bağlılık had safhadadır. Tevarıklar demişken; Tevarıklar’ın şehirlerden ziyade açık alanları sevdiklerini ve tercih ettiklerini dile getiriyor yazar. Özellikle çöllerde kalmayı tercih ederler çünkü şehirlerde kafese girmiş gibi hissederler. Aynı zamanda çölde tepesi açık çadırlarda kalan Tevarıklar bu yolla çöldeki kuyuları tespit edebiliyorlarmış. Nasıl mı? gece yarısı üstü açık çadırlardan yıldızlar yardımıyla.

Ve gelenler var diye bağıran Tevarık! Ancak herkes tedirginleşse de gelenler Tevarıklar’dı. Yani daha gelmemişti yaklaşan olan tehlike. Aynı zamanda yolda Tevarıklar’la olan muhabbetlerinden ve onların yol arkadaşlığından ta sadakatlerine kadar her şeye değinmektedir Çölgeçen. Özellikle onların cesaretinden, yiğitliğinden mert ve cömertliğinden bahseder. Kendisi de Tevarıklar ile pek iyi dost olup en iyi dostu ise Tekakam’dır.

Sami Çölgeçen ile aynı dönemde Fizan’da yaşayanlar arasında onun gibi meşrutiyet yanlısı Cami Bey ve Filibeli Ahmet Hilmi’de vardır. Yazar aynı zamanda Senusiler’den ve özellikle Senusi Şeyhinin sahip olduğu nüfuz ve zenginlikten de bahseder. Ancak benim Felibeli Ahmet Hilmi’nin Senusiler adlı kitabında okuduğum kadarıyla Şeyh Senusi Ahmet her ne kadar şeriat yanlısı ise de Abdulhamid’i sevmezmiş. Ama nedeni de ona göre Afrika’ya verilmesi gereken önemi ve değeri vermemesi ve Fransız istilasından onları korumaya kalkamamasıdır. Ancak Çölgeçen ise burada Senusiler’den pekiyi şekilde bahsetmiyor. Hatta hükümet yanlısı aynı zamanda buranın kıralı gibiydi der Senusi Şeyhi için.

Kitaptan aslında öğrendiğimiz en önemli şeylerden bir tanesi de dönemdeki şartlarda çölde nasıl hayatta kalınacağı ile ilgilidir. Mesela su bittiği için devenin önce damarını keser ve içerler, kan bitince ise deveyi keser etlerini çiğ çiğ çiğneyip su ihtiyaçlarını karşılarlar. Bu sayede suları olmadığı halde pek uzun süre dayanabiliyorlar çölde.

Devam eder anlatmaya Çölgeçen. Birbirini kovalayan günler. Gah susuz olup perişan oldukları günler, gah kuyu bulup sevinçten çığlık attıkları günlere. Gah geride bıraktığı eşi ve oğlu için olan özlemi, gah karşılaştığında güzelliğini öve öve bitiremediği Tevarık kızı.

Çölde suyun önemine önceki sayfalarda değindik ise de su kaynakları için olan ölümleri, kavgaları ve savaşları da öğrenmiş olduk. Fransızlar ve yerliler arasında geçen bu çatışmada suyun bu bölgelerde ne kadar önemli olduğunu hatta su için hiç düşünmeden can verilebileceği yazılmaktadır.

Susuzluğun verdiği acı sürekli bulunan suyun sevincine dönüşür. Ta ki susuzluktan doğan dertlerin akabinde vurularak öldürülen arkadaşlarından birinin,  Hafız’ın cesedine ulaşana kadar.

Çölde bin bir sıkıntı, dert. Sıcaktan arı gibi sokan sinekler, çalınan develer  ve üstüne üstlük ilk çatışmada iki adamının Tibu’lar tarafından öldürülmesi ve İbrahim’in de kaybolması. Her şey aslında develerini bulmak için gittiklerinde oldu ama Tibu’lar onları kandırarak önce onlara sonra ise yalnız olan arkadaşlarına saldırdı ve hafız ve diğer arkadaşını öldürdü, kalan eşyaları da çalındı, yağmalandı.

Tam bu sıkıntılar yaşanırken Senusi zaviyesinde az da olsa acılarını unutuyor ve Türkçe bilen bir kadına denk geliyorlar. Buradan da anlaşılıyor ki dil olmadan Afrika çölleri insana adeta düşmandır. Ve tabiki tarikatlar ise insanın korunağı. Mesela Senusiler. Eğer Senusilerin dergahlarında iseniz size kimse hücum etmez. Yani dergahlar Afrika için en korunaklı yerlermiş o zamanlar için.

Hristiyan’a “kafir” diyecekleri yerde “İngiliz” derler.

Malumdur ki çöller eşkıyalarla doludur. Hele bir de o zaman merkezi otoritelerin olmadığı, eşkıyaların kol gezdiği zamanlar Çölgeçen ve arkadaşları saldırıya uğramışlar ancak tüfeklerini geri almak adına onlarla çatışmış ve yeri gelince de onların sultanını zaptetmişler. Ve Tibu’ların tuzaklarından da ancak sultan ve Türkçe bilen eski bir İstanbullu köle Hadice imdatlarına yetişmiş ama Tibu’lar bunları beyaz görünce Hristiyan olduklarını düşündükleri için onlara saldırdıklarını ve eğer Türk ve Müslüman olduklarını bilselerdi onlara saldırmayacaklarını iletmişler.

Bunun üzerine onlar seslerini indirmişler, “Eger Müslüman olduğunuzu bilseydik taarruz etmezdik” demişler. Ve hatta, Rudet suyunda yanı başımıza kadar sokularak, dilimizi anlamadıkları ve bizi beyaz gördükleri için İngiliz sandıklarını anlatmışlar. [Afrika’da İngilizlere büyük bir adavet (düşmanlık vardır. Hristiyan’a “kafir” diyecekleri yerde “İngiliz” derler. Hatta birisini tahkir (horlamak) için, gerek Fizanlılar, gerek Tibu, Tevarik ve Araplar hep böyle bağırırlar “İngiliz!..”

Yemeklerine gelince, çölde yaşayanların besinleri de aynen çöl iklimine göre tertipleniyor. Yani öyle yemekler yapılıyor ki güneşin altında susuzluğa dayandıracak, gece soğukta sıcak tutacak. Zaten çöl olan yerlerde yani sahra da ekinleri de çok az ve küçük yerlere genelde kuyulara yakın yerlerde ekerlermiş. Çünkü su bulunmadığı için bunu sulamasını yine kuyulardan çektikleri sular ile yaparlar.

Afrika’lıların misafirliğine değinmeden geçmemiş yazar. Afrika denince çöl, siyah insanlar ve belki de bizim ne olduğunu tahayyül dahi edemediğimiz garip şeyler anlatılır. Ama nedense Afrika’nın insaniyetperverliğinden, misafirperverliğinden pek bahsedilmemiş. Ancak Çölgeçen burada bize Afrika’nın misafirperverliğini ve özellikle Osmanlı tebaasına İslam’dan dolayı olan teveccüh ve ilgileri dile getiriyor. Çölde aç susuz inleyen grup her gittiği yerde o kadar iyi karşılanıyor ki onlara en iyi yemekler vb. getirtilip en iyi şekilde ağırlanıyorlar.  Herkes elinden geldiğince yardımlarda ve ikramlarda bulunuyor. En iyi yemekleri derken; ‘Bezin’ yemeği bunlardan biridir. Bir hamur yemeği olan bu yemeğin sonradan Afrika da çok yaygın olduğunu da öğreniyoruz.

Kabileleler

Afrika’nın bugün dahi en önemli güç unsurları kabileler. Tibular, Tevarıklar, Zenderler ve daha nicesi. Ancak bu Tevarıklar’ın Türk soyundan olduğundan bahseder yazar. Ancak bunların yani yerli kabilelerin dahi kendi içlerinde çok parçalara ya da bölgelere ayrıldıklarını şu şekilde dile getiriyor: ‘Bu Zender Tevarıklar’ı bizim Tevarıklar’ımız gibi değil. Yüzleri açık. Ve erkekler saçlarını uzatmışlar. Ve hepsini örtmüşler. Yan taraflarına ve arkalarına sarkıtmışlar. Üzerine yağ da sürmüşler; nim-siyah bu örgülü saçlar, güneşin altında parıl parıl parlıyor. Arkalarında yalnız bol kollu bir gömlek var; güneşten yanmışlar.’

Sahra-yı Kebir’in zorluğundan bahsederken özellikle Kavar’dan Bornu’ya kadar olan kısmının en tehlikeli bölge olduğundan bahseder Çölgeçen. Günlerce süren kum dağlarının aşılma çabaları, otsuz, sulaksız yerler. Arazi dalgalı ve hep birbirine benzerdir diyor. Özellikle de saldırılar. Eşkıya saldırıları. Tibuların ve Tevarıklar’ın hücumuna maruz kalınabiliyor her an. İşte böyle bir müşkil yolu katederek tarihin sayfalarına isim yazdırılabilir ancak.

Kumun içinde yumurta nasıl pişer, çölde kabileler ikramda neden ve nasıl bulunurlar? Yerli kabilelerin beyazlara karşı olan düşmanlığı. Susuz nasıl uyunur? Susuzluk nasıl giderilir? Otlak ve sulak alan bulununca ne yapılır? Kum fırtınalarına tutulunca yazar ne yapmış ve ne, nasıl yapılmalı? Çölde pek çok olan haşerat, böcek, sokan sinekler ve bitlerle nasıl mübareze edilmeli? İşte bütün bunların cevapları bu kitabın sırlı sayfalarında gizli. Merak edip arayıp bulmak ise yine bize bir vazifedir.

Yazar bütün bunları gün be gün, nerede nasıl hareket edileceği hakkında not tuttuğu için bütün bu soruların cevaplarını net ortaya koymak yerine herkesin okuması için merak uyandırıcı şekilde bırakıyorum. Sabah kalkıp çayımızı içtikten akşam bulursak bir hasır serer uyurduk’a kadar anlatmış. E tabi misafirperverlik gibi bir nimet sayesinde bunları daha pozitif anlatıyor. Mesela Tevarıklar’ın misafirleri için edindikleri av’lardan bahsederken hem onların cesaretini hem de insaniyetlerini öğrenmiş oluyoruz.

İntihar arzuları dimağımı okşuyor. Evet, intihar etmek ve şu tahammül edilemeyen azaptan kurtuluş.

Kitabın giriş kısmında bahsedildiği üzere bir8çok yerde olay çölde geçtiği için susuzluk ve susuzluk karşısındaki mücadele ve çoğu zaman mağlubiyet ve çaresizliğini acınarak dile getiriyor. Susuzluktan dolayı ölenlerin olduğu bir yolculuk. Kendisin de defalarca intiharı düşündüğü bir yolculuk. Açlık ve susuzluk had safhada. Hele üç yaşındaki oğlunun uykusunda su su diye nidalarını anlatırken bir garip oluyor insan. Zora düştüğü ve intiharı yeğlediği bir anısını ise şu şekilde dile getiriyor yazar: Yine uzandık. Serin kumlara midemi dayayarak bir nevi serinlik veriyorum. Uyumak mümkün değil, inilti. Gözlerimi kapadım mı dün gece ki gibi nehirler sular. Of. Susuzluk birşeyle kabili tavsif değil. Hem insan tahammül edemiyor. Çok acıklı bir mesele. İntihar arzuları dimağımı okşuyor. Evet, intihar etmek ve şu tahammül edilemeyen azaptan kurtuluş. Fakat yine hafif bir ümit insanı bundan menediyor. Belki su bulunur ümidi.

Sidik ile geçiniyorlar yeri gelince demiştik başlarda. Ancak sidikte kuruyor bir noktada: Develer işemiyor. İnsanlar da işemiyor. İçimiz de kurudu. Herkes gayrı-ihtiyari soyunuyor; güya denize banyoya girmiş gibi, soğuk kumlar içinde ovunuyor, sürünüyor, şinaverlik ediyor.(yüzmeye kalkıyor).

Yine ilerleyen yerlerden birinde bu susuzluk olayını şu şekilde dile getiriyor: Develeri kurşun ile beyinlerinden vuruyor, deviriyor, karnını yarıyor, işkembesini sıkıyor, o mülevves (pis) suyu yudum yudum taksim ederek içiyoruz. Fakat bunlardan da ne kadar az su çıkıyor.

Kanimler, Zenderler, Bornulu’lar. Hepsi de birbirinden farklı ama insaniyet adına örnek alınacak belli başlı davranışlarda aynı.  Şaşılan maymun sürüleri. Hiç görülmeyen Afrika öküzleri. Devasa inekler. Git gide Fransızların son köyüne, İngiliz sınırına geldik diyor. Ama bu sınır Afrika’daki İngiliz sınır. Hristiyanlaştırılmış bazı toplumlar. Müslümanları idare eden yabancı Fransızlar.

Mehmet Ali Paşa sağ kalsa idi eğer, bugün buralar cennet olurdu.

Fransızlar’ın bölgede estirdiği terör ve zulüm. Zulüm sarmalından kurtulmak adına zulme cesurca karşılık veren Tevarıklar ve birçok kabile. Ama bazıları bireyler öne çıkmış. Sarayları ellerinden alınan ve onlar İngiliz amirlerinin yerleştirildiği, köylerin harabeye çevrildiği dönemler.  Mehmet Ali Paşanın Mısır’dan sürülmesi Afrika’yı daha da harap hale getirmiş anlaşılan. Sami Çölgeçen’i İngilizlerin tahakkümü altında olan bir köyde gezdiren adamın sözleri şu şekildedi:. Mehmet Ali Paşa –ki kendisine burada Rahiba derlermiş- sağ kalsa idi eğer, bugün buralar cennet olurdu. Ecnebiler gelemez ve İslam abad olurdu…

Çölgeçen’in sorularından sonra birde yerli, Afrikalı adam sorar sualini: “ Siz Türkler nasıl oluyor da buralara bakmıyorsunuz. Buradan kaç defa rica mektubu yolladık. Kaç defa İstanbul’a adamlar yolladık. Hiç biri fayda vermedi. Buradan Türkiye’ye giden hadımağaları bizi kurtarmak için uğraşırlarmış. Ve muvaffak olamazlarmış. Giden heyetimize hep hediyeler verilir, gönderilirdi. İşte son defa bu Kuran’lardan on adet geldi” dedi.

Göründüğü üzere o sıralar Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumlardan dolayı buralar ile ilgilenilememiş. Senusiler kitabında Felibeli Ahmet Hilmi’nin de anlattığı üzere sırf bu yüzden Osmanlıya karşı bir kırgınlık, öfke yer yer ise düşmanlık meydana geliyordu.  Ancak burada Sami Çölgeçen’in meşrutiyet yanlısı olduğunu da unutmamak gerekir.  Kendi dediklerine göre kendisi de onlardan pek farklı düşünen birisi değildir.

Bir diğer soru da; İngilizler’den memnun olmadıklarını dile getiren yerliler, halkın Mehmet Ali Paşa’nın bazı politikalarından dolayı ona adabet ettiğini ancak İngilizlerin gelmesinden sonra onu arar olduklarını dile getiriyor ve yine de çaresizce yardım talep ediyorlardı. En son da bizden İstanbul’a selam götürünüz diyerek bizi uğurladı diyen Çölgeçen, aslında kendisi de Saltanat makamının nüfuzunun farkındaydı.

Keşke İngilizler ya da Fransızlar gelmeseler idi de biz de eski hayat-ı mesudanemizde kalsa idik.

Sonlara yaklaşırken Avrupalıların yerlilere ettiği bazı eziyetleri ve reva gördükleri halleri kendisinden dinleyelim: Çölgeçen’in Avrupalılar size ne yapıyorlar sorusu karşısında bir kabile reisi aynı zamanda kahin olan yerli tabib şu cevabı veriyor:  ‘Biz adeti kadime alışmış idik. Hür ve müstakbil yaşıyor idik. Şimdi ise hepsi birer hülya ve birer rüya oldu. Keşke İngilizler ya da Fransızlar gelmeseler idi de biz de eski hayat-ı mesudanemizde kalsa idik. Ve hatta her gün gazve gürültüleri kopsaydı. Yine bahtiyar ve mutlu idik. Bunların istilası veba gibi, kolera gibi bütün menaibi servet ve mevcudiyetimizi (zenginlik kaynaklarımızı)  mahvediyor.’ İşte daha binlerce şikayetle dolu olan bu sözlerde; kaybettirilen geleneklere üzülüyorlar, asimile edilenlere, dinleri zorla değiştirilenlere üzülüyorlar. Ve daha dile getiremediğim binlercesi.

İngilizler sanayimizi, ticaretimizi, ormanlarımızı, hayvanlarımızı mahv ve insanlarımızı da zalimane yok ettikten başka, ahlakımızı ifşa etmek ve bizi tembelleştirmek için de, kendileri ile beraber diğer iki bela daha getiriyorlar. İçki ve fuhuş.

Asimile edilen, adeta bitirilen birer İslam beldeleri ne hale getirilmiş dedirtti bana. Bunu içini döke döke, içi yana yana anlatan kahin şöyle der: ‘Çarşıya çıkıp bakınız. Her yerde viski ve fuhuş. Evet, İngilizler sanayimizi, ticaretimizi, ormanlarımızı, hayvanlarımızı mahv ve insanlarımızı da zalimane yok ettikten başka, ahlakımızı ifşa etmek ve bizi tembelleştirmek için de, kendileri ile beraber diğer iki bela daha getiriyorlar. İçki ve fuhuş. Bunlar bulaşıcı birer hastalık. Cahil halk günden güne, bu iki afetin tahtı tesirinde zebun ve esirdir.’

Ama umut verici yönleri de var bu konuşmanın. İçini Çölgeçen’e döktükten sonra; Bu böyle devam etmeyecektir, der Kahin.

İşte bu Kahin ile konuşurken kitabın başında ilginçlikler diye alt alta yazılan şu kelimeleri okuduk. İşte bu ilginçlikler: küpeli, bilezikli erkekler, erkeklerinde kadınlarında süslü olduğu toplumlar, cariye ve köle ticaretleri, ölü ile evlilikler, efendilerinden daha iyi giyinen köleler, kafatasına aşık olan kızlar, kocalarından haber almak adına mezarlıklarda istihareye yatan kadınlar, davul ve düdükle taziyeler, ağaçlardan tuz elde etmeler ve binlerce okuduğumuz ama maalesef hepsini aklımızda tutamadığımız ve bazılarını da merak uyandırsın diye yazmadığımız binlerce ilginç gelenek ve anıları var.

Yazımızın başında da belirttiğimiz üzere 15 Şubat 1908 gecesi, sürgün bulunduğu Fizan’ın merkezi Murzuk’ta başlayan firarları; “açlık, vahşi hayvanlar tarafından parçalanma, eşkıya baskını ve eşkıyalarla çatışma gibi tehlikelerle dolu bir macera oldu; susuzluktan ölme derecelerine gelip develerinin ve kendilerinin idrarlarını içmek ve çiğ et çiğnemek durumunda kaldıkları, kafilelerinde susuzluktan çıldıranların ve eşkıyalarla çatışmada arkadaşlarından ölenlerin olduğu pek çok zor olayla karşılaştıkları bu dehşetli yolculuk, beş buçuk aylık mesafedeki bir çölü Çad gölü havzasını dolaşacak şekilde, altıncı ayın sonunda İngiltere’nin Liverpool kentinde sona erdi.

Yazımızın son kısmında da karşılaştığımız birçok ilginç ve zorlu durumlardan ve ancak ders çıkarılırsa bunların işe yarayacağı birçok bilgi edinmekteyiz. Özellikler yerli kabilelerden Tevarık ve Tibular okunmaya ve araştırılmaya değer büyük konulardır. Yaklaşık altı aylık zor bir yolculuktan sonra Avrupa’ya varan Çölgeçen hakkında, Avrupa’ya nasıl ulaştığı değil neleri bize öğreterek hedefine ulaştığı önemlidir aslında.

Ancak son olarak şunu demek gerekir ki; bu büyük yolculuktan Afrika’yı adeta yaşantısıyla, gelenekleriyle ve özlemleriyle bize sunan Çölgeçen Avrupa’da aldığı metihlerin çok azını ancak burada aldığını dile getiriyor; ‘memleketime geldiğim vakit, zamanın en büyük bir adamı beni görünce; Gel bakalım baş serseri, dediDemek ki sahrayı o dönemde geçmek bir serserilik telakki edilmiş idi’

Bir kitap tahlili şeklinde kendi yorumlarımı da katarak, yer yer bir özete dönmüş, yer yer yazarın dediklerini doğrudan aktarmaya çalıştım. Günümüzde de rastladığımız üzere Afrikalılar’ın bize olan özlemleri, sevgileri takdire şayan. Her ne kadar saltanatın kaldırılması ile unutulmuş olsalar da son yıllarda Afrika özelinde yapılan faaliyetler umut verici.

Sonuç olarak birçok zorluk ve tehlike atlatan Sami Çölgeçen ve beraberindekiler zaman zaman ölümün eşiğine gelmişler ve hatta intihar etmeyi dahi düşünmüşler. Haberimiz olmayan ve okuyunca hayret edilen pek çok ilginç Afrika yerli geleneği de düşündürüyor okuyucuyu. Anlattığımız boyutuyla Müslümanlara ve Türklere karşı olan sevgi ve muhabbetleri bizleri şuan da dahi umutlandırıyor. Onlar da bunun bu şekilde devam etmeyeceğini biliyorlar ve öyle de olacaktır, İNŞAALLAH.

Aydın GÜVEN

Sahra-yı Kebir’i Nasıl Geçtim: Sami ÇÖLGEÇEN

About Author

Aydın GÜVEN

HİNDİSTAN-PAKİSTAN aydinguvenmdnyt@gmail.com

Leave A Reply