MEMÊ ALAN DESTANI- MEMÊ ALAN’IN DOĞUMU

0

 ÜST NOT: Memê Alan Destanı Kürt mitolojisinin hiç şüphesiz en büyük şaheseridir. Şayet başka bir millete ait olsaydı bu destan hakkında ciltlerce kitap, binlerce tez ve makale yazılacağı hiç şeksiz bir gerçektir. Kürtler tarafından pek ehemmiyet verilmeyen bu destan, ta ki büyük Kürt alimi ve şairi Ehmede Xani tarafından kıymeti anlaşılıp kurgu korunarak Mem u Zin isimli büyük Divanında yeniden kaleme alınıncaya kadar, sözlü kültürün bir ürünü olmuştur. Mem u Zin’in yazımından üç yüz yıl sonrasına kadar da destan yeterli ilgiyi ne yazık ki görememiştir. Ancak ünlü Kürt çevirmen, şair ve yazar Celadet Ali Bedirxan eseri Fransızca’ya mükemmel bir şekilde çevirince, eser dünya çapında büyük bir yankı uyandırmıştır. İşte ben size bu eşsiz destanı dilim döndüğünce, ilmim ve kalemim yettiğince anlatmaya çalışacağım. Bu noktada, Kürt sözlü geleneğinin bugüne erişmesinde büyük katkıları olan  dengbejlerimize, çocukluk çağlarımın en güzel günlerinde beni bu güzel miras ile tanıştıran dedeme, bu eşsiz destanı seslendirerek büyük bir katkı sunan Reşat Sorgul’a  ve özellikle bu mirasın kaybolmasında takdire şayan bir çaba gösteren Ehmede Xani ve Celadet Ali Bedirxan’a özel bir teşekkür ederek bunlar içinde ahirete irtihal edenlere Yüce Allah’tan rahmet, sağ olanlara hayırlı ve uzun ömürler diliyorum.

  • Sürçü lisan edersek affola… Gayret bizden tevfik Allah’tan…

Memê Alan’ın Doğumu

Eski zamanlarda ki destanlardan rivayet edilir ki;

Evvel vakit önce yedi tepe üzerine kurulmuş, üç yüz altmış altı kapısı üç yüz altmış altı valiliğe açılan, valiliğe bağlı üç yüz altmış altı müdürlüğü ve her müdürlükte üç yüz altmış altı mahallesi ile her mahallede üç yüz altmış altı camisi ve üç yüz altmış altı minaresi bulunan Mağrip isimli büyük ve azametli bir diyar var idi. Bu diyarın tamamı ise adaletçe zamanına nam salmış Alan, Ömer ve Elmas Beyler tarafından yönetilmekte idi. Bu mümtaz şahsiyetler büyük hazinelerin, deve kervanlarının, kuzu ve koyun sürülerinin sahibiydiler. Atlar yüklü altınları, develer yüklü hazine ve definelerdi var idi. Kendi himayelerinde, gören herkeste hayranlık uyandıran çarşı ve pazarları vardı ki sayılarını onlar dahi bilmiyorlardı.

Yeğenlerin dayı ve amca ziyaretleriyle meşgul olduğu bir kurban bayramı günü, Alan, Ömer ve Elmas Beyler saltanat makamlarına çıkıp ağlaşmaya başlamışlar. Demiş ki içlerinden büyük kardeş olan Alan Bey “ Ey kardeşlerim ömrüm altmış yaşını aştı altmış beşe yaklaşmakta, Âlemlerin Rabbi bana ve siz kardeşlerime bolca mülk ve hazineler bahşetti, bahşetmeye devam etmekte. Ancak unutmayın ki Allah biz günahkâr kullarını da herkes gibi ölümlü kıldı. Elbet bir gün bizde Rahmeti Rahmana kavuşacak ve başımızı kara toprağa yaslayacağız. Korkum şu; Allah bize onca mal verdi lakin bizim hiçbirimiz henüz evlat sahibi olmuş değiliz, yani demem o ki bunca malımız ve mülkümüz bizden sonra orta yerde kalacaktır.”

Üç kardeş,  kendilerinin bu halini fark ettiklerinde ne yapacaklarını şaşırdılar, biçare ve tedbirsiz kaldılar. Bayramın ikinci günü Ömer ve Elmas Beyler bu hali istişare ve tefekkür ettikten sonra kalkıp ağabeyleri olan Alan Bey’in huzuruna vardılar. Kardeşlerini teselli etmeye itminan göstererek ona “ Ey bizim için babamız kadar değerli olan ve bize yol gösteren ağabeyimiz bizler düşündük ki onca malımız ve atalarımızdan bize kadar ulaşan azametli saltanatımız mutlaka dünya üzerinde devam etmelidir. İstişare ettik ve karar kıldık ki derviş elbiselerini giyip himayemizdeki yüzlerce atı değerli hazinelerle yükleyip, ihtiyacı olan her biçareye ulaşıp onların ihtiyacını gidererek, yollar, köprüler, medreseler, şifahaneler, kervansaraylar imar edelim. Yönümüzü çöllere çevirip Kerbela’yı aştıktan sonra Bağdat diyarına varıp Evliyaların serzakiri Abdulkadir-i Geylani’nin mezarına varalım senin ve kendimizin neslinin devamı için onu huzurunda Rabbimize ricada bulunalım. Oradan yönümüzü Beytullah’a vardıralım o vakit Rabbimiz perişan halimizi görürde bize yardım eder belki bu ağır yükü sırtımızdan alır.” dediler.  Kardeşlerinin bu kararı sonrası Alan Bey “Ey kardeşlerim, Yerlerin ve göklerin sahibi olan Rabbimiz bizim başımıza gelen bu hali hiçbir Müslüman kardeşimizin başına vermesin. Madem siz böyle uygun gördünüz, isterim ki bende sizinle beraber bu sefere katılayım da bizzat ben ricada bulunayım.” Üç kardeş yollara revan oldular, karar kıldıkları üzere yolda gördükleri her mazlumu sevindirdiler. Her garibe yoldaş oldular. Her yetimin başını okşadılar. Memleketlerinin her köşesini imar ettirmek için hazineler harcadılar. Birbirlerine yar oldular ama bar olmadılar.

Dünya ve ahiret nimetlerinin ezeli ve ebedi sahibi, bütün nefislerin kendisine döndürüleceği büyük günün mimarı olan Allah (c.c.) onların bu halini ve gayretini temaşa etti ve akabinde Hızır (a.s.)’ı üç kardeşin yoldaşı olmak üzere görevlendirdi. Hızır (a.s.) onların yanına vardığında gördü ki üç kardeş oturmuşlar ve başlarına gelen bu halin azametinden ağlamaktalar. Onların bu hali üzerine koynundan çıkardığı bir elmayı en büyük kardeş olan Alan Bey’e uzatarak; “ Ey kardeşler ağlamayınız. Alemlerin Rabbi hayırlı olanların en büyük delilidir. Bugün kurban bayramı günüdür. Sizler konaklarınızdan ayrıldınız ve çöllere revan oldunuz. Aç nefisleri doyurdunuz, çıplak bedenleri giydirdiniz, yüzlerce kurban kestiniz, çuvallarca altını fakir fukara için harcadınız, binlerce öksüzü ve yetimi sevindirdiniz. Haydi durmayın! Kalkın! Tekrar yönünüzü azametli saltanatınızın olduğu Mağrib’e çevirin. Oradan Kureyşiler Mahallesi’ne varın. Alan Bey’e Kureyş Mirinin kızını Allah Emri, Peygamber Kavli ile isteyin.  Kızın mehir bedelini ağırlığınca altınlarla ödeyin.  İnşaAllah ondan sonra dokuz ay dokuz gün dokuz saat dokuz dakika bittiği gün Allah u Teâlâ sizlerin yüzünü güldürecek. Sizin ocağınızın alevlerini harlandıracak ve sönmesine engel olacaktır. Sizden tek bir isteğim vardır ki çocuk doğduğu zaman ben tekrar size görünene kadar hiçbir isim takmamanızdır.” Bu olay akabinde üç kardeş mutlulukla şükrederek ve salavatlar eşliğinde kalkarak Mağrip diyarına doğru yol aldılar. Kureyşilerin mahallesine varıp, Alan Bey’e Allah’ın emri peygamberin kavli ile Kureyşi Mirinin kızını aldılar.

Dokuz ay dokuz gün dokuz saat dokuz dakika sonra Allah Alan Bey’e üç damla nur ile süslenmiş bir erkek evlat verdi.  Mağrip Diyarı mahşer günü gibi kalabalıkla doldu. Bütün ahali ayaklanıp Mağrip Beylerinin konağına yol aldı. Mollalar bülbülün güle nidası kadar güzel sesleriyle, kandillerle süslenmiş minarelerden tekbirler ve salavatlar getirdiler. Bir gün sonrasında Mağrip diyarının ilimde eşsiz olan uleması, şeyhleri, seydaları ve mollaları Alan Bey’in meclisinde toplandılar. İstediler ki bu ak-pak, nurani ve haşmetli çocuğa bir isim vereler. Kimisi dedi ki Arif olsun, kimi Felemez, kimi İbrahim, kimi Ömer, kimisi ise Yusuf. Ancak Alan Bey ayağa kalkarak; “ Ey milletimin ilimde eşsiz uleması ve meşşayihleri onun ismini verecek olan kişiler sizler değilsiniz. O bize Allah’ın bir lütfudur. Nitekim onun ismini koymak için gelecek olan ak sakallı ak saçlı bir piri fani vardır.” Birden baktılar ki bir ihtiyar geldi ve dedi ki; “ Esselamunaleykum Ey Aziz Cemaat”  dediler ki; “ Ve aleykum esselam Ey Nurani ve güzel ihtiyar.” İhtiyar cevaben dedi ki onlara; “ Ne istiyorsunuz bu çocuktan, onun ismini Memê Alan koyun. O ki Kureyşilerin dayızadesi, Şerefli Mağrip diyarının idarecileri Ömer ve Elmas Beylerin yeğenidir.” Bir de baktılar ki nurani simalı ihtiyar ortalıktan kayboldu. Bu şerefli şehzadenin ismi Memê Alan olarak kaldı. Sonrasında Alan Bey Mağrip diyarının en hoyrat, en cengâver ve yiğit gençlerinden bin beş yüz kişilik bir ordu kurdu ve onları Memê Alan’ın sarayının etrafında hizmeti ve güvenliği ile görevlendirdi. Mağrip diyarının hazerfen mollarından en iyisini getirterek ona “ Ey Molla Memê Alan’ı ilimle ilimlendireceksin.” dedi…


Devamı Gelecek Yazımızda


Oktay KAYMAK

About Author

Oktay KAYMAK

International "Relations&Law" Doctrine, Practice and Theory oktaykaymak02[at]gmail.com

Leave A Reply