DİSTOPYADAN REALİTEYE; ORWELL’İN 1984’Ü

0

Roman kritiği denince aklıma gelen ilk isim Mustafa Özel Hoca oluyor. Ekim 2014’te Bilim ve Sanat Vakfı’nın Vefa’daki binasında  “ Aydınlar, Romanlar ve Hakikat” başlıklı bir konuşma yapmıştı ben katılamamıştım ancak BİSAV bülteninden okuyabilmiştim. Bu konuşmadan sonra bir grup genç arkadaş Özel Hoca ile bir araya gelmiş bir röportaj – İlk İslami romanımızı, ilk Batıcı romancımız yazdı-gerçekleştirmişlerdi. Hem konuşma metininde hem de röportajda özetle hoca şöyle diyor; Kurgucular modern gerçekliği toplum bilimcilerden (tarihçilerden bile) daha iyi görebilirler. Ayrıca romanlar mert kurgudur, sosyal bilimler namert kurgudur. Yani romanlar kendilerini fiction diye tabir ederken -kurgusal olduğunu açık seçik beyan ederken- diğerleri ise ‘gerçeği’ dile getirdikleri iddiasını hiç elden bırakmazlar.

Eskiden kitapları okuyup altını çizip ufak notlar alıp rafa kaldırırdım. Kurgu olduğunu düşünür çok fazla güncel realiteyle bağdaştırmazdım. Ancak üniversite yıllarıma gelince tanıştığım hocalarım – ki bunlardan bir tanesi Siyasi Tarih dersini aldığım Fatih Bayram Hocam idi, Tolstoy’u okumadan siyasi tarih öğrenilemez derdi.-, katıldığım okuma grupları aslında bu romanların yazıldıkları çağın gerçekliklerini nasıl yansıttığını görmem konusunda bana yardımcı oldu. İşte size ilk defa lise yıllarımda okuduğum ancak o zamanlar altını bile çizme gereği duymadığım, fakat bu ara tatil döneminde -beraber okumalar yaptığım Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesinden genç dostum Ali Kamil Güzel’in de teşvikiyle- tekrar okuma ve değerlendirme fırsatı yakaladığım George Orwell’in sanatının tacı olan iki kitabından birisi olan 1984’ten bahsedeceğim. (Öteki Hayvan Çiftliği)

Kitabın Adı: 1984

Basım: Kasım 2015, 52. Baskı Can Yayınları

Kitap Çevirmeni: Celal Üster

Sayfa Sayısı: 350

George Orwell ” 1984″  kitabında bizi umut ile korku arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Kendi dünyasını kuruyor, bu dünyanın içinde kaybolmamızı istiyor. Distopya (anti-roman) türünün en iyilerinden biri olan romanında, yurttaşların dev ekranlarla “Büyük Birader seni gözlüyor” sloganı ile gözetlendiği, özel hayatın yok olduğu, birey benliğinin sıfırlandığı, geçmişin günün şartlarına göre devlet eliyle silinerek defalarca yeniden yazıldığı, düşünmeyi engellemek için “Yenisöylem” sistemi altında dilin, zıtlıklarından arındırıldığı, kelime haznesinin en aza indirildiği, özellikle soyut kavramların ortadan kaldırıldığı bir devlet yönetiminden söz edilmektedir.

Burada Orwell’i farklı kılan ‘distopya’ kavramını biraz açmakta fayda olacağını düşünüyorum. Daha iyi bir toplum yaratmak için verilen çabaları tanımlama amacıyla kullanılan bir terim olan ‘ütopya’, gelecekte var olabilecek hayali bir şehri, ülkeyi veya dünyayı belirli bir kavram dâhilinde tarif eder. Ancak tersi olan ‘distopya’ fenadır. Kötümser bir bakışla hayal edilen veya tasarlanan toplum düzenlerinin veya karanlık gelecek tablolarının adıdır. Distopya kurgusu genellikle otoriter veya totaliter bir hükümet gibi sindirici, zalim ve ağır bir sosyal kontrol mekanizması üzerine şekillenir.

Bu noktadan sonra eserin genel bir kritiğini yapmayı planlıyorum. Genel kritiğini yaptıktan sonrada eserin iktisat ile olan ilişkisini ve dönemin ekonomisini yansıtan kısımlarını özel olarak irdelemeyi ve sonuç kısmındaki değerlendirme ile kitap kritiğini bitirmeyi planlıyorum. Kitaptaki alıntılarımı ayrıca bu yazıdan bağımsız olarak hepsini yazıya dökünce paylaşacağım.

SAVAŞ BARIŞTIR.

ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR.

BİLGİSİZLİK KUVVETTİR.

  1. ORWELL, 1984

1984, günümüz ve geçmişin gerçekçi tasvirine dayanan, geleceği öngörebilen bir eserdir. Sosyalist kimliğiyle ünlü George Orwell,  II. Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği’ndeki komünist, totaliter rejimi ve rejimin beraberinde getirdiği bozuklukları eleştirir. Orwell 1946 yılında bu romanı yazma amacını şöyle açıklar: “Geçtiğimiz on yıl boyunca en çok yapmak istediğim şey politik yazıyı bir sanata dönüştürmektir. … çünkü ifşa etmek istediğim bazı yalanlar, dikkat çekmek istediğim bazı gerçekler var. … Görev, bu çağın bizi yapmaya zorladığı gerçek halk ve toplumsal aktiviteler yoluyla benim içime işlemiş olan hoşlandığım ve nefret ettiğim şeylerin uzlaşmasını sağlamaktır.”[1]

Orwell, eserinde olayları üçüncü tekil şahıs ağzından basit ve anlaşılır bir dille anlatıyor. Romanda Okyanusya ülkesinde yaşayan, “son insan”, “son direnişçi” olarak tanımlanan, partinin düşük rütbeli bir üyesi olan Winston Smith, geçmişin sürekli yeniden yazılarak gerçek olan her şeyin değiştirildiği Doğruluk Bakanlığında çalışan, partinin bütün yayın ve bilgilerini yaymakla sorumlu olan, yönetimin baskıcı ve totaliter rejiminden nefret eden dış parti üyesidir.

Eserde Orwell dünyayı Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya olmak üzere üç temel bölgeye ayırır. ‘Okyanusya, Kuzey ve Güney Amerika’yı, Britanya’yı, Avustralya’yı ve Güney Afrika’yı; Avrasya, Avrupa ve Asya’nın Portekiz’den Bering Boğazı’na kadar uzanan bölgeleri; Doğuasya ise, Çin, Çin’in güneyindeki ülkeler olan Japonya, Mançurya, Moğolistan ve Tibet’i kapsar. Ayrıca, adı geçen üç büyük devletin ele geçirmeye çalıştığı, Ortadoğu, Orta Afrika ve Güney Hindistan’ı içine alan ara bölgeler vardır. Dünya nüfusunun beşte birini oluşturan ara bölgeler, üç devlet arasında sürekli el değiştirmekte, ara bölgelerde yaşayan halklar ise elden ele geçirilen köleler durumundadır. Üç büyük devlet olan Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya arasında ideolojik farklar yoktur, hepsi aynı dünya görüşüne ve aynı sisteme sahiptir. Bu dünya görüşü ve sistem, “oligarşik kolektivizm” olarak tanımlanır. Oligarşik kolektivizmin egemen sınıfı, kapitalist sınıfın aşağı ve orta sınıf tarafından yok edilmesinden sonra iktidarı ele geçiren yeni aristokratlar çevresidir. Bu çevre, ülke nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturur ve proleterleri sömürür ve ezer.[2] Romandaki bu üç ülke totaliter hükümetler yönetimindedir. Tüm bu bölgeler birbirleriyle sürekli savaş halindedir. Tele-ekranlar vasıtasıyla Okyanusya ülkesinin diğer ülkelere karşı ezici üstünlük sağladığı haberleri tüm ülkeyi sevince boğar. Her ne kadar müttefik ve ittifak ülkeler birbirleri arasında sık sık değişseler ve ara bölgeleri hâkimiyetleri arasına almaya çalışsalar da bu üç bölge arasında hem yönetim hem de ideoloji bakımından bir fark bulunmamaktadır.

Orwell, adı geçen romanında Okyanusya’ya odaklanır. Okyanusya toplumunun büyük çoğunluğu, baskıcı düzene karşı ilgisizdir. İlgisiz kalmalarının sebebi ise Büyük Birader’in acımasız diktatörlüğüdür. Romanın başkahramanı Winston Smith, içinde bulunduğu ortamla uyumsuz, yalnız bir kişidir. Akıl dışı bulduğu baskı düzenine muhalefet etmeye, Büyük Birader’e meydan okumaya çalışır. Direnişine sevgilisi Julia da destek olur. Birlikte düzene karşı gelirler. Kendilerine yeni bir yaşam kurmak isterler. Ne var ki, kitabın sonlarına doğru yakalanırlar. Akıl almaz işkenceler görürler. Manevi bir yıkım yaşayarak yeniden düzenle bütünleşmek, eski yaşamın kurallarına boyun eğmek zorunda kalırlar. Sonunda işkencelere dayanamazlar ve birbirlerine ihanet ederler.

Başkenti olmayan Okyanusya aslında İngiltere’nin kendisidir.[3] Okyanusya ülkesinde ilerleme, gelişme diye bir şey yoktur. Aksine salt bir güç vardır. Okyanusya vatandaşları ülkenin bildirilen düşmanlarına karşı nefretle doludurlar. Yazar, eserin başkahramanı Winston Smith’in bakış açısından yola çıkarak eserde okuruna totaliter bir toplumun nasıl işlerlik kazandığını, yanlış bireysel davranışlar içerisinde bulunan kimselerin casus ve tele-ekranlar vasıtasıyla nasıl tespit edildiklerini gösterir. Romanın betimlediği dünyada bütün yurttaşlar “tele-ekran” adı verilen alet yardımıyla izlenir. Tele-ekran hem verici hem alıcı işlevini görmekte, aynı anda hem yayın, hem kayıt yapabilmektedir. Düşünce Polisi, bu alet sayesinde herkesin ne dediğini ve ne yaptığını sürekli izleyebilmektedir. Tele-ekranların etkili bir şekilde Okyanusya vatandaşlarını devamlı gözetlemesi, onları günlük hayatlarına hapseder.

Okyanusya’da toplumsal hayat üçe bölünmüştür: Lüks hayatın tüm nimetlerinden faydalanan İç Parti üyeleri; eşyaların kalitesiz, yiyecek ve içeceklerin yapay ve adi olduğu Dış parti üyeleri ve Proleterler. Sınıf ayrımcılığının olduğu ve özelikle işçi sınıfının kötü muameleye maruz bırakıldığı, temel ihtiyaçlarının bile çok azının karşılandığı totaliter rejimlerde toplumların ne derecede yıkımlara maruz kalabileceği vurgulanmaktadır. İç parti yönetimin beyni ise, dış parti de elleri olarak addedilebilir. Altı milyonluk İç parti üyelerinin başında bulunan kişi romanda hiç görülmemesine ve gerçekte hiç var olmamasına rağmen Okyanusya’da kuralları koyan ve takipçisi olan önemli şahsiyet Büyük Birader’dir. Ne zaman doğduğu bilinmemektedir. O bir figürdür. Hiçbir zaman yanlışlık yapmaz. “Tüm başarılar, tüm kazanımlar, tüm zaferler, tüm bilimsel buluşlar, tüm bilgiler, tüm bilgelikler, tüm mutluluklar ve tüm erdemler doğrudan onun önderliğinden doğar ve ondan esinlenir. ”[4] Duvarlarda asılı posterlerinin dışında roman boyunca hiçbir fiziksel varlığı bulunmamaktadır. Her caddede, her sokakta, her evde O’nun resimleri mevcuttur. Dimdik bakan gözlerinin altında şu ifade yer almaktadır: ‘Büyük Biraderin gözü üstünde.’[5] İnsanların içine korku salan sloganların en meşhurudur ve her posterin altında yazılıdır. Her yerde, tüm bakanlıklarda, meydanlarda onun sözleri yazılıdır.

Partisiz bir yaşam düşünülemez. Çoğu kez büyük meydanlarda büyük ve ihtişamlı idam törenleri düzenlenmekle isyancıların nasıl infaz edildikleri birer ibret örneği olarak halka gösterilmektedir. Bu törenlerde çocuklar da dâhil olmak üzere gururla, alkışlarla ve de coşkuyla Büyük Birader’e olan bağlılık yeminleri edilmektedir. Her gün zorunlu yapılan “İki dakikalık nefret” törenleri ile yılın bir haftasında “Nefret Haftası” adıyla rejim karşıtı düşmanları lanetlemek için düzenlenen törenler dikkat çekicidir. Bu törenlerde Büyük Birader’in bilgeliğine ve yüceliğine atıfta bulunmak için marş söylenmekte, böylelikle halkın kendi kendisini hipnoz etmesi, bilinçaltı düşüncelerin bastırılması yeğlenmektedir.

Dış parti üyeleri bakanlıklarda çalışan memurlardır. Genellikle yemek-içmek, uyumak ve çalışmak dışında vakitleri olmayan yalnız bir zümredir. Bireysellik ve bireysel ilişkiler-âşık olmak, cinsel ilişkiye girmek eğlenceler her şey yasaklanmıştır. Sürekli olarak Partinin denetimi altındadırlar. Hepsinin evlerinde sürekli gözetlendikleri, seslerinin kaydedildiği bir tele-ekran bulunmaktadır. İnsanların bu ekranlar vasıtasıyla ne zaman izlendiklerini, ne zaman işitildiklerini öğrenebilme imkânları hiç yoktur. Partiye karşı kuşku uyandıracak en ufak hareketleri, hatta yüz ifadeleri bile yok olmalarına, Winston’ın deyimiyle, buharlaştırılmalarına sebebiyet verecektir.

Proleter sınıf ise, ülke nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan, parti üyesi olma şansları hiç bulunmayan, yoksul, son derece cahil, Büyük Birader’e gönülden inanan bir kesimdir. “Proleterlerin korkulacak bir yanı yoktur. Kendi hallerine bırakılırsa, kuşaklar, yüzyıllar boyu, çalışırlar, ürerler ve ölürler… yaşadıkları dünyanın bundan daha farklı olabileceğini kavrama gücünden de yoksundurlar.”[6]İşkenceci O’Brien kitapta şöyle der: “Proleterler, bin yılda, bir milyon yıl da geçse, asla ayaklanamazlar.”[7]  Partinin cinsel disiplin eğitimi bu sınıfa uygulanmamakta, işledikleri cinsel suçtan dolayı cezalandırılmamaktadırlar. Bu sınıfa ayrıca boşanma izni de verilmektedir. Winston işçi sınıfının yaşantısına hayrandır, ama aynı zamanda onları hor da görmektedir. Zira onlar hiçbir zaman yaşamlarını belirleyen yönetimi değiştirmek fikrine ya da zekâsına sahip değildirler. Bu yolda uğraş da vermemektedirler. Oysa Winston için geleceğin umudu proleter sınıfta yatmaktadır. Fakat emekçiler, siyasi farkındalık ve baskılara karşı isyan etme isteğinden yoksundur. Romanın ilk sayfalarında Winston, partinin özgür düşünce, aşk, cinsellik ve bireyselliğe dair katı ve yasakçı tutumuna karşı tavır takınan bir davranış sergiler. Winston’ın Katharine ile olan başarısız evliliğindeki ilişkide Parti’nin yönlendirmesi ve sonrasında Julia’ya âşık olup fiziksel ve duygusal bir şekilde birini sevebilmenin özgürlüğünü yaşaması ve cinsel deneyimleri sevişerek edinebilmesi Parti’ye karşı büyük bir suçtur, bir ayaklanmadır. Erotizm partinin düşman olarak gördüğü, yasakladığı bir kavramdır. Winston için Parti’nin temel amacı aile birliğini ortadan tamamen kaldırmak, Parti düşüncesi çerçevesinde yetişen çocuklara sahip çıkmaktır.

Toplum ve toplum düşüncesinin oluşturulmasında en önemli araçlardan birisi de dildir. Dilin zenginleşmesi demek, düşüncenin de zenginleşmesi demektir. Okyanusya hükümeti insanların düşüncelerini, tarihi ve dilini yok etmek ve ülkenin geçmişiyle ilişkisini adeta koparmak amacıyla yenisöylem adında mantık dışı bir konuşma şekli geliştirmiştir. Yenisöylemin amacı “yalnızca egemen ideoloji İngsos’un (İngiliz Sosyalizmi) sadık izleyicilerinin dünya görüşü ve düşünsel alışkanlıklarına uygun düşecek bir anlatım ortamı sağlamak değil, aynı zamanda bütün öteki düşünce biçimlerini olanaksız kılmaktır.”[8] Eski dilin kelimeleri iskelet haline getirilinceye kadar kesilip biçilmektedir. Kitapta Ek kısmında yenisöylemin kuralları detaylı olarak belirtilmiştir. Bu yeni dilin kelime hazinesi ve yapısı da çok zayıftır. Örneğin, “iyi” kelimesinin tersi olan “kötü” kelimesi kullanılmayacaktır. Yerine “yokiyi” önerilmektedir. Yine, “iyi” kelimesinin derecelerini belirten kelimeler de kesilip atılmaktadır. “Mükemmel”, “mümtaz” gibi kelimelerin yerine, “artı iyi”, katmerli yerine “çift artı iyi” gibi kelimelerin kullanılması tercih edilmekte, hatta zorunlu hale getirilmektedir. Partiye göre dilin gerilemesi demek doğru orantılı olarak düşüncenin de gerilemesidir.

Düşünce eylemlerinin suç sayıldığı Okyanusya’da bir yasak da cinselliğe getirilmiştir. Parti aşk, sevgi vb. her türlü duyguyu ve isteği yasaklamıştır ve tek sevgi Parti’ye ve dolayısıyla Büyük Birader’e olan sevgidir. Cinsellik sadece nüfusun devam etmesi için gerekli bir olgudan başka bir şey olamaz. Bu durumun kaçınılmazı olarak Parti, aile yapısına da müdahale etmiştir. Evliliğin tek amacı, Parti’nin hizmetine verilecek çocuklar üretmektir.

 

Eserin ana karakteri ve anlatıcısı Winston, Orwell’in totaliter rejimlere bakış açısını yansıtır. Onun bir defter alarak başladığı not tutma işi bir başkaldırış, bir dizi eylemle devam eder. Bu eylemin sonucunun bir düşünce suçu teşkil edeceğini iyi bilen Winston içindeki öfke dolu duygularını dışa vuramamasını şöyle ifade eder: “Vuracaklar beni umurumda değil ensemden vuracaklar beni umurumda değil kahrolsun büyük birader insanları hep enselerinden vurular umurumda değil kahrolsun büyük birader.”[9]

Bu genel irdelemeden sonra biraz kitabın iktisat ile olan ilişkisinden bahsetmek gerekir. Birçok romanda edebiyat ve iktisat ilişkisi genellikle kapitalizm üzerinden kurulur.[10] Ancak George Orwell sanılanın aksine bu ilişkiyi sosyalizm üzerinden kurmuştur. Orwell’ in düşünceleri üzerinden edebiyat ve siyaset ilişkisi kurmak oldukça kolay ancak bunu ekonomiye indirgemek oldukça zor görünüyor.

Genel olarak kitaptan ekonomi ile alakalı şu çıkarımı yapmak mümkün; ekonomi devlet yönetiminde etkin bir yöntem ancak kısıtlı kaynaklar ve kötü yönetim ekonomiyi zora soktuğunda 1984 yönetiminin bir çözümü var. Yalan söylemek. Tele ekranlarda sürekli tekrarlanan yüksek üretim miktarları, düşük alım değerleri ve giderek zenginleştiği öne sürülen halk hakkında haberler yanında bütün olan biten fakirliğe bahane bulmak adına da olmayan bir savaş varmış gibi gösterilmekte ve halkın sürekli kıtlığa ve yokluğa alışması sağlanmakta.

Bu noktadan sonra yalan ve ekonomi siyasetini irdelemek gerekir. Polonyalı ünlü düşünceler tarihçisi Leszek Kolakowski, totaliter sistemde yalanın işlevini epistemolojik yönünü meşhur yalan medeniyeti teorisinde tam olarak şöyle sunar: “Sistem hakikatin ölçütünü ortadan kaldıracak ve yalan sistemin varoluşsal parçası olacaktır. Bu durum ‘ yeni bir medeniyet’tir. ‘Masum yalanlar’ dan ziyade büyük Y’li bir ‘ yalan medeniyeti’ dir totaliter sistem.”[11]

  “…Ama savaşın, gerçek olmasa da, tümüyle anlamsız olduğu söylenemez. Savaş tüketim malları fazlasını eritmekle kalmaz, aynı zamanda hiyerarşik bir toplumun istediği zihinsel ortamın korunmasına destek olur. Savaş tümüyle görülebileceği gibi artık bir iç sorundur… Parti sloganın özündeki anlam budur. SAVAŞ BARIŞTIR. “[12]

Zannımca Kolakowski’nin ‘yalan medeniyeti’ tabiri tam olarak bu cümlede açıklanmıştır. Gerçek ile yalan iç içe geçmiştir. Sloganların yönlendirdiği bir toplum olmuştur. Savaş ile barış aynılaşmış, geçmiş ve gelecek şimdiden üretilmiştir 1984’te. Çıkarım olarak şunu tartışmak mümkündür; Orwell 1984’te eşitlik ve özgürlüğü tartışarak şunu ortaya koymuştur. Sosyalizm ile gelen eşitlik özgürlüğü kapitalizm ile gelen özgürlük ise eşitliği yok etmektedir.

Sonuç olarak her ne kadar köklü bir araştırma yapma şansı yakalamasam da hepimizin bildiği malum olayları derleme, özetleme şerefine nail olduğumu düşünüyorum. 1984’te yazar, kendi döneminde yayılan sosyalizmin eleştirisini yapmıştır. Yani tarafımca yapılacak eleştirinin kabul görülürse şu hatanın yapıldığını belirtmek isterim: 1984 günümüzde daha çok kapitalist sistemlerin eleştirisi olarak incelenmektedir ancak bu yanlış bir kritiktir.  Kapitalizm ile alakalı alıntılardan öte bu kitaptan daha çok sosyalizm ile alakalı alıntı yapılması daha uygundur. Genel özet olarak 1984 diktatör liderlerin toplumundaki her bireyin hareketlerini, duygularını ve hatta düşüncelerini kontrol etme eğilimlerini irdeliyor. Bir ülkenin hem siyasi hem askeri gücünü tekelinde bulunduranların, bu rejimi sürdürmek ve korumak adına, kaçınılmaz olarak tek-tip bir yaşam düzeni kurması romanın ana temasıyken, bu düzeni kurmak için meşrulaştırılan cinayetler planlanması ve uygulanması sürekli bir tutuklanma korkusuyla vatandaşların baskı ve denetim altında tutulması eleştirilerin odağında yer alıyor.

Son not olarak şunu da belirtmekte fayda var; kitabı detaylıca okuduktan sonra yönetmenliğini Michael Radford’un yaptığı, başrollerini John Hurt, Richard Burton, Suzanna Hamilton gibi isimlerin paylaştığı, 1984 yılında gösterime giren İngiliz yapımı filmi izlemenizi tavsiye ederim.

Oktay Kaymak

İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler, Lisans 3

[1] BRADBURY, M. 2001: The Modern British Novel, Penguin Books, p.225.

[2] ORWELL, G. 2015: Bindokuzyüz seksen dört, Can Yayınları, s.215-249.

[3] Orwell, A.g.e. s.240.

[4] Orwell, A.g.e. s. 239.

[5] Orwell, A.g.e. s. 25.

[6] Orwell, A.g.e. s.242.

[7] Orwell, A.g.e. s.296.

[8] Orwell, A.g.e. s.335.

[9] Orwell. A.g.e. s.43.

[10] Adem Levent, Orwell’in Politik Ekonomik Mirası s.1.

[11] Adem Levent, Orwell’in Politik Ekonomik Mirası s.7.

[12] Orwell, A.g.e. s. 230.

KAYNAKÇA

  1. BLOOM, H. 2004: George Orwell’s 1984,Infobase Publishing,
  2. BRADBURY, M. 2001: The Modern British Novel, Penguin Books,
  3. FESTANTE, R. 2003: Utopia and Anti-Utopia: A Comparison of ThomasMore’s Utopia and George Orwell’s 1984, Grin Verlag, Norderstedt,
  4. GÜNAY, K. 2007:George Orwell’in Hayvan Çiftliği Adlı Eserinin Türkçeye Çevirilerinin Eleştirisi
  5. HOBSBAWM, E. 2013: Kısa 20. Yüzyıl ( Aşırılıklar Çağı)(Çev. Yavuz Alagon), İstanbul: Everest Yay. 7.Basım
  6. LEVENT, A. 2007:  Orwell’in Politik Ekonomik Mirası, Academia
  7. ORWELL, G. 2015: Bindokuzyüzseksen dört, Can Yayınları
  8. UYSAL, M 2012: G. Orwell’in 1984’ü: Toplumsal Değerler ve Anti-Ütopya,Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Journal of the Institute of Social SciencesSayı Number 9, Bahar Spring 2012, 133-142
  9. http://www. arizalilarkulubu.com/George-orwell-1984/ , Erişim Tarihi: 12.02.2016
  10. http://www.yazarkafe.hurriyet.com.tr./Detail/593748,Erişim Tarihi: 12.02.2016
  11. http://www.gunzileli.com/2011/09/09/salud-georgeorwell/, Erişim Tarihi: 12.02.2016

About Author

Oktay KAYMAK

International "Relations&Law" Doctrine, Practice and Theory oktaykaymak02[at]gmail.com

Leave A Reply