İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Hafta sonu altmış yaşlarında Avusturyalı bir hanımefendiyle tanıştım. Ulubatlı civarında yürüyordum, Yerebatan Sarnıcı'nı sordu. Siması annemi hatırlattığı için ister istemez ayrı bir yakınlık hissettim ve "uzun bir yol ama yürümeyi seviyorsanız yarım saate gidilir muhtemelen, ben de o yöne doğru ilerliyorum, isterseniz yardımcı olabilirim" dedim.
Çok sevindi, yola revan olduk. İsmi Doris imiş, adının manasını bilmediğini söyleyince "İnsan bunca sene bir isim taşır da manasını hiç merak etmez mi, sizin gibi bir gezginden beklemezdim!" diye latife yaptım.
Kendi ismimi de Hz. Süleyman ve Kanuni Sultan Süleyman'a atfen açıklayınca, tebessüm ederek "kutsal isim" diyerek başını salladı. Tabii Kanuni Sultan Süleyman deyince Avusturya'nın Viyana şehrine kadar gidişlerini hatırlayıp bir latife daha yaptım oracıkta:
“Eskiden sizlerle aramız pek de iyi değilmiş, epey mücadele olmuş, şimdi bakın dünya değişti hep, her şey bambaşka!"
O da gülümsedi. Yolu hızla adımlarken, İstanbul'la ilgili merak ettiklerini dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım, ikimizin de İngilizcesi orta düzeydeydi, doğrusu biraz zorlandık önce. Derken yavaşça açıldı hafızalarımız, epey zamandır hiç rahatsız etmediğimiz İngilizce kelimeler ağır aksak uyandılar uykularından.
İstanbul'a ilk gelişiymiş ve meşhur yazar Dan Brown'ın "Cehennem" isimli kitabından dolayı çok merak ediyormuş buraları. Ebelik yapıyormuş ve emekli olabilmesi için sekiz sene daha çalışması gerekiyormuş. Binlerce bebek doğar doğmaz onun yüzünü görmüştü, belki de bundan olsa gerek merhamet ve sevgi yansımıştı çehresine.
Epey yürüdükten sonra, Sultan Abdülhamit Han'ın kabrinin orada, bir kahvenin kırk yıl hatırı olur diye, gönlümden bir şeyler ikram etmek geçti. Bu teklifimi de sevinçle karşıladı, biraz da soluklansın diyerek Türk Ocağı'na girdik.
Gerek yolda verdiğim bilgiler gerekse genel hâlim onu memnun etmişti, bunu yüzündeki ifadelerden okuyabiliyordum. Kendisine annemin Norveçli olduğunu, gördüğüm her yabancı insanda bir anlamda annemin serüvenini hatırladığımı, bu yüzden vefa gereği yapabileceğim bir yardım varsa eksik etmeyeceğimi söyledim.
Bir nevi şiarlarımızdan bahsettim, insanlarla kişi ayırt etmeksizin ve iyi niyetle iletişim kurmanın Peygamber Efendimizin sanatlarından biri olduğunu söyledim, tanıdığımız ve tanımadığımız insanlara selam vermenin nasıl bereketlere vesile olacağından söz açtım. Şaşırdı tabii bu ifadelere, "gerçekten de bu ülke çok samimi insanlar dolu" türünde övgüler sıraladı.
Sohbet koyulaştıkça "siz resmen bana gönüllü rehberlik yapıyorsunuz" dedi, ben de kendisine yalnızca Allah için yardım ettiğimi, insanlığımın ve İslamlığımın gereğinin bu olduğunu söyledim. "Bizler biraz da zuhuratla yaşarız, meşrebimiz böyle" dedim, ilk başta anlayamadı, sonra açmaya çalıştım meramımı.
Zuhurat kelimesinin açılımını dinledikçe "vay" dedi, şaşırtıcı buldu, biraz da hayran kaldı. Kendi memleketinde birçok kişinin hiçbir insanla iletişim kurmadığını, herkesin fazlaca kendisine odaklandığını dile getirdi. Ona ayırdığım vakitten dolayı minnettarlık duyunca, hiçbir yük hissetmemesi için "Allah insana o an ne yapması gerekiyorsa ilham eder esasında, biz yeter ki Allah'la aramızı iyi tutalım, gerisi kolay" dedim. Bu sözlerim de ona hem Dan Brown'ın kitabındaki gizemleri hem de bu topraklardaki farklılığı hatırlattı.
Yazar olduğumu, dört kitabımın bulunduğunu söyleyince, daha da merak etti detayları. "Bir Dan Brown değiliz ama biz de zuhurat ehliyiz, bakalım daha neler olur" dedim, epey gülümsedi yine.
Sonra İslam'a dair bazı meseleleri masaya yatırdık. Gördüm ki klişeler ve önyargılarla dolu bir bilgi dağarcığı vardı, "İslam'ı gerçekten az tanıyorsunuz, çok tanısanız çok seversiniz" dedim.
O tabii "uçlarda olan Müslümanlar var dünyada, biz genelde İslam'ı sivri ve radikal örnekler üzerinden anlamaya çalışıyoruz" deyince, içten içe üzülmedim de değil. Sahiden herkes görebildiği, anlayabildiği kadar biliyordu, zihne yerleşmiş bir önyargıyı ya da kalpte karar kılmış eksik bir algıyı değiştirebilmek kolay mıydı? Bazen seneler gerekir böyle bir inşa ve ihya için.
Ayasofya'nın önüne geldiğimizde, konuyu Harem'den açmak istedi, sultanların neden böyle bir hayat yaşadıklarını, İslam'da kadın haklarını vs. sordu. Hatta bir ara Türkiye'de kadın erkek eşitliği var mı gibi bir meseleye dahi girecek oldu. Ben de iyice gülsün diye "eşit değiliz ki şu an, kadınlar daha üstün" şeklinde latife yaptım. Sonra da ekledim:
“Aslında her şey bağlamı içinde doğru anlaşılabilir. Bizler çoğu zaman bağlamları kaçırıyoruz ve eldeki verilerle sağlıklı bir değerlendirme yapmak zorlaşabiliyor, kanaatime göre birçok meselede bağlamlar anlaşılmadan hiçbir şey tam manasıyla anlaşılmaz."
Yerebatan Sarnıcı'na az kalmıştı, kendisini orada bırakıp yola devam edecektim, bu yüzden de gücüm nispetinde aktarabildiğim kadar güzelliği aktarmaya çabaladım. "Bunlar sizin düşünceleriniz mi yoksa İslam'ın mı?" diye sordu, şu karşılığı verdim:
- Dedim ya, siz beni tanıdıkça dahi daha da seviyor ve şaşırıyorsunuz. İslam da aynen böyledir, az tanıdığınız ya da hatalı bildiğiniz sürece kendisini tam açmayabilir sizlere. Yerinde görmek çok önemli, bizzat şahit olmak mühim. Bahsettiğim fikirler İslam'ın sadece bizde açan goncaları, Müslümanlık sonsuz güzel, tanımanın da sonu yok.
Zuhurat ehliyiz demiştim ya, tam ayrılacağımız sırada, Osmanlı kıyafetleriyle resim çeken bir mekanın önüne geldik. Fotoğrafçıların yüzüne birkaç saniye bakınca, "Süleyman Abi" diye seslendi biri. Meğer bir zamanlar yaptığımız Mesnevi sohbetlerine katılan Ahmet imiş, hafta sonları bütçeye ek gelir olsun ve dil pratiği yapmak için diye buraya geliyormuş. Muhabbetle sarıldık, Doris Hanımefendi ile de tanıştırdım.
Hep heves ettiğim bir şeydi, hiç o kıyafetleri giyip de resim çekilmemiştim. Ahmet ısrarla "bizim misafirimiz olacaksınız" deyince, istemem yan cebime koy edasıyla kabul ettim. Doris'e de "dilerseniz hatırası kalsın, ben sanırım ilk defa çekileceğim, bu da zuhuratın bir parçası" dedim.
Tam emin olamadı, biraz önce padişah eşlerinden, Harem'den söz açıyordu, şimdi karşısında böyle bir manzara vardı. Ben tabii hiç ısrar etmedim, "dilerseniz tek başınıza fotoğrafınızı çekerler, onların hediyeleri olacakmış" dedim. Hem şaşkın, hem akışa kapılmış vaziyette, hanım sultanların giydiği kıyafetlere büründü, Ahmet çeşitli şekillerde fotoğraflarını çekti.
Sonra ben tek başıma geçtim, sultan kıyafetlerinden birini seçtim, tahtıma oturdum. Kah kılıç verdiler elime, kah tespih, şuraya bak, buraya bak diyerek yönlendirdiler. Sadece yaratılmış olduğum için dahi kendimi hep sultan gibi hissederdim lakin şimdi zahiren de sultanlara benzeyecektim, kim bilir nasıl görünecektim? Yüzümdeki tebessümü gizlemeye çalışsam da pek muvaffak olamadım, "insan bu yüzle de sultan olamaz ki, padişahtan daha çok sünnet çocuklarına benzedik sanırım" diyerek öylesine pozlar verdim.

Avusturyalı misafirimiz Doris, "oğluma bugünü anlatacağım ama sanırım inanması zor olacak" dedi. Kendi resimlerine bakarken şaşkınlıkla gülümsüyordu. Ben de o an içimden şunları geçirdim:
- Şimdi bağlamını anlatmadan kime ne anlatabilir ki? Zahiren sultan eşlerinden biri oldu, hakikatte ise zuhurata tâbi olmuş bir gezgin, hey gidi dünya, şaşırtmaya devam et bizi.
En son Yerebatan Sarnıcı'nın önündeki sıraya geldik, telefonlarımızı paylaştık, bir sonraki İstanbul seferinde Üsküdar'a da beklediğimizi söyledim. Dan Brown'ın gizemli satırlarının peşinde buralara kadar gelmişti, Süleyman Ragıp'ın tatlı zuhuratıyla da bakalım daha nereleri görecekti.
Ayinedir bu alem, her şey Hak ile kaim
Mir'at'ı Muhammed'den Allah görünür daim
Hû...
12 Ocak 2026
Süleyman Ragıp Yazıcılar
Yorum Yaz