PROF. DR. BERDAL ARAL: “TÜRKİYE SESSİZ DEVRİM YAPMIŞTIR”

0

ilimvemedeniyet.com röportajlarında bu hafta İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Berdal ARAL konuk oldu.

PROF. DR. BERDAL ARAL KİMDİR?

1994 yılında “Turkey and International Society from a Critical Legal Perspective” (Eleştirel Hukuk Açısından Türkiye ve Uluslararası Toplum) başlıklı çalışmasıyla Glasgow Üniversitesinde doktorasını tamamlayan Prof. Dr. Berdal Aral’ın, hem verdiği dersler, hem de yaptığı çalışmalar özellikle uluslararası hukuk ve insan hakları alanında yoğunlaşmıştır. Kendisinin Türkçe olarak kaleme aldığı üç kitap çalışması vardır: “Uluslararası Hukukta Meşru Müdafaa Hakkı” (1999), “Üçüncü Kuşak İnsan Hakları Olarak Kolektif Haklar” (2010), ve “Küresel Güvenlikten Küresel Tahakküme: BM Güvenlik Sistemi ve İslam Dünyası” (2016).  Ayrıca, Türkçe ve İngilizce olarak hem yukarıda sözü edilen konularda, hem de Türkiye’nin dış politikası alanında yayınlanmış makaleleri vardır.

ilimvemedeniyet.com Genel Yayın Yönetmeni Nasrettin GÜNEŞ ve yazarlarımızdan Abdulkadir AKSÖZ’ün Birleşmiş Milletler sistemi, İslam Dünyası ve Türkiye’nin uluslararası örgütlerle olan münasebetleri üzerine yönelttiği soruları Prof. Dr. Berdal ARAL cevapladı.


İlim ve Medeniyet: “Küresel Güvenlikten Küresel Tahakküme” isimli son kitabınızda Birleşmiş Milletler’in karar mekanizmasına eleştiri getiriyorsunuz. Bu mahiyette öncelikle daha adil bir dünya sistemi için BM sisteminde önerdiğiniz temel değişiklikler nelerdir?

Öncelikle sizlere bu konuyla ilgili sorular sorduğunuz için teşekkür ederim.

Her şeyden önce Birleşmiş Milletler’in var oluş nedeni uluslararası barış ve güvenliği korumaktır.  Kitabımda Birleşmiş Milletler’in uluslararası barış ve güvenliği koruma görevini şu anda hayata geçiremediğini iddia ediyorum. Bu konuda asıl sorumlu mercii Güvenlik Konseyi’dir. Kitapta, Birleşmiş Milletler bütün olarak hicvedilmiyor, Birleşmiş Milletler’in bahsettiğim olumlu yönleri de var. Örneğin küresel yoksulluk sorununun çözümüne yeterli olmasa da iyi kötü bir katkı sağlamaya çalışıyor. İnsan hakları, çevrenin korunması, silahsızlanma ve bir takım kitlesel hastalıkların iyileştirilmesi gibi konularda Birleşmiş Milletler örgütünün çok önemli işlevi var.

 

GÜVENLİK KONSEYİ’NİN YAPISININ DÖNÜŞTÜRÜLMESİ GEREKİYOR: SÜREKLİ ÜYELERİN SAYISI ARTTIRILMALI

Bu anlamda Birleşmiş Milletler’in yerine başka bir örgüt kuralım demiyorum ama Güvenlik Konseyi’nin yapısının dönüştürülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Genel Kurul, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Uluslararası Adalet Divanı, Genel Sekreterlik gibi BM’nin diğer organları pek çok uluslararası sorunun çözümüne katkıda bulunuyor. Ama Güvenlik Konseyi ile ilgili çok ciddi sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda benim önerdiğim bir takım değişiklikler var. Bunlardan bir tanesi, Güvenlik Konseyi’nin sürekli üyelik yapısı ile ilgili. Bir takım devletler, akademisyenlerin çoğunluğu sürekli üyeliğin kaldırılmasının mümkün olmadığını söylüyorlar. Eğer bu yapıyı kaldıramıyorsak -ki ben kaldırılması gerektiğini düşünüyorum- o zaman şöyle yapalım diyorum: Sürekli üyeliği kaldırmayalım ama sürekli üyelerin sayısını artıralım. Bu bağlamda Hindistan, Brezilya, Almanya, Japonya gibi ülkelerin de sürekli üye olması düşünülebilir ama kesinlikle İslam Dünyası adına da mutlaka bir devletin Güvenlik Konseyi’nde olması lazım.

 

PEK ÇOK SORUNUN ANA SEBEBİ VETO HAKKIDIR

ABD VETO İLE İSRAİL’E SAHİP ÇIKIYOR

Diğer bir öneri ise, veto hakkının kullanılması meselesi ile ilgili. Veto hakkının kaldırılmasında yarar var. Çünkü pek çok sorunun ana nedeni veto hakkıdır. Mesela bugün Suriye krizinin çözülememesindeki faktörlerden bir tanesi gündeme gelen karar tasarılarının özellikle Rusya tarafından veto edilmesi. Diğer taraftan Filistin Meselesi konusunda İsrail’in saldırgan politikaları karşısında Güvenlik Konseyi’nin ne yazık ki bugüne kadar bir icraatı olmamıştır. Bunun en büyük nedeni de Amerika’nın her anlamda vetosuyla İsrail’e sahip çıkmasıdır.

 

DİĞER BM ORGANLARININ YETKİLERİNİN ARTIRILMASI GEREKİR

Dolayısıyla sürekli üyelik kalabilir ama veto hakkının kesinlikle kaldırılması lazım. Bunun yanı sıra Güvenlik Konseyi bir karar aldığı zaman, şayet veto hakkının kaldırılmadığını varsayalım, sürekli üyelerin sayısı artırıldı ama veto hakkı kaldı, o zaman mutlaka şöyle olması gerekir:

Genel Kurul, Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu kararları ya da askeri güç kullanılması gerektiği kararlarda mutlaka bir yetki sahibi olsun. Mesela 3’te 2’lik oy çokluğuyla Genel Kurul, Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu bir karşı kararı desteklemiyorsa Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu karar hayata geçirilmesin.

Ayrıca Güvenlik Konseyi’nin tıkandığı durumlarda da Genel Kurul kendisi inisiyatif alabilmelidir. Yine oy çokluğuyla uluslararası barış ve güvenliğe zarar veren saldırgan devletlere karşı Genel Kurul’un yaptırım kararı alması gerektiğini düşünüyorum.

Bununla birlikte, Genel Kurul ile Ekonomik ve Sosyal Konsey’in yetkilerinin artırılması ve özellikle insan hakları, ekonomik kalkınma, sosyal sorumluluklar, küresel eğitim, ırkçılık gibi konularda bu organların aldığı kararların bağlayıcı olması gerekmektedir.

 

BM’YE MALİ YARDIM YAPAN DEVLETLER BUNU ŞANTAJ OLARAK KULLANABİLİYOR

Öte yandan Birleşmiş Milletler örgütünün kendi özel mali kaynaklara sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Şuanda her devletin belirli bir ödeme kotası var. O zaman katkı payı yüksek olan bir devlet bir takım konularda diğer devletlere karşı şantajla iş yapabiliyor. Diyor ki, “Şu konuda beni desteklemezseniz o zaman Güvenlik Konseyi’ni tıkarım, veto ederim veya operasyona katılmam.” şeklinde şantaj yapabiliyor. Çünkü mali konuda ciddi bir katkısı var. Hâlbuki BM’nin kendine özel mali kaynakları olsa bu sorun aşılabilir. Bu konuda; benim önermediğim ama desteklediğim çözümlerden bir tanesi silahsızlanma konusu. Silah harcamaları konusunda devletler yaptığı ulusal harcamaların bir kısmını Birleşmiş Milletler’e vergi olarak versin. Burada çok büyük oran düşünülmüyor ama en azından silahsızlanmayı caydırıcı olması açısından ve aynı zamanda Birleşmiş Milletler’e bütçe sağlaması açısından önemli. Bununla birlikte ulusal döviz işlemlerinin bir kısmı çok az da olsa Birleşmiş Milletler’e bir gelir olarak verilebilir diye düşünüyorum.

 

İlim ve Medeniyet: Özellikle Güvenlik Konseyi’nden kaynaklanan sorunların çözümünde, Güvenlik Konseyi bağlamında nasıl bir reforma ihtiyaç var?

Bana göre ideal çözüm, hem sürekli üyelerin hem de veto hakkının kaldırılması. Mutlaka farklı medeniyet sahalarını, farklı coğrafyaların önceliklerini yansıtan bir kompozisyona ihtiyaç var.

 

İSLAM MEDENİYETİNE KARŞI JEOPOLİTİK BİR DIŞLAMA VAR

Güvenlik Konseyi’nin öyle bir yapısı olsun ki, farklı medeniyete mensup aktörler arasında belli bir denge gözetsin. Belli bir medeniyet sahasını ya da belli medeniyet sahalarını dışlamasın. Şu anda özellikle İslam Medeniyeti bağlamında meseleye bakarsak çok ciddi bir jeopolitik bir dışlamanın olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda Güvenlik Konseyi’nin almış kararların çok önemli bir bölümü İslam dünyası ile alakalı. Buna karşılık İslam Dünyası’nın Güvenlik Konseyi’nde bir bütün olarak temsili yok. Zaman zaman bazı Müslüman ülkeler oraya üye olabiliyorlar ama her Müslüman ülke sonuçta kendi ulusal çıkarlarını ön plana çıkardığı için bunun İslam Dünyası’nın bütünlüğünü temsil ettiğini söylemek mümkün değil. O yüzden çözümü sürekli üyeliğin ve vetonun kaldırılması olduğunu gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamda, farklı coğrafyalardan aktörler bir arada olursa o zaman farklı medeniyetler arasında bir denge ve uyumu gözetmiş olur. En azından temsili bir yapısı olabilir.

 

KAPALI KAPILAR ARKASINDA PAZARLIK YAPILIYOR

Bu anlamda Genel Kurul çok temsili bir organdır. Çünkü Genel Kurul’da Birleşmiş Milletler’e üye olan bütün devletler yer almaktadır. Burada önemli olan bütün devletler eşit oranda oy hakkına sahiptir ve hepsinin söz hakkı vardır. Hiçbir devletin imtiyazı yok ayrıca kararlar da şeffaf alınmaktadır. Dolayısıyla Güvenlik Konseyi’nin daha temsili hale getirilmesi büyük ihtimalle konseyin kararlarının daha şeffaf olmasına yol açabilir. Çünkü orada ayrıcalığı olan, bir tür çıkar grubu haline gelen ve sürekli kapalı kapılar ardından pazarlık yapılan durumlar var.

 

GÜVENLİK KONSEYİ’NİN YETKİLERİNİN HİÇBİR SINIRI YOK

Bunun yanı sıra, Güvenlik Konseyi’nin mutlaka yargısal denetiminin olması gerektiğini düşünüyorum. Bu da önemli, kitapta da öneriyorum bunu. Güvenlik Konseyi’nin şuan aldığı kararlar itibariyle hiçbir yargısal denetime tabi değildir. Ayrıca Güvenlik Konseyi’nin yetkilerinin hiçbir sınırı yoktur. Siz herhangi bir devlet içi organın sınırsız yetkilere sahip olduğunu düşünebilir misiniz? Böyle bir durumda, bunun bir tür diktatörlük, keyfilik, baskı, zulüm, hegemonya olduğunu söyleriz. Aynı durum şuanda Güvenlik Konseyi için geçerli, bunu niye gündeme getirmiyoruz? Ne Birleşmiş Milletler anlaşmasında böyle bir hüküm var, ne de herhangi bir Birleşmiş Milletler ile ilişkisi olan bir uluslararası kurumun bu organı yetkilendirdiğini görmedik.

Bu bağlamda 1990’larda önemli bir dava söz konusu olmuştur. Amerika’nın liderliğinde bir grup devlet, Güvenlik Konseyi’nde 1992 yılında Libya’ya karşı Uluslararası terörizmi desteklediği iddiasıyla askeri yaptırım ve uçuş yasağı kararı almıştır.

Kararın gerekçesi şöyleydi; Libya terörizmi destekliyor. İskoçya hava sahasında uçmakta olan bir Param yolcu uçağı 1988 yılında infilak etti. Bu param uçak Amerika’ya aitti ve yolcuların da büyük bir kısmı Amerikalı veya İngiliz idi. Bu olaydan hemen sonra Amerika ve İngilizler Libya lideri Kaddafi’yi suçladılar. “Bu işin arkasında Kaddafi’nin ajanları var” diyerek Libya’ya yönelik baskılar başladı. Bunun yanında Amerika sistematik olarak, askeri anlamda Libya’yı sıkıştırmaya başladı. Libya’ya göre ise bağımsız bir yargılama söz konusu olmadan tek taraflı bir suçlamada bulunulmuştu.

Kısaca taraflar bu konuda anlaşamadılar. Kaldı ki Libya ile Amerika veya İngiltere arasında suçluların iadesi konusunda bir anlaşma yok zaten. Libya’nın teslim etmek gibi bir zorunluluğu yok, Libya’nın taleplerine Amerikalılar ve İngilizler kulak asmadı, teslim konusunda ısrar ettiler. Bu teslim gerçekleşmeyince konuyu Amerikalılar Güvenlik Konseyi’ne getirdiler. Güvenlik Konseyi de Amerika’nın tezine dayanarak, Libya’nın uluslararası teröre destek verdiğini ileri süren bir karar almıştır.

Bu karar ile uçuş yasağı, askeri ambargo ve sınırlı bazı diplomatik yaptırımlar Libya’ya çok zarar vermiştir. Libya, Uluslararası Adalet Divanı’na başvurdu ve bu kararın Uluslararası Birleşmiş Milletler anlaşmasına aykırı olduğunu, aslında konseyin yetkilerini aştığını ve mutlaka bağımsız bir yargılama sonucu böyle bir kararın alınabileceğine hükmetmesini istedi.

 

GÜVENLİK KONSEYİ’NİN KARARLARINA YARGI ORGANI MÜDAHALE EDEMİYOR

Divan ise almış olduğu kararda kendisinin yargısal bir organ olup, Güvenlik Konseyi’nin ise siyasi bir organ olduğunu ileri sürerek “yargısal bir organ olarak konseyin almış olduğu kararların içeriğine herhangi bir şekilde müdahale edemem” diyerek bu konuda yetkisinin olmadığını ihdas etmiş oldu. Dolayısıyla divanın herhangi bir yargısal denetim içerisinde olmadığını görmek lazım. Denetim yok artık ve Güvenlik Konseyi’nin hiçbir yetkisine,  sınırlamasına dâhil olamıyor. Çünkü BM anlaşmasında, uluslararası barış ve güvenliğin tehdidi veya bozulmasana Güvenlik Konseyi karar verir ve gerekli tedbirin alınmasına Güvenlik Konseyi karar verecektir.

 

GÜVENLİK KONSEYİ KENDİSİNE YENİ ETKİ ALANLARI OLUŞTURDU

Dolayısıyla özellikle Soğuk Savaş’tan bir takım kavramlar uluslararası hukuk bağlamında ortaya çıktı: örneğin insani müdahale hakkı, sınır ve egemenlik, koruma sorumluluğu gibi kavramlar. Bu kavramlar çerçevesinde Güvenlik Konseyi kendisine yeni etki alanları oluşturdu. Bu bağlamda Soğuk Savaş’tan sonra Güvenlik Konseyi daha önce üzerinde baskı olmayan konulara girmeye başladı. Mesela herhangi bir ülkenin içinde çok vahim derecede bir etnik temizlik yapılıyorsa, soykırım girişimi varsa, ya da ülkede kitlesel bir açlık varsa, ülkede bir iç savaş veya darbe girişimi varsa gerekirse Güvenlik Konseyi bu durumun uluslararası barış ve güvenliğine zarar verdiğine hükmedebilir.

Soğuk Savaş’tan önce Güvenlik Konseyi sadece askeri anlamdaki tehditleri ele alabiliyordu. Soğuk Savaş’tan sonra Güvenlik Konseyi’nin önü de açılmıştır, çünkü dengeli güç olarak görülen Sovyetler Birliği artık kalmamıştır. Rusya da genellikle Amerika ve İngiltere ile uyum içinde davranmaya başlamıştır.

 

İlim ve Medeniyet: Müslümanların BM içinde mağduriyetinin söz konusu olduğundan bahsettiniz ve kitabınızda İslam dünyası için müşterek güvenlik sistemi öneriniz var. Söz konusu müşterek güvenlik sistemi nasıl olacak?

Açıkçası Güvenlik Konseyi’nin bu haliyle devam etmesinin özellikle Müslüman dünyasına ve genel olarak pek çok mazlum topluma zarar vereceğini düşünüyorum. Şu anda Güvenlik Konseyi bence uluslararası toplumun insanlığın güvenliğini sağlayan bir kurum olmaktan çok özellikle üçüncü dünya ülkelerine, başta İslam dünyası olmak üzere ciddi bir tehdit oluşturan bir güvenlik krizi haline geldiğini düşünüyorum. O yüzden bu yapının muhakkak dönüşmesi gerekiyor. Eğer dönüşmeyecekse -ki dönüşeceğine dair pek fazla bir işaret göremiyorum- İslam dünyasının karşısında iki tane seçenek var:

 

BM’NİN İSLAM DÜNYASI İLE İLGİLİ KARARLARINI MÜSLÜMAN ÜLKELER GÖRÜŞSÜN

Birinci seçenek, İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi devletler -ki bunlar çok büyük bir güç olan 57 devletten oluşmaktadır- en kısa zamanda bir deklarasyon yayınlasınlar ve desinler ki: “Bundan sonra Güvenlik Konseyi herhangi bir Müslüman ülkeye ya da devlet dışı Müslüman bir aktöre yönelik bir ekonomik yaptırım kararı alırsa ya da askeri güce başvurma yetkisi verirse bu durumda İslam İşbirliği Teşkilatı olarak biz oylama yapacağız. Eğer 3’te 2’lik oy çokluğu elde edilemezse bu durumda hiçbir Müslüman  ülke bu kararı uygulamayacaktır.”

 

MÜSLÜMAN DEVLETLERİN ENTEGRASYONA İHTİYACI VAR

İkinci seçenek olarak ise, uzun vadede, Müslüman ülkeler kendi aralarında Avrupa Birliği’ne benzeyen bir entegrasyon süreci başlatabilirler. Gümrük vergilerinin tedrici olarak kaldırılması, serbest dolaşım hakkının sağlanması, kişilerin, hizmetlerin, sermayenin serbest dolaşması, ortak pazar oluşturmak gibi alanlarda işbirliğini artırabilirler. Sınırları mümkün olduğu kadar engel olmaktan çıkarıp daha fazla işbirliğini ve daha derin entegrasyonu sağlayıcı nitelikte sınırlara dönüştürmeye çalışmalıdır.

Ortak parlamento oluşturmak, askeri bağlamda karar almak üzere askeri komite oluşturmak ve İslam ülkelerine ait bir ordu kurmak, aynı zamanda İslam dünyasındaki sorunları çözmek üzere uluslararası adalet divanı kurmak gibi hedeflere yönelik adımlar atılmalıdır. Şuanda İslam İşbirliği Teşkilatı’nın kurmuş olduğu Uluslararası Adalet Divanı var ama pek bir faaliyetini göremiyoruz maalesef. Bunun biraz daha aktif hale getirilmesi gerekiyor.

İkinci seçeneğin, birinci seçeneğe alternatif olması gerekmiyor. İkisi de hayata geçirilebilir.

 

İlim ve Medeniyet: Bu bağlamda, merhum Necmettin Erbakan’ın İslam NATO’su, İslam Ortak Pazarı gibi söylemleri vardı. Tarihi süreç içerisinde bunlar için girişimde bulunulmadığını görüyoruz. Böyle girişimin önündeki engeller neler olabilir ve bunların gerçekleşmesinde nasıl sorunlar yaşanabilir?

Öncelikle en önemli engel, Müslüman halkların maalesef zihninin büyük ölçüde iğdiş edilmiş olmasıdır. Biz bu bütünleşmeyi olasılık olarak bile zihnimizden geçirmiyoruz, böyle bir garabet var. Bunun olması gerektiğini ve bunun çok doğal bir süreç olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

İkinci olarak da tabi Müslüman ülkelerdeki siyasi seçkinlerin böyle bir entegrasyon sürecine destek vermesi gerekiyor. Eğer ki, siyasi seçkinler daha çok ulus devlet çıkarlarını ön plana çıkartarak, kendi küçük menfaatlerini merkeze alırlarsa ve bu tür bir entegrasyon sürecinin kendi pozisyonlarını zarar vereceğin düşünürlerse o zaman buradan bir örgüt çıkmaz. Ama eğer siyasi seçkinler, akademisyenler, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri, iş adamları ve farklı aktivist gruplar bu konuda ciddi bir destek verirlerse ben inanıyorum ki zaman içeresinde İslam dünyası bünyesinde çok etkili ve çok kapsamlı bir entegrasyon hareketi başlayabilir.

 

“MÜSLÜMANLAR BİRLEŞİRSE, DÜNYAYI BİZE DAR EDERLER”

İSLAM DÜNYASI ENTEGRASYONA MAHKÛM BİR HALE GELMİŞTİR

Öte yandan İslam dünyasına hâkim olan tamamen korku ve endişeye dayalı düşünce biçimi de söz konusu. ‘Biz böyle bir şeye girişirsek, dünyayı bize dar ederler’ yaklaşımı da önemli engellerden bir tanesi. Aslında, İslam dünyası önünde fazla bir alternatifi de yok. Şuanda İslam Dünyası entegrasyona mahkûm bir hale gelmiştir. Çünkü önünde bir seçenek kalmamıştır. Türkiye bile mesela, Avrupa Birliği’ne girmeye çalıştı kaç senedir. Ama hiçbir mesafe alınabilmiş değil.

 

İSLAM DÜNYASININ MEVCUT ULUSLARARASI SİSTEMDE KENDİSİNE YER BULMASI MÜMKÜN DEĞİL

Dolayısıyla Türkiye gibi İslam dünyasında en çok Batılılaşmış, Batı dünyasına kendini en çok rehber edinmiş bir ülke bile bunca çabasına rağmen ve aslında tüm Batılı kurumlara üye olmasına rağmen Avrupa Birliği’ne girme konusunda ciddi bir ilerleme sağlayamamıştır. Bu da bize şunu gösteriyor, aslında İslam dünyası mevcut yapılanma içerisinde kendisine çok ciddi bir yer bulması mümkün değil. Bunun için de İslam dünyasının alternatif arayışlara girmesi gerekiyor, işte bu alternatif arayışlar içerisinde İslam dünyası entegrasyonu çok büyük bir önem taşıyor.

 

YENMEMİZ GEREKEN TEK BİR ŞEY VARSA O DA KORKUNUN KENDİSİDİR

“Bizi bize bırakmazlar mutlaka bizi mağdur ederler, İslam dünyası zarar verirler” korku ve endişesi en büyük engellerden bir tanesi. Şimdi bunun için mutlaka gençliğin, genç arkadaşlarımızın daha cesur olması gerekmektedir. Gençlik cesaretle ilgili bir şeydir, gençler daha cesur ve cüretkâr olmalıdır. Dolayısıyla gençlerin oturup da “ya olur mu öyle şey bizi mahvederler” demesi aslında bir garabettir. Bunu yaşlılar söylüyor ama gençlerin böyle bir şey söylememesi gerekir. Dolayısıyla, yenmemiz gereken tek bir şey varsa o da korkunun kendisidir. Korkmaya gerek yok.

 

KAYBEDECEK BİR ŞEYİMİZ YOK: İSLAM DÜNYASININ DAHA KÖTÜ BİR DURUMDA OLMASI MÜMKÜN DEĞİL

İslam dünyasının durumuna baktığınız zaman doğrudan savaşın yaşanmadığı dış veya iç savaş ya da askeri darbe süreci yaşamayan çok az Müslüman ülke var. Yani bizim zaten bundan daha kötü bir durumda olmamız mümkün değil ki. Dolayısıyla kaybedecek bir şeyimiz yok.

Marx diyor ya: “kaybedecek sadece zincirleriniz var”. Aslında bu anlamda doğru, İslam dünyasının kaybedecek fazla bir şeyi yok. Kaybedecek sadece zincirlerimiz var ve o yüzden bu zincirlerini kırmak zorundayız. Müslümanların gidecekleri alternatif bir dünya maalesef yok. Kendi dünyalarını kendilerinin kurması gerekiyor. Bunu kurmak demek, başkalarıyla düşman olmak demek değildir. Başkalarıyla düşman olmaları gerekmiyor. Yani bir entegrasyona girmeyi aslında dünya barışına katkı olarak görmek gerekir. Çünkü o kadar çözülemeyen sorun var ki dünyada, en azından İslam dünyası kendi sorunlarını kendisi çözebilir. Ayrıca böyle bir entegrasyon İslam dünyasında çok büyük bir sinerji oluşturur.

 

İSLAM, KADİM DEĞERLERİYLE KÜRESEL SORUNLAR İÇİN ÇOK VERİMLİ BİR AŞI OLACAKTIR

İSLAM DÜNYASININ DEĞERLER ENJEKSİYONU İNSANLIĞIN ÖNÜNÜN AÇACAKTIR

Bunun yanı sıra dünyada çok büyük adaletsizlik var, ekonomik sömürü çok had safhaya varmış durumda. Ailelerin dağılması, geleneklerin aşılması, toplumun çözülmesi, alkolizm, homoseksüellik gibi bir takım küresel sorunlar var. İslam dünyası kendi kadim değerleriyle bunların çözümüne de katkı sağlayabilir. Bu anlamda aslında İslam dünyası entegrasyonu bence insanlığın genel gidişatı için çok verimli bir aşı yapma imkânı olarak ortaya çıkacaktır. İslam dünyasının değerler enjeksiyonu her anlamda insanlığın önünü açacak bir takım kadim değerleri gündeme getirecektir. Aslında pek çok sorunun çözümü konusunda İslam dünyasının yapıcı olmasına imkân sağlanacaktır diye düşünüyorum.

 

İlim ve Medeniyet: Türkiye’nin Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, İslam İşbirliği Teşilatı gibi uluslararası örgütler ile olan ilişkilerini ve mevcut performansını nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle Avrupa Birliği ile ilişkiler son zamanlarda gerilimi ve tansiyonu yüksek seviyede, bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’deki rolüne baktığımız zaman, özellikle 2000’li yıllardan bu yana önemli fonksiyonları ifa etmiş bir ülke olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye İslam dünyasının kaygılarını Birleşmiş Milletler platformuna taşıyabiliyor.

Bu bağlamda 2009-2010’da Güvenlik Konseyi geçici üyeliği yapmıştır. Hatta o dönemde İran’a yönelik ambargo gündeme geldiği zaman Türkiye ambargo öncesindeki İran’ın uranyum zenginleşmesi programına yönelik Brezilya ile birlikte arabuluculuk yapmış, fakat bu arabuluculuk Amerika tarafından engellenmiştir. Türkiye aslında çözüme çok büyük katkı sağlamıştır ama arabuluculuğun engellenmesine tepki olarak Güvenlik Konseyi’nin İran’a yönelik olarak aldığı yapıtım kararına karşı çıkmıştır. Bence bu Türkiye açısından çok önemli bir duruştur.

Türkiye, Filistin meselesi konusunda da bütüncül çözüme, mutlaka sürdürülebilir yönetim sisteminin kurulmasına ve İsrail’in silahlı saldırılarının son bulmasına, devlet terörüne son vermesine çok net bir duruş sergilemiştir. 2000’li yıllardan beri, özellikle Ak Parti hükümetinden sonra Türkiye bu duruşunu devam ettirmektedir.

 

TÜRKİYE’NİN DURUŞU ÇOK NET: MÜTTEFİKLERİNİ DE ELEŞTİRMEKTEDİR

Bunun dışında, Türkiye nükleer silahların tüm yeryüzünde silinmesine ilişkin, silahsızlanma konusunda çok net duruş sergilemiş ve bu konuda müttefiklerini de eleştirmiş, böyle bir cesaret göstermiştir. Ayrıca yine bir taraftan zengin kuzey ülkeleri ile dünyanın yoksul güney ülkeleri arasında bir tür arabulucu gibi de davranmaya başlamıştır. Güney ülkelerinin kaygılarını zengin ülkelere iletmiş, diğer yandan zengin ülkelerin sözde demokrasi, insan hakları, konusundaki kaygılarını kimi zaman özellikle yoksul ülkelere yönelik olarak aktarabilmiştir.

 

TÜRKİYE: ÜÇÜNCÜ DÜNYA ÜLKELERİNİN SESİ VE DESTEKÇİSİ

DÜNYADA EN ÇOK YARDIM YAPAN ÜLKE TÜRKİYE’DİR

“DÜNYA BEŞTEN BÜYÜKTÜR” ÇOK GÜÇLÜ BİR SÖYLEM

Yani Türkiye kendisini hem İslam dünyası adına ve genel olarak Üçüncü Dünya ülkeleri adına konuşma yetkisine sahip bir konumda görüyor. Özellikle en yoksul ülkeler grubunun de en önemli destekçisi Türkiye’dir.  Diğer taraftan Afrika ülkelerine çok yakın temas halinde ve onlara yönelik ekonomik, siyasi destekleri var. Bu bağlamda, Somali’ye dünyada en çok yardım yapan ülke Türkiye’dir. Dünyada kendi gayrisafi milli hasılası ile kıyaslandığı zaman en çok yardım yapan ülke yine Türkiye’dir.

Birleşmiş Milletler’de hem Genel Kurul düzeyinde hem de Güvenlik Konseyi düzeyinde Türkiye’nin özellikle mevcut uluslararası sisteme çok ciddi, kapsamlı eleştirileri ve önerileri bulunmaktadır. Güvenlik Konseyi’nin yapısına ilişkin İslam dünyasında Türkiye kadar net duruş sergileyen ülke neredeyse yok. Özellikle “dünya beşten büyüktür” söylemi, çok güçlü bir söylem. Sürekli üyeliğin nasıl adaletsizlik ürettiğinden bahsediyor Türkiye. Dolayısıyla bu anlamda Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’deki performansının oldukça olumlu olduğu kanaatindeyim.

 

İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI OLMASI GEREKTİĞİ NOKTADA DEĞİL
İslam İşbirliği Teşkilatı bağlamında Türkiye, aslında birkaç şey yapmaya başladı. Ekmeleddin İhsanoğlu çok uzun bir süre orada genel sekreterlik yaptı ve bu dönemde İslam İşbirliği Teşkilatı’nın daha etkili bir hale geldiğini söylemek mümkün. Özellikle İslam dünyasının kaygılarını dışa yansıtma; kadın hakları, İslamofobi,  göçmenler, yabancı ülkelerde yaşayan Müslüman azınlıklar konusunda örgütün daha geniş angajman içerisine girdiğini yeni yeni konular oluşturduğunu biliyoruz. Yani İslam İşbirliği Teşkilatı hiç olmadığı kadar sesini çıkarmaya başladı. Ama tabi bunlar yine yeterli değil ve henüz olması gereken noktada değil ne yazık ki.

Türkiye’nin İslam İşbirliği Teşkilatı bünyesindeki önemi son yıllarda giderek daha çok artmıştır. Ama öte yandan da İslam dünyası kendi içindeki bölünmeleri de ne yazık ki, bu örgütün tek bir blok olarak hareket etmesini zorlaştırıyor. Özellikle Arap Baharı döneminde İslam dünyası içindeki bölünmeler daha da kesif hale geldi ne yazık ki. Sünni-Şii ayrımı, Amerikancı – Amerikancı olmayanlar, askeri darbe yanlısı olanlar – askeri darbe yanlısı olmayanlar gibi bir durum ortaya çıktı. Hatta son dönemde Filistin meselesine tam anlamıyla angaje olanlar bir de olmayanlar şeklinde yeni bir bloklaşma daha ortaya çıktı.

 

ARAP BAHARI’NDA BİRÇOK MÜSLÜMAN ÜLKE TÜRKİYE’DEN HOŞLANMADI

Maalesef İslam İşbirliği Teşkilatı içerisinde böyle bölünmeler söz konusu. Örgütün içindeki bölünmelerin daha da kesifleşmesi Türkiye’nin bu süreçte örgütü harekete geçirememesini olumsuz etkiliyor. Arap Baharı döneminde birçok Müslüman ülkedeki hükümetler Türkiye’ye yönelik negatif bir tavır geliştirdi. Çünkü Türkiye Arap Baharında halkların demokratik taleplerine destek oldu. Buna karşı demokratik yapıyı istemeyen ve otoriter yapıyı korumak isteyen rejimler Türkiye’den hiç hoşlanmadılar. Dolayısıyla şartlar Türkiye’nin İslam İşbirliği Teşkilatı konumuna biraz zarar vermiş görünüyor. Ama ben yine de Türkiye’nin İslam İşbirliği Teşkilatı içinde en önemli aktörlerden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.

 

İlim ve Medeniyet: Avrupa Birliği’ne gelince, Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerinin son zamanlarda gerginleşmesi ve Avrupa Birliği’nin açıkça Türkiye aleyhtarlığı söylemlerini nasıl yorumluyorsunuz? 

Türkiye’nin en azından en son Ak Parti hükümeti döneminde hatta daha önce başlayan bir demokratikleşme süreci var. Örneğin daha fazla ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, parlamentonun gücünün önemsenmesi, bir takım güç odaklarının yetkilerini azaltılması, Milli Güvenlik Kurulu benzeri vesayet kurumlarının nispeten gücünün azaltılması gibi demokratikleşme süreci söz konusu.

 

SON 15 YILDA TÜRKİYE SESSİZ DEVRİM YAPMIŞTIR

Din ve vicdan özgürlüğü gibi konularda Türkiye belli bir mesafe almıştır. Ak Parti hükümetiyle bu mesafe iyice genişlemeye başladı. Ak Parti bir bakıma Avrupa Birliği ile müzakere süreci ile statükocu, müesses nizam mensubu güçlere karşı Türkiye’nin elini güçlendirmiştir. Türkiye son 15 yılda bir bakıma sessiz devrim yapmıştır. Bu sessiz devrimin sağlanmasındaki en önemli faktörlerinden bir tanesi Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki değişim süresince destek vermesi. Yani bir bakıma Türkiye’deki değişim sürecini meşrulaştıran ana unsur aslında Avrupa Birliği olmuştur.

Ordunun gücünün iyice sınırlanması, askerin siyasete müdahalesinin azaltılması, ifade özgürlüğünün geliştirilmesi, başörtü sorunun çözülmesi ve Kürt sorunu meselesi konusundaki açılımların aslında bir bakıma Türkiye’nin Avrupa Birliği angajmanının da katkısıyla yapılan şeyler olduğunu söylemek mümkündür.

 

TÜRKİYE AB’YE YAKLAŞTIKÇA, AB TÜRKİYE’DEN UZAKLAŞIYOR

Ama son yıllarda ciddi bir uyuşmazlık var ve Avrupa Birliği’nin, Türkiye’nin yaşadığı sorunların kapsamını ve derinliğini çok anlamadığı kanaatindeyim açıkçası. Bu anlamda ciddi bir perspektif farkı var.

Halkın büyük çoğunluğunun Türkiye’yi karıştırma amaçlı olduğunu düşündüğü bir takım süreçleri Avrupa Birliği bir tür insan hakları ve demokrasi kalkışması gibi görmüştür. En önemlisi 15 Temmuz darbe girişimini, Türkiye’nin yaşadığı bu korkunç tehdidi Avrupa Birliği’nin yeterince önemsemediğini görüyoruz. Bütün bunlar, aslında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik kriterlerini yerine getirdikçe patlak veren bir takım siyasi krizler olarak ortaya çıkmıştır. Benim bundan vardığım sonuç şu: Türkiye Avrupa Birliği’ne yaklaştıkça, Avrupa Birliği Türkiye’den uzaklaşmaya başlıyor ve Avrupa Birliği, Türkiye’de yeni yeni kriz alanları oluşturuyor. Mesela Türkiye’nin Müslüman kimliği birdenbire sorun haline gelmeye başlıyor.

 

AB, TÜRKİYE’YE KARŞI KÜRESEL TEHDİTLERİ ÖNEMSEMİYOR

Türkiye’nin Müslüman kimliği giderek Avrupa Birliği’nin kimliğine karşı bir tehdit olarak algılanıyor. Göçmen Türklerin varlığı konusunda bir takım eleştirel sesler gelmeye başlıyor. Avrupa Birliği, Türkiye’nin kendi demokratikleşme sürecinin kendi bağlamı içinde anlamlandırıp ona uygun seçenekler üretmesi konusunda ciddi bir destek vermiyorlar. Özellikle de birey özgürlükleri ön plana çıkarıp Türkiye’ye karşı daha kitlesel düzeydeki bir takım tehditleri ve sorunları önemsemedikleri anlaşılıyor. Özellikle Kürt sorunu konusunda,  Avrupa Birliği’nin Kürt meselesinin çözümüne destek vermesi gayet doğaldır. Ama Kürt meselesine destek vereceğim diye Türkiye’deki teröre karşı, PKK’ya karşı verilen mücadeleden -desteklemek bir yana- rahatsızlık duyduğu izlenimi ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Türkiye ekonomik ve siyasi anlamda Avrupa Birliği’nin kriterlerine yaklaştıkça çok daha fazla yapay krizlerin Avrupa Birliği kaynaklarıyla üretildiğini görmek mümkün.

Ayrıca Türkiye’ye verilen sözlerin de pek tutulmadığını söylemek gerekiyor. Mesela Göç Anlaşması çerçevesinde Türkiye’ye verilmesi gereken yıllık 3 milyar Euro’luk bir destek söz konusuydu. Fakat bu destek verilmedi ve vizeler de kaldırılmadı. Verilen sözler zaten yerine getirilmiyordu.

Bu süreçte, Avrupa’nın mülteci krizi karşısında ne kadar duyarsız olduğu ve insani kaygılarla davranmadığını kendi menfaatini eksene aldığı ortaya çıktı. Suriye konusunda Avrupalıların ciddi bir angajmana girmemiş olması ve hiçbir şekilde Esed rejiminin gitmesi için ciddi bir gayret göstermemiş olmaları Türkiye kamuoyunda ciddi bir kızgınlık yarattı. Bu anlamda, toplumda Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin gidişatı hakkındaki duruşunun problemli olduğu kanaati oluştu. Yani dolayısıyla ben bunun basit bir uyuşmazlık olduğunu düşünmüyorum, çok daha derinlerde olan bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum.

 

TÜRKİYE AB’NİN HİMMETİNE MUHTAÇ BİR DURUMDA KAPININ ÖNÜNDE TUTULUYORDU

AB DİN ÖZGÜRLÜĞÜ KONUSUNDA TÜRKİYE’NİN ÇOK GERİSİNDE

O da şudur; Türkiye’nin gittikçe güçlenmesi ve özerk bir aktör gibi davranması Avrupa Birliği açısından kabul edilecek bir şey değil. Eski Türkiye Avrupa Birliği açısından en azından daha önemsiz bir ülkeydi. Türkiye’nin hep Avrupa Birliği’nin himmetine muhtaç olan, korunması kollanması gereken bir müttefik olduğundan dolayı sürekli kapının önünde tutulduğunu görüyorduk. Bugün artık giderek açıkça Türkiye’ye cephe alındığını sanki Türkiye’nin istenmediğini görüyoruz. Örneğin en son başörtüsü ile ilgili Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın almış olduğu, bir işverenin isterse çalışanın başını açabileceği konusundaki karar ile aslında Avrupa Birliği’nin insan hakları standartları konusunda özellikle din özgürlüğü söz konu olduğu zaman Türkiye’nin çok daha gerisinde kalmış olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla bundan sonra benim kanaatim Türkiye’nin siyasi anlamda daha özgür ve daha demokratik olma mücadelesi Avrupa Birliği ortaklığı sayesinde değil, Avrupa Birliği’ne rağmen sürecektir.

 

TÜRKİYE Mİ AB’DEN VAZGEÇECEK, AB Mİ TÜRKİYE’Yİ VETO EDECEK?

Aslında merak etmemiz gereken şey Avrupa Birliği Türkiye’nin kendi isteğiyle mi üyelik iddiasından vazgeçmesini bekliyor yoksa yakın bir zamanda açıkça Türkiye’nin bundan sonra üyelik seçeneğinin masada olmadığını söyleyecekler mi?

İki seçenekten hangisinin gerçekleşeceğini doğrusu ben de merak ediyorum. Açıkçası Avrupa Birliği’nin son yüzyıldaki performansına baktığım zaman, hem Türkiye’ye yönelik tavrı hem de genel olarak İslam dünyası meselelerine ilişkin tutumunun üyeliği zorlaştırdığını düşünüyorum. Örneğin Mısır’daki askeri darbeyi desteklemesi ya da Arap Baharında Libya’ya müdahaleyi desteklerken diğer müdahalelere tamamen karşı çıkmış olması ve Türkiye’nin güçlenmesine karşı aynı şekilde ciddi bir endişe içerisine girmiş olması çerçevesinde uzun vadede, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine doğru bir gidişatı olduğunu söylemenin zor olduğunu görmek gerekir.

 

İlim ve Medeniyet: Yaptığınız kapsamlı ve derinlikli değerlendirmeler için çok teşekkür ederiz.

Röportaj: Nasrettin GÜNEŞ & Abdulkadir AKSÖZ

Fotoğraflar: Mehmet AYAYDIN

About Author

İlim ve Medeniyet

iletisim@ilimvemedeniyet.com

Leave A Reply