SULTAN FATİH’E HASRET BANA DERT; EL MEDET EL MEDET

0

 

“Bûm nevbet mîzened ber târem-i Efrâsiyâb

Perdedâr-ı mîküned der kasr-ı Kayser ankebût”

Sadî Şirâzî

-Tak tak tak

-Buyurun

– Müsaade isteyen olmadı zaten! Sizi rahatsız etmeye geldik…

Evet, aziz okuyucu rahatsızlık vermeye geldim. Üç hikâye yazacağım, üç şey soracağım. Buyurun;

Zannımca hepimiz derin muhabbet besleriz Fatih Sultan Mehmet’e ki beslememek elde değil. Büyük tarihçi Arnold Toynbee, İstanbul’da üç kütüphanede (Bayezid, Süleymaniye ve Nuruosmaniye) toplam 51 yıl mesai harcadığı ve “son bin yılda Rumcayı en iyi bilen ve konuşan insan –Rumlar dâhil olmak üzere- Sultan Fatih’tir”  derken ona olan muhabbetini gizleyemiyordu. Bugün anlatacağım üç hikâyenin başkahramanı Fatih Sultan Mehmet olacak. Başlamadan önce hikâyeleri bana hatırlatan üstatlar Osman Nuri Topbaş ve Hayati İnanç’a saygı ve muhabbetlerimi iletmek icap eder.

  1. Hikâye

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fetheder. Fetihten sonra İstanbul’un manevi büyüklerinden birisi olan Ebul Vefa hazretlerini ziyarete gitmek ister. Allah-u âlem Lalası Molla Gürani ile beraber Ebul Vefa’nın ev ve dergâhının bulunduğu Vefa semtine gelir. Büyük Allah Dostu’nun evinin önüne gelen Fatih, içeri girmek için kapıyı çalar şeyhin  müridanından bir genç kapıyı açıp karşısında Sultanı görünce biraz şaşırır. Sultan gence müsait ise Ebul Vefa’yı ziyaret etmek istediğini söyleyince, genç derin bir heyecanla Şeyhinin huzuruna varır sultanın geldiğini ve ziyarette bulunmak istediğini haber verir. Aldığı cevap karşısında Sultana doğru derin bir üzüntüyle yürüyen genç durumu nasıl izah edeceğini şaşırır. Çünkü beklenmeyen bir durum olmuştur, Ebul Vefa Sultan ile görüşemeyeceğini geri dönmesi gerektiğini söylemiştir. Sultan Fatih de avludaki talebeler de hayretler içindedirler. Bir şey anlayamazlar. Koca Fatih’e kapılar kapanır mı? Cihanı titreten koca Fatih, Ebul Vefa’nın kapısında sessizce beklemektedir. Lakin bir anlam da verememektedir. Molla Gürani’ye dönerek ‘Gördün mü Lala fethedilemez denen İstanbul’u fethettik ancak Vefa Sultanının gönlünde kendimize yer bulamadık.’  Bu hal üzere Cihan Sultanın gözlerinden akan yaşlar atının yelesini okşarken sarayına doğru yol almaktan başka çaresi kalmaz.

Fatih, Ebul Vefa’yı göremez. Ziyaret edemez. Dergâha kabul edilmez. Neden acaba? Ebul Vefa’nın tavrını merak eden genç talebe üstadın huzuruna girip bunun sebebini öğrenmek ister. Bir de ne görsün dışarıda Fatih ağlamıştı , içeride ise Ebul Vefa ağlamaktadır. Fatih’in döndüğünü öğrenen şeyh gözyaşlarını siler şunları söyler; “Fatih’in bizim yanımızda özel bir yeri vardır. Bizim ona büyük muhabbetimiz vardır. Onu dergâhımıza kabul etmedik. İki sebepten dolayı dergâhımızın kapısını o şanlı sultana açmadık.

Birincisi şudur:  O gaza askeridir, biz dua askeri. Aşka da ehliyeti vardır. Fatih bu dergâha girer ve tasavvufun güzelliğini, manevi halin tadını alırsa korkarım ki tahtına bir daha dönmez. Biz, Fatih’in Fatihliğine muhtacız, dergâhımızdaki talebeliğine değil. Fatih, Fatih olarak kalmalıdır. Eğer o tahttan inerse ümmet çok şey kaybeder.

İkincisi şudur: Fatih bizim dergâhımıza gelip gider, dergâhımızdaki manevi hali görürse korkarım ki her türlü iyiliği ve yardımı bize yapar. Her türlü himmeti bizim dergâhımıza döker. Sadece bu dergâha çalışır. Diğer Müslümanları ihmal eder. Hâlbuki biz isteriz ki Fatih bütün ümmetin Fatih’i olsun, sadece bu dergâhın değil. İşte onun için  dergâhımızın kapısını açmadık.”

  1. Hikâye

Aslına bu hikâye hepinizin malumudur. Fatih; İstanbul’un fethinden sonra, verilen görevi emrinin aksine yapan bir Hristiyan mimarın kolunu kestirmişti. Bu mimar, Kadıköy’e ismini veren ve bizzat Fatih tarafından İstanbul kadılığına tayin edilen İstanbul kadısı Hızır Bey’e gidip Fatih’i dava etti. Fatih’e gelen resmi evraklarda ona hitap tarzı «es-Sultan İbnü’s-Sultan el-Gāzî Ebu’l-Feth Muhammed Hân-ı Sânî» iken Hızır Bey, Padişah’a, tebaadan herhangi bir insana karşı kullanılan hitapla; «Murad oğlu Mehmed, şu saatte mahkemeye gelin!» şeklinde celp emri gönderdi.

Fatih, duruşma günü mütevazı bir şekilde mahkemeye gitti. Davalı mahalline oturdu. Hızır Bey, yerini aldı. Ve muhakeme başladı. Bildiğiniz üzere mahkemelerde hâkim adâlet temsilcisi olduğu için oturur; diğerleri ayağa kalkarak, ayakta ifade verirdi. Hızır Bey, Fatih’i oturur vaziyette görünce, O’na; “–Şer‘-i şerif murafaası üzeresin, ayağa kalk!” diye ihtar etti. Bu ikaz üzerine Fatih, ifade için ayağa kalktı. Kadı Hızır Bey; muhakeme neticesinde Fatih’i suçlu, Hristiyan mimarı mazlum buldu. Kısas ayetini okudu. Ve Fatih’in kolunun aynı şekilde kesilmesine karar verdi.

Hıristiyan mimar, bu muhteşem adâlet sahnesi karşısında gözyaşlarıyla şunları söyledi; “Hakkımdan vazgeçiyor, diyet kabul ediyorum.”  Olayın devamından Sultan Fatih, kadim dostu Hızır Bey’e; “–Benden değil de Allah’tan korktuğun için seni tebrik ederim.” dedi.

  1. Hikâye

Sultan Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra, hemen kendi ismiyle anılacak olan Fatih Camiini ve etrafına da büyük bir medrese yaptırdı. Bugünün üniversitesi sayılan medresede, Sultan da, bir odası olsun istiyordu. Bu isteğini medrese idarecilerine iletince şu cevabı aldı;  “Siz ne talebesiniz, ne de hacegân sınıfındansınız. Bu durumda medresede bir odaya sahip olmanız mümkün değil” Bu cevap karşısında Fatih sükûnetle “Medresede bir odaya sahip olabilmem için, ne yapmam lâzım?” diye sorunca ilim ehli cevaben; “İmtihan olmanız lâzım” dediler. Bundan sonra ki süreçte Sultan da tıpkı talebeler gibi imtihana girdi ve imtihanı kazanarak kendi yaptırdığı medresede bir odaya sahip oldu.

Hikayelere Haşiye

Bunlar güzel menkıbeler dolayısıyla gerçeklik boyutu tartışmalıdır. Ancak verdikleri mesaj çok aşikârdır. Gelin isterseniz kısaca bir tahlil edelim. Geçmişten yola çıkarak bugünü okumaya çalışalım

Sultan 2.Mehmet Fatih unvanını aldıysa Ebul Vefa’nın kapısından geri gönderilmesi sayesinde olmuştur. Eğer bu kapıdan içeri girseydi hikâyede de olduğu gibi işini liyakatiyle yapamayacaktı. Hikâyede asıl önemli olan ikini alınmama sebebi, bakınız bugünkü duruma önemli kademlere gelmiş bazı figürler, sırf bazı gruplara mensuplar diye körü körüne bir inançla haksızlıklar yaparak umum malını nerelere aktarıyorlar. Buradan hareketle bazı gruplara, oluşumlara yapılan ödemeler ne kadar hak esası gözetilerek aktarılıyor?

İkinci hikâyeye gelince, adalet makamlarının uygulamalarına  -bazılarını tenzih ederek- bakınız. Ne kadar adil davranıyorlar? Vicdanınızı bazı davalara ve olaylara hâkim kılın adalet dağıtan o hâkimleri hükümlü kılın ve karar verin. Şu soruya cevap arayın bunlar hüküm verirken Allah’tan mı korkuyorlar yoksa beşerden mi?

Son hikâye ise kanayan yaramızdır. Eğitim kademlerinde özellikle akademi dünyasında ne kadar liyakat aranıyor? Birilerine özel kürsüler ve kadrolar mı açılıyor yoksa hakikaten birileri liyakat sahibi diye mi oralara yerleştiriliyor? Ben falanca kişinin selamı ile gittiğim zaman yahut falanca gruba mensup olduğum zaman bana kadro açılıyor mu yoksa liyakatsizim diye geri mi gönderiliyorum?

Velhasıl demek istiyorum ki;  Fatih’e hasret olduğumuz gibi Ebul Vefa’ya da, Hızır Bey’e de,  Fatih dönemi medrese ulemasına da hasretiz. Zannımca Fatihler doğmuyor değil lakin Ebul Vefalar yetişmediği için Fatihler kara düzen sisteme uyum sağlamak zorunda bırakılıyorlar. Sonuç ise; Peki problem nedir? Niye böyleyiz? Bu medeniyetin hatası nerededir? Sorularından öteye geçmiyor.

Vesselam…


Oktay KAYMAK

About Author

Oktay KAYMAK

International "Relations&Law" Doctrine, Practice and Theory oktaykaymak02[at]gmail.com

Leave A Reply