İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Çürüme gürültüyle gelmez.
Ne siren sesi vardır, ne yıkılan binaların tozu, ne de acil durum anonsları… Çürüme sessiz gelir. İnsan fark etmeden alışır. Bir sabah uyanırsın ve artık hiçbir şeye şaşırmadığını anlarsın. Öldürülen çocuklara, parçalanan bedenlere, dağılan ailelere, yalan haberlere, teşhire, ahlaksızlığa, hırsızlığa, adaletsizliğe, küfre, zulme… Alıştığını fark edersin. İşte o an toplum yaralanmamıştır artık; çürümeye başlamıştır.
Bugün bize dayatılan en büyük felaket savaşlar değildir. Krizler değildir. Yoksulluk bile değildir. En büyük felaket normalleşmedir. Bombalanan şehirlerin “son dakika”, öldürülen çocukların “istatistik”, çıplaklığın “özgürlük”, hayasızlığın “cesaret”, suskunluğun “akıllılık”, çıkarcılığın “başarı” sayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Kötülük artık bizi sarsmıyor. Daha beteri, bizi rahatsız bile etmiyor. Vicdan yorulmuş, kalp nasır tutmuş, akıl konforuna çekilmiştir.
Toplumsal çürüme önce sokakta değil, kalpte başlar.
Kalp önce utanmayı bırakır.
Sonra merhameti.
Sonra öfkeyi.
En son da hafızayı.
Utanmayan kalp sınır tanımaz. Merhameti tükenen kalp başkasını yük görür. Öfkesi sönen kalp zulme karşı refleksini kaybeder. Hafızasını yitiren kalp ise artık kim olduğunu da hatırlamaz. Artık hiçbir şeye öfkelenmeyen insan, çoktan teslim olmuş insandır. Çünkü öfke her zaman yıkıcı değildir; bazen insanı diri tutan son ahlaki reflekstir. Zulme öfkelenmeyen toplum, onu kabullenmiş toplumdur.
Bir toplumun çürüdüğünü anlamak için mezarlıklara bakmaya gerek yoktur. Reklamlara bakmak yeterlidir. Dizilere, müziğe, sosyal medya diline, rol modellere bakmak yeterlidir. Kimlerin meşhur edildiğine, kimlerin susturulduğuna, neyin ayıp sayılıp neyin alkışlandığına bakmak yeterlidir. Çünkü çürüme en çok alkışlanan şeylerde gizlidir. Hangi hayat tarzının “özendirildiği”, hangi karakter tipinin “kazanan” olarak sunulduğu bize toplumun nereye savrulduğunu açıkça gösterir.
Bugün namazla alay edilen, inancın gericilik diye etiketlendiği, iffetin baskı sayıldığı bir kültürde yaşıyoruz. Beden metalaştırılıyor ve buna “özgürlük” deniyor. Çocuklar reklam nesnesi yapılıyor, acı içerik malzemesine dönüştürülüyor, zulüm bile tıklanma aracına çevriliyor. Böyle bir düzende mesele artık sadece ahlak değildir; mesele piyasadır. İnsan değerini değil, erişimini konuşur. Hakikati değil, etkileşimi. Doğruyu değil, trendi. Vicdan değil, görünürlük belirleyici olur.
Ve en tehlikelisi şudur:
Zalimin yaptıkları kadar, mazlumun alışması da çürümeyi büyütür. Çünkü zulüm süreklilik kazandığında onu ayakta tutan artık sadece silahlar değil, alışkanlıklardır. İnsan gördüğüne alışır, alıştığını kabullenir, kabullendiğini savunur. Bir süre sonra zulüm sistem değil, “hayatın gerçeği” olarak görülmeye başlanır. İşte çürüme tam burada derinleşir.
Bugün gençliğe “hayal” diye sunulan şeylerin çoğu bir kurtuluş projesi değil, bir kaçış planıdır. Daha çok eğlenmek, daha az düşünmek; daha çok tüketmek, daha az bağlanmak; daha çok haz, daha az sorumluluk… Kaçış; aileden kaçış, kökten kaçış, kimlikten kaçış, davadan kaçış, hatta insandan kaçış… Oysa insanın kaçtığı her şey bir gün onu içeriden kemiren şeye dönüşür. Kaçtıkça özgürleştiğini sanan modern insan, aslında anlamsızlığın en disiplinli mahkûmudur.
Toplumsal çürüme bir ahlak problemi olmaktan önce bir iman ve anlam krizidir. Çünkü Allah’ı merkeze almayan her toplum, farkında olmadan heveslerini ilahlaştırır. Heves ilah olunca güç hak olur, çıkar ahlak olur, haz gaye olur, insan araç olur. Böyle bir düzende artık “doğru nedir?” sorusu sorulmaz; sadece “ne işime yarar?” sorulur. Hak yerini faydaya, adalet yerini kazanca, vicdan yerini konfora bırakır.
Bugün şehirler büyüyor ama insan küçülüyor.
Binalar yükseliyor ama vicdan çöküyor.
Hız artıyor ama yön kayboluyor.
Ses çoğalıyor ama söz bitiyor.
Bilgi çoğalıyor ama hikmet azalıyor.
İmkân artıyor ama merhamet eksiliyor.
Biz bir yıkım çağında değiliz.
Biz bir unutma çağındayız.
Unuttuğumuz şey şudur: İnsan taraf olmak zorundadır. Tarafsızlık masumiyet değildir; çoğu zaman konforlu bir suç ortaklığıdır. Çünkü zulmün olduğu yerde tarafsız kalmak, fiilen güçlüden yana durmaktır. “Beni ilgilendirmez” cümlesi, modern çağın en yaygın günah itirafıdır.
Bu yüzden toplumsal diriliş projelerle, kampanyalarla, süslü sloganlarla başlamaz. Utanmayla başlar. Rahatsız olmakla başlar. İç huzurun bozulmasıyla başlar. Sonra konuşmakla, itiraz etmekle, yalnız kalmayı göze almakla devam eder. En sonunda da bedel ödemeyi kabullenmekle. Hiçbir ahlaki uyanış, konfor içinde doğmamıştır.
Her çağda çürümeye uyum sağlayanlar “akıllı”,
çürümeye itiraz edenler “sorunlu” ilan edilmiştir.
Ama tarihte hiçbir çöküşü “uyum sağlayanlar” durdurmamıştır. Her diriliş, önce bir rahatsızlık, bir tehdit, bir problem gibi görünmüştür.
Ve şunu bilmek gerekir:
Bir toplum ne zaman çadırlarıyla değil saraylarıyla övünmeye başlarsa; ne zaman yoksuluyla değil zenginiyle, mazlumuyla değil güçlüsüyle övünürse; ne zaman ahlakıyla değil vitriniyle konuşursa, çöküş artık ihtimal değil, takvimdir.
Ama hâlâ geç değildir.
Çünkü çürüme ne kadar yaygın olursa olsun, hakikat hâlâ azınlıkların omzunda taşınır. Tarihi kalabalıklar değil, itiraz eden küçük omuzlar değiştirir. Her çağda bir avuç insan çıkar; akıntıya kapılmaz, kokuya alışmaz, zulme uyum sağlamaz. Onlar kaybetmeyi göze alır ama çürümeyi kabul etmez.
Ve her çağda,
bir avuç insan,
bir koca karanlıktan
daha ağır gelir.
Ercan Aytekin
Yorum Yaz