İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
İnsan çoğu zaman korkularını dış dünyadan kaynaklanan tehditlerle açıklamaya çalışır. Oysa korkunun en derin kaynaklarından biri bilinmezliktir. Bilinmeyen bir sokakta yürürken hissedilen tedirginlik ile geleceği hakkında hiçbir fikre sahip olmadan yaşayan bir insanın kaygısı arasında aslında aynı kökten beslenen bir duygu vardır. İnsan, nerede durduğunu bildiği ölçüde kendisini güvende hisseder. Bu sebeple çocukluğunun geçtiği mahalle, yıllardır oturduğu ev, her gün geçtiği sokak veya adımlarını ezbere bildiği şehir insana yalnızca bir barınak değil, aynı zamanda bir güven duygusu sunar. Çünkü insan burada karşılaşabileceği şeyleri aşağı yukarı bilir; sesleri tanır, yolları tanır, insanları tanır. Bilinen dünya korkuyu azaltır.
Bu durum yalnızca fizikî mekânlar için geçerli değildir. İnsan zihni de tıpkı beden gibi bir yurda ihtiyaç duyar. Nasıl ki insan kendisini ait hissetmediği bir şehirde sürekli tetikte yaşarsa, düşünsel anlamda da üzerine basacağı bir zemine sahip olmadığında benzer bir huzursuzluk yaşar. Belki de çağımızın en belirgin krizlerinden biri budur: İnsanlar mekânsal olarak değilse bile düşünsel olarak yurtsuzlaşmaktadır.
Modern insan her zamankinden daha fazla bilgiye ulaşabilmektedir. Fakat bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, anlamın da kolay bulunabildiği anlamına gelmemektedir. Aksine insan, her gün binlerce fikir, görüş, yorum ve kanaat arasında dolaşırken hangi zemine basacağını, hangi düşüncenin içinden dünyaya bakacağını giderek daha fazla kaybetmektedir. Sonunda ortaya tuhaf bir durum çıkmaktadır: Her şeyi bilen fakat neye inanacağını bilmeyen insanlar.
Bu noktada Heidegger'in düşünceleri önemli bir ufuk açar. Heidegger için insan dünyaya yalnızca bırakılmış bir varlık değildir; aynı zamanda dünyada bir yer edinmeye çalışan bir varlıktır. Onun meşhur ifadesiyle insan, dünyada "ikamet eden" bir varlıktır. İkamet etmek yalnızca bir evin içinde yaşamak anlamına gelmez; insanın kendisini anlamlı hissettiği bir dünyaya yerleşmesi anlamına gelir. Yerleşemeyen insan sürekli savrulur. Savrulan insan ise sürekli tehdit altında hisseder kendisini. Çünkü nereden geldiğini, nerede durduğunu ve nereye gideceğini bilmeyen bir varlık için dünya güven veren bir yurt değil, sonsuz bir belirsizlik alanına dönüşür.
Gaston Bachelard ise mekânın insan ruhundaki izlerini araştırırken ev kavramına özel bir önem verir. Ona göre ev yalnızca duvarlardan oluşan fiziksel bir yapı değildir. Ev, insanın hayallerinin, hatıralarının ve güven duygusunun şekillendiği yerdir. İnsan evinde yalnızca barınmaz; aynı zamanda kendisini kurar. Bu düşünceyi biraz genişlettiğimizde şunu söylemek mümkündür: İnsan düşünsel hayatında da kendisini kurabileceği bir eve ihtiyaç duyar. Fikirler arasında dolaşabilir, farklı düşüncelerle karşılaşabilir, yeni ufuklara açılabilir; fakat bütün bunları yapabilmesi için geri dönebileceği bir düşünsel yurdunun olması gerekir.
Bugün yaşadığımız sorunlardan biri tam da burada ortaya çıkmaktadır. Birçok insanın düşünsel anlamda geri dönebileceği bir evi yoktur. Her gün yeni bir gündem, yeni bir kriz, yeni bir tartışma ve yeni bir kanaat akışı içerisinde sürüklenmektedir. Sosyal medya akışları, tüketilen içerikler ve hız çağının dayattığı sürekli hareket hali, insanın düşünsel olarak yerleşmesine fırsat vermemektedir. Yerleşemeyen zihin ise sürekli alarm hâlinde yaşamaktadır.
Kaygı çağında yaşamamızın sebeplerinden biri de budur. Çünkü kaygı, çoğu zaman geleceğin belirsizliğinden doğar. İnsan önünü göremediğinde, hangi yolda yürüdüğünü bilmediğinde veya yürüdüğü yolun nereye çıktığından emin olmadığında kaygılanır. Düşünsel zeminin kaybolması, insanın yalnızca entelektüel dünyasını değil, ahlaki ve toplumsal dünyasını da sarsar. Böyle bir durumda insanın en temel arzusu hakikati bulmak değil, güvenlik bulmak olur.
İşte tam bu noktada yönlendirilmeye açıklık ortaya çıkar. Korkan insan düşünmekten önce sığınmak ister. Kaygı içindeki insan sorgulamaktan önce korunmak ister. Bu yüzden sağlam düşünsel temelleri olmayan toplumlar, güçlü sloganlara, kolay cevaplara ve kesinlik vaat eden ideolojilere daha kolay teslim olabilirler. Çünkü insan zihni uzun süre belirsizlik içinde yaşamaya tahammül edemez. Mutlaka kendisine bir barınak arar. O barınağın hakikat olup olmaması ise çoğu zaman ikinci planda kalır.
Oysa gerçek düşünce, korkunun azaldığı yerde filizlenir. İnsan ancak ayaklarının bastığı zemini bildiğinde ufka bakabilir. Sürekli düşme korkusuyla yaşayan birinin yürüyememesi gibi, sürekli belirsizlik içinde yaşayan bir zihin de düşünsel atılımlar gerçekleştiremez. Büyük fikirler, büyük medeniyetler ve büyük keşifler kendisine güvenen zihinlerin eseridir. Kendisine güvenen zihinler ise önce bir yere ait olmayı başarmış zihinlerdir.
Bu nedenle mesele yalnızca bir eve sahip olmak değildir; bir düşünce evine sahip olmaktır. İnsan, dünyayı anlamlandırabileceği bir fikrî iklim kurabildiğinde korkularını bütünüyle ortadan kaldırmasa bile onları yönetebilir hale gelir. Çünkü artık nerede durduğunu bilmektedir. Kendisini tanımaktadır. Geçmişiyle bağ kurabilmekte ve geleceğe dair bir istikamet çizebilmektedir.
Belki de çağımızın en önemli ihtiyacı, insanlara yeni bilgiler vermekten önce onlara üzerinde durabilecekleri sağlam düşünsel zeminler sunabilmektir. Çünkü insanın en büyük korkusu karanlık değildir; nereye bastığını bilmeden yürümektir. Hakiki özgürlük ise ancak insanın kendisine bir yurt edinebildiği yerde başlar. Fizikî dünyada olduğu gibi düşünce dünyasında da insan, ancak evindeyken ufka cesaretle bakabilir.
Nuh Muaz Kapan
Yorum Yaz