İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
“Yaşama sanki hiç gelmeyecek, erişmeyecek bir bayram gibi, bir…
Bir bayrama nasıl hazırlık yapılırsa, nasıl yaşamanın bütün kaygıları, işleri, oruçları bayrama yönelirse, o kaygılar, o işler, o oruçlar nasıl o bayramda gerekliklerinin doğrulanışını bulursa
Ama bayram gelirse
Burada duruyor. Bayram, gelirse…
Ama bütün bir ömür bayram hazırlığıyla geçer de o bayram gelmezse…
Bayramın geldiğini kaç kez düşündü hayatı boyunca, kaç kez ‘işte geldi artık’ dedi, kaç kez artık gelen bu bayramla
Bugün, bu bayramı gelmiş sayacak mı ki?”— Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu
Bilge Karasu, Türk edebiyatının en derin ve en içe dönük yazarlarından biridir. Onun metinleri ilk bakışta zor gibi görünür; çünkü Karasu olay anlatmaktan çok insan ruhunun karanlık kıvrımlarını, bekleyişlerini, korkularını ve varoluş sancılarını yazmayı tercih eder. Özellikle Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı adlı eserinde insanın hakikatle, ölümle, inançla ve zamanla kurduğu ilişkiyi son derece yoğun bir dil üzerinden düşünür. Karasu’nun metinlerinde çoğu zaman kesin cevaplar yoktur; daha çok insanın içine bırakılmış ağır sorular vardır. Bu yüzden onun cümleleri okunup geçilmez, insanın zihninde uzun süre dolaşır.
Karasu’nun “bayram” üzerine düşündüğü pasaj da böyledir. O metinde bayram, yalnızca takvimde gelen bir gün değildir. İnsan hayatının bütün umutlarını bağladığı büyük bir eşik gibidir. İnsan çalışır, yorulur, sabreder, kendisini sınırlandırır; çünkü bir gün o büyük huzurun geleceğine inanır. Tıpkı bir çocuğun bayramı beklemesi gibi… Fakat Karasu burada çok sarsıcı bir soru sorar: Ya insan bütün ömrünü bir bayrama hazırlanarak geçirir de o bayram hiç gelmezse? Ya hayatın kendisi sürekli bir hazırlıktan ibaretse? İşte Karasu’nun metni tam burada yalnızca edebî değil, aynı zamanda felsefi ve metafizik bir derinlik kazanır.
Metindeki asıl ağırlık, “beklemek” fikrinde gizlidir. İnsan bazen geleceğini bilmediği bir mutluluğu bekler. Bazen geri dönmeyecek bir şeyi hâlâ içinde taşır. Bazen de geleceğine inanmasa bile umudunu tamamen terk edemez. Karasu’nun “bilgelik sevgin” dediği şey de biraz budur aslında: Gelmeyeceğini bilsen bile bekleyebilmek… Çünkü insan yalnızca yaşayan bir varlık değil, aynı zamanda bekleyen bir varlıktır. Hayatı anlamlı kılan şeylerden biri de budur. İnsan bazen ulaşacağı için değil, inanmayı kaybetmemek için bekler.
Kurban Bayramı üzerine düşünürken Karasu’nun bu metni daha da anlam kazanıyor. Çünkü kurban da bir bekleyişin sonucudur. Hz. İbrahim’in hikâyesi yalnızca bir teslimiyet anlatısı değil, aynı zamanda uzun bir iç yolculuktur. Orada insanın Allah’a yaklaşması, sahip olduklarını bırakabilmesi ve kendisini aşabilmesi vardır. Kurbanın özü tam da burada saklıdır: İnsan yalnızca bir hayvanı değil, kendi içindeki aşırı bağlılıkları, korkuları, kibri ve dünya tutkusunu da kesmeye çağrılır.
Bugün ise bayram çoğu zaman yalnızca dışarıda yaşanıyor. Kalabalık sofralar kuruluyor, yollar doluyor, insanlar birbirini ziyaret ediyor; ama insanın iç dünyasında aynı derinlik oluşmuyor. Çünkü çağımız beklemeyi unuttu. Her şeyi hızla tüketen bir zamanın içinde yaşıyoruz. Oysa bayram biraz da insanın içini hazırlamasıdır. Eskiden insanlar yalnızca evlerini değil, kalplerini de bayrama hazırlardı. Affetmeye çalışır, kırgınlıkları azaltır, ihtiyaç sahibini gözetir, yavaşlardı. Çünkü bayram, insanın dünyaya biraz daha az bağlandığı bir duraktı.
Karasu’nun metnindeki “bayram gelirse” sorusu bu yüzden bugün daha ağır geliyor insana. Çünkü modern insanın en büyük yoksulluğu, artık gerçek bir bayram hissini kaybetmiş olmasıdır. Her şey var ama huzur eksik. Kalabalık var ama derinlik yok. İnsanlar birbirine yakın ama ruhlar birbirinden uzak. Kurban Bayramı tam da bu kopuşu yeniden düşünmek için önemli bir fırsat sunuyor. Çünkü kurban, insanın yalnızca paylaşmasını değil, kendi sınırlarını fark etmesini de öğretir. Hayatın merkezinde yalnızca “ben” olmadığını hatırlatır.
Bilge Karasu’nun metnin sonunda söylediği gibi, “bayramın en büyüğü ölüm”dür belki de. Çünkü ölüm, insanın dünyadaki bütün bağlılıklarından ayrıldığı son eşiktir. Kurban ise bunun küçük bir hatırlatması gibidir. İnsan her kurbanda faniliğini yeniden hisseder. Sahip olduklarının geçici olduğunu anlar. Ve belki tam da bu yüzden bayram sabahları insanın içine açıklayamadığı bir hüzün çöker. Çünkü bayram yalnızca sevinç değil, aynı zamanda geçiciliğin farkına varmaktır.
Yine de insan bekler. Belki eksik, belki kırık, belki yorulmuş bir halde… Ama bekler. Çünkü insanı insan yapan şey biraz da budur: Dünyanın bütün ağırlığına rağmen hâlâ bir bayramın geleceğine inanabilmek.
Nuh Muaz KAPAN
Yorum Yaz