MODERN ORTADOĞU TARİHİ ÜZERİNE-2

0

       İKİ DÜNYA SAVAŞI ARASI DÖNEMDEN 1945’E KADAR SURİYE, LÜBNAN VE SUUDİ ARABİSTAN

İki dünya savaşı arası dönemde İngilizler Ortadoğu’daki durumlarını dolaylı yönetimle garanti altına almışken, Fransa 1920’de Faysal’ı Şam’dan çıkardı. Bu olayla birlikte artık Suriye ve Lübnan’ın denetimi büyük ölçüde Fransa’ya geçmişti. 2. Dünya savaşının sonuna kadar Suriye ve Lübnan tam bağımsız olamadılar fakat Suudi Arabistan iki dünya savaşı arası dönemde tam bağımsızlığını elde etmişti.

                                                   SURİYE VE LÜBNAN’DA FRANSIZ MANDASI   

SURİYE’DE BÖL VE YÖNET POLİTİKASI

Muhtelif nedenlerden dolayı 1. Dünya savaşında Büyük Suriye vilayetleri çok acı çekmişti. 1915-1918 arası üç yıllık dönemde 600 binden fazla insan ölmüştü.

Fransa’nın Suriye üzerindeki iddiaları dini, ekonomik ve stratejik çıkarlar üçlüsüne dayanmaktaydı. Fransa’nın dini açıdan bahanesi sözde Hristiyanlara sahip çıkması iken ekonomik olarak ise Osmanlı’nın son yıllarında Fransız şirketlerle yapılan çeşitli çalışmalardı. Stratejik bakımdan değerlendirildiğinde Fransa’nın daimi ülküsü olan güçlü bir Akdeniz devleti olmanın yolunun bu çevrelerdeki önemli bölgelere sahip olmaktan geçmesiydi.

Fransa Suriye’yi bağımsız bir devlet yapmak sloganıyla giriştiği bu Mandacılıkta Arapların felahından ziyade kendi ülkesinin menfaatlerini düşündü ve Suriye’de böl ve yönet politikası uyguladı. Nihayet ilk bölünme 1920’de Büyük Lübnan’ın oluşturulmasıyla oldu.

Suriye üzerinde baskıcı bir Fransız mandası vardı her alanda hissedilen bu baskılar ayaklanmaları doğurdu ilk iki yıldaki ayaklanmalar fazla büyümeden bastırıldı fakat 1925-1927 isyanında Fransa çabuk başarılı olmadı ve halka havadan ve karadan saldırıp 1400 kadar sivili katletti. İsyanın sonuna kadar ise 6 bin Suriyeli can vermişti.

İSYANIN SONUNDAN 1939’A KADAR SURİYE POLİTİKALARI

Suriye’nin bağımsızlığına kilitlenen Milli Blok liderleri Milliyetçi bir karakteristiğe sahiptiler. Bu liderler manda himayesinin etkin olduğu dönemde yönetimde pek söz sahibi olamadılar. Suriye’de seçilen kurucu meclis 1929’da bir anayasa hazırladı ama Fransa bunu reddedip bir yıl sonra kendisi bir anayasa hazırladı. Nihayet 1936’da bir Suriye-Fransa anlaşması belirdi ancak bu anlaşma 1938 yılında Fransa’daki koalisyonun bozulmasıyla Fransız parlamentosundan geçemedi. Bu şekilde Suriye’nin tam bağımsızlık denemesi bu seferde suya düşmüş oldu.

                                      MANDA YÖNETİMİNDE LÜBNAN: DİNE DAYALI POLİTİKA

1926’de kurulan Lübnan Cumhuriyetinin kuruluşunun asıl amacı Marunilerin Müslüman bir Suriye devleti içinde olmasını engellemişti ve kurulan bu devleti Maruniler kendi Özvatanları olarak gördüler. Fakat Müslüman halk bunu reddediyor ve Lübnan’ın bir Müslüman devleti olduğunu söylüyor ve bir an önce Suriye ile birleşmek istiyorlardı. Lübnan’ın toplumsal yapısı fazla çeşitli olmaklar beraber Yerel Eşrafın dinleri de epey farklıydı.

Kurulan Lübnan cumhuriyetinin meclisi dini temsile dayanacaktı. Bu temsilin tam anlamıyla şekillenmesi 1943 Milli Paktı’nda belirlendi. Buna göre meclis Cumhurbaşkanını belirleyecek Cumhurbaşkanı da Başbakan ve kabineyi atayacaktı. Tüm bunlara rağmen ortada bağımsız bir devlet yoktu.

1930 yıllarda iki Maruni politikacı olan Emile Edde ve Bişara el-Huri’nin çalışmalarıyla Lübnan’daki çatışmalar bitirilmeye çalışılıyordu. Fakat Müslümanları siyasal gücün ortasına çekmek için ilk adımı atma fırsatının aslında kurtuluşu sadece Fransa işbirliğinde gören, Müslümanlarla yapılacak olan anlaşmaların ülke adına bir kar getiremeyeceğini düşünen Edde’ye verilmesi çok ilginçtir.

Edde önderliğinde çeşitli çalışmalar yapıldı fakat Lübnan’ın da bağımsızlığı 2. Dünya savaşı sonrasına kaldı

                                                          2. DÜNYA SAVAŞINDA SURİYE VE LÜBNAN:

   BAĞIMSIZLIĞA GİDEN SIKINTILI YOL

 Savaşın ilk yıllarında iç siyaset hemen hemen durma noktasına gelmiş iki ülkede de ekonomik sıkıntılar hat safhaya gelmişti. Özellikle Suriye’de yürüyüşler ve gösteriler başlamıştı. Fransa bu iki devlete bağımsızlık vermemekte diretiyordu.  Ancak halkın huzursuzluğu ve İngiltere’nin baskıları sonucunda Fransa her iki ülkenin de anayasalarını yürürlüğe koydu akabinde 1943’de yapılan seçimler bağımsızlık taraftarı halkın lehine oldu.

Suriye’de Milli Blok iktidara gelirken Lübnan da Cumhurbaşkanı ve Başbakan farklı gruplardandı bu iki isim mezhepçiliğe ve çatışmalara son vermek adına 1943 Milli Paktı olarak bilinen anlaşma hazırlandı. Bu Pakt Milletvekili dağılımından daha nice sorunlara çözüm getirmeyi amaçlıyordu. Daha sonra yeniden Fransa tarafından saldırılar devam etse de 1946 yılında Suriye ve Lübnan resmen bağımsızlıklarına ulaştılar.

                                            ARABİSTAN’DA YENİ KRALLIK: SUUDİ DEVLETİNİN YÜKSELİŞİ

  1. yüzyıldan itibaren İngiltere Arap yarımadası kıyılarına hakim olan Avrupa devletiydi fakat İngiltere her an değişen aşiret konfederasyonları, kıyıdaki hükümdarların istikrarlarını bozmadıkça İngiltere yarımadanın içleriyle ilgilenmiyordu.

İlk Dünya savaşının sonunda İngiltere’nin amaçları gerçekleşiyor gibiydi Şerif Hüseyin savaştan Hicaz Kralı olarak çıktı. Ancak Hüseyin yaptığı hatalar neticesinde halkın gözünden düştü. Bu hataların başında Türkiye’nin bıraktığı Halifeliği Hüseyin’in almaya çalışması gelmekteydi. Bunun gibi hatalar neticesinde Şerif Hüseyin sürgüne gönderildi.

Yeni Arap siyasal düzeni Abdülaziz ibn Suud’un(1881-1953) çalışmalarıyla oluşacaktır. Başarılı bir lider olan Suud’da Şerif Hüseyin’deki itibar kaybı yerine daha meşruluk kazanmış bir krallık gözükmekteydi.

İngiltere ile İbn Suud 1927’de ‘Cidde Anlaşması’ adında bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre İbn Suud Hicaz kralı ve Necd ona bağlı bölgelerin sultanı olarak kabul görülmüştü. Tüm bu gelişmelerin sonunda 1932 yılında be devletin ismi resmen Suudi Arabistan krallığı oldu.

                                              KİMLİK ARAYIŞI: BÖLGECİLİK, ARAPÇILIK, İSLAMİYET

Osmanlılığın yenilmesi ve İslamiyet’in kurumlarının Atatürk’ün saldırısı altına alınmasından sonra akıllara farklı sorular geliyordu. Bu sorulara üç genel çözüm(bölgecilik, Pan-Arap birliği ve İslami dayanışma) öneriliyordu

Bazı düşünürler siyasileri onların Arapların birleşememelerine imkan tanıdıkları için eleştiriyorlardı. Bunların en önemlisi Satı el-Husri idi. Husri Arapça konuşan herkesim tek devlet altında olması gerektiğini savunmuştur.

                                                                                           SONUÇ

Arap bölgesinin durumu ne İslamcılıkla ne de Arap milliyetçiliği ile çözüme ulaşamamış bölgesel milliyetçiliğin önüne geçememişlerdir.

About Author

Ali İmran KÖŞKER

Leave A Reply