İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Filibeli’nin “İslam’da Fikir Hürriyeti” Yazısı Üzerine
Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, Osmanlı İslamcılığının kıymetli temsilcilerinden birisi olup eserleri özellikle Türkiye İslamcılığının şekillenmesi bakımından dikkate değerdir. Merhumun fikirlerinin tahlil ve tenkidini günümüz meselelerine ışık tutması bakımında hayırlı bir ameliye olarak görmekteyiz. Bu yazıda evvela Filibeli’nin İslam’da Fikir Hürriyeti başlıklı yazısı özetlenecek ardından yazarın eksik bıraktığı bazı noktalara değinilecektir.
1916 yılında Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi tarafından kaleme alınan İslam’da Fikir Hürriyeti[i] başlıklı yazısına yazar, Celal Nuri[ii]’nin “İslamiyet, fen ve ilim, medeniyet ve terakki mefhumları gibi durmak kabul etmez bir mefhumdur. İslamiyet katiyen karar kılmış, son sözünü söylemiş, artık yapacağı kalmamış bir din değildir.” sözünü tenkitle başlıyor.
Filibeli, Celal Nuri’yi sathi olmakla itham etmektedir. Ona göre bu tip sözler süratli okumaların yarım yamalak hatıraların üründür. İlim ve din arasında bir fark olduğunu; ilimin şekden şüpheden ve tecrübeden diğer bir deyişle bilinmezden başlayarak yapılan bir ameliye olduğunu; dininse, kabul edilmiş esaslardan başladığı kanaatindedir. Eğer din denilen mefhumun kabul edilmiş esasları olmasaydı ona din denmeyeceğini düşünmektedir.
Ahmet Hilmi, Celal Nuri’nin “İslam son sözünü söylemiş bir din değildir.” düşüncesine “Herkes bir dine, hiç olmazsa iman itibariyle son söze ulaşmak için intisap eder.” diyerek karşı çıkmaktadır. Lakin teferruatta İslam dini tekâmüllere tâbidir diyerek İslam’da da belli olmayan hususların bulunduğu fikrine kapıyı açık bırakmıştır.
Bu kanaatini yazının ilerleyen kısımlarında daha net bir şekilde ifade eden Filibeli “İslamiyet esasları itibariyle son sözünü söylemiştir. Ve hatta bunun için müsbet (sabit, tesbit edilmiş) bir dindir.” demektedir. Bir dinin sabit fikirlerinin olmamasının anarşiye sevk edeceğini iddia eden Ahmed Hilmi, Celal Nuri’nin sözlerinden ya bu anlamın çıkarılacağını yahut yazarın kendisini ifade etmekten aciz olduğunu düşünmektedir.
Diğer taraftan Celal Nuri’nin İslami ıstılahları manaları haricinde kullandığı; icma, ictihad gibi kelimelerin keyfi anlamlarla şekillendirilemeyeceğini ifade etmektedir.
İslamiyet’in diğer dinlere nazaran kimi meseleleri tartışma hürriyetini verdiğini düşünen Filibeli bu hürriyetin esaslara taalluk etmediğinin altını çizmektedir. Bu tarz iddiaların sahiplerini tarih bilmemekle ve cehaletle itham etmektedir. Hürriyetin sınırlarının nasıl olacağını tarihi devirlere ve şartlara göre belirleneceğini düşünmektedir.
Celal Nuri’nin İslamiyet’in ilk devrelerinde düşünce serbestliğinin bulunduğu; daha sonrasında istibdatın bu hürriyeti mahvettiği kanaatinde olduğunu belirten Filibeli, tarihin bu yönde gerçekleşmediği kanaatindedir. Bu noktada Gazali’nin yaptığı eleştirilerini ve Gazali’ye karşı yapılan tenkitleri misal olarak vermektedir.
“İslam’da felsefenin terk edilmesi bir felakettir. Terkedilişin sebebini ise; müsamahasızlık, şekli taassup ve araştırma düşmanlığının sebeplerinde, gerileme ve çöküşün kanunlarında ve amillerinde aramak icap eder.” diyen Filibeli, Gazali’nin İbn Rüşd’le olan fikrî mücadelesinin Gazali’nin galebesiyle neticelendiğini, bu galibiyetin İslam muhitinde felsefeyi öldürdüğünü, Gazali’den sonra İslam muhitinde fikri gerileme ve çöküş başladığını iddia etmektedir.
Yazının ilerleyen kısımlarında Celal Nuri’nin İbn Rüşd’e övgülerinden bahsetmekte, Celal Nuri’nin İbn Rüşd’ü “Hz. Peygamber’den sonra insan düşüncesine, Müslümanlar arasında nüfuz eden onun derecesinde kimse yoktur.” diyerek taltif eden yazarın; Ebusuud, Zenbilli gibi fakihleri İbn Rüşd’e nazaran sümüklüböceklere benzetmesine şiddetle karşı çıkmaktadır.
İbn Rüşd’ü kendi sahasında bir arslan olarak niteleyen Filibeli; Ebusuud’un da kendi sahasında bir arslan olduğunu düşünmektedir. Celal Nuri’nin bu benzetmesinin sebebi olarak da “Materyalistlerin en büyük silahı atak davranmak ve yükseklere uçmaktır… Materyalistlerin en garip maharetlerinden biri de bilmedikleri şeylerden biliyorlarmış gibi bahsetmeleridir.” diyerek izah eder.
Celal Nuriye göre İslam’da 6 asırdır fikir hürriyeti mevcut değildir. Bunun delili olarak da felsefeye ve İslamî esaslara dair tartışmaların ademliğini misal olarak vermektedir. Filibeli ise Celal Nuri’nin bu tavrına hayret etmekte, Celal Nuri’yi tarih okumamakla itham etmekte, hatta Celal Nuri’nin 6 asır istibdattan muradının Osmanlı liderliği olduğunu düşünmektedir.
Celal Nuri’nin felsefenin hürriyetine karşılık istibdadın kelam ilmini ihdas ettiği fikrine “Biz kelam ilminin takdirkârı değiliz. Fakat bunu bir ihtiyaç doğurmuştur. İslam muhitinde felsefenin yüz göstermesi üzerine din, onun hücumlarına mukabele etmek için aynı usule müracaat etmeye mecbur kaldı.” diyerek karşılık vermektedir. Celal Nuri’nin istibdattan muradının ne olduğununsa meçhul olduğunu belirtmektedir.
Müslümanların gerilemesini; fikir hürriyetinin ihlal edilmesi, felsefeden vazgeçilmesi gibi sebeplere bağlayan Celal Nuri’ye bu konular itibariyle katılan ama bu gerilemenin ne zaman başladığı meselesinde fikir ayrılığı yaşan Filibeli, yazısını şu cümlelerle nihayete erdirmektedir:
“Tarihte bir İslam medeniyetinin olduğunu ve bu medeniyetin kapsamlı, etki ve yayılmasının çok süratli olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde yine görüyoruz ki bu medeniyetin yücelik ve olgunluk devresi ancak İslamiyet’te mevcut olan adalet, insaf, hakikat ve kemalet prensiplerinin “yabancı fikirlerle” karışarak başkalaşmadığı zamanlara tesadüf etmektedir. İbn Rüşd ve İbn Sina gibi zaatler İslam medeniyetinin birer amili değil, birer semeresidir.”
Yukarıda özetlenen yazısında Filibeli ilk olarak İslam’ın değişmez esasları olduğunu fakat teferruatın tekamüle göre değişebileceğini söylemiştir. Fakat bu teferruatın sınırlarının nereden başladığı konusuna değinmemiştir.
Bizce bu fikirde derinlemesine araştırılması gerek iki nokta vardır. Birincisi şudur ki İslam’a göre “Bu mesele teferruattandır.” diyeceğimiz noktalar nereden başlamakta ve nerede bitmektedir? Bir meseleyi esastan ya da teferruattan görmek için hangi kıstas noktaları bulunmaktadır?
Malum olduğu üzere Müslümanlar pek çok konuda farklı fikirlere sahiptir. Bu farklı fikirler tarihi maceralar neticesinde ya mezhepleşmiş ya da cemaatleşmiş durumdadır. Bir mezhebin teferruat bir mezhebin esas gördüğü meselelere karşı nasıl bir tavır takınmak gerekmektedir? Maalesef Filibeli bu yazısında bu soruyu cevapsız bırakmaktadır.
Diğer taraftan teferruata dair meselelerin tekamüle göre belirlenecek olması ne kadar İslamidir? Bir mesele teferruata taalluk ediyor diye ille onu günün şartlarına göre mi değiştirmek icap eder? Filibeli’nin bu cümledeki tekamülden kastının ilerlemecilik düşüncesinin bir yansıması olarak kullanıldığı kanaatindeyiz. Zira kendisine de diğer pek çok Osmanlı İslamcısı gibi ilerlemecilik felsefesinin muhiplerindedir. Merhum Celal Nuri’ye olan itirazında yine bu noktayı izah etmemiştir.
Gazali sonrasında İslam’da felsefenin, aklın ehemmiyetinin azaldığı fikri; maalesef pek yaygın bir kanaattir ki bu yazıdan anlaşılan Filibeli bu kanaatte değildir. Özellikle son yıllarda İslam felsefesi alanında yapılan nitelikli çalışmalar bizlere göstermiştir ki hâkim Oryantalist paradigmaya dayan bu anlatı pek çok yönden hatalı ve kusurludur. Bizce medreselerde neden akli ilimlere nazaran nakli ilimler ağırlık kazandı, neden tabii ilimler müfredatlardan çıkarıldı gibi soruların cevapları çünkü “Gazali İslam’da aklı bitirdi.” mantığıyla açıklamak tatmin edici olmamaktadır. Filibeli’nin de bu meselede bu şekilde düşündüğü görülmektedir.
İlginç bir şekilde bu yazısında Filibeli bir yandan İbn Sina, İbn Rüşd gibi Müslüman filozofları İslam’ın aslı değil semeresi saymakta bir taraftan da kelam iliminin takdirkârı olmadığını ifade etmektedir. Bu durumda Filibeli hangi düşünce geleneğinin taraftarıdır sorusu akıllara gelmekte lakin malum yazıda bu soru yine cevapsız kalmaktadır.
Öte yandan Filibeli’nin Celal Nuri’nin çocuksu tenkitlerine vermiş olduğu cevaplar kıymetli ve takdire şayandır. Özellikle Celal Nuri’nin Şii anlatısını anımsatan “İslam’ın ilk yıllarında hürriyet vardı daha sonrasında istibat bunu elimizden aldı.” fikrine getirmiş olduğu tenkitlerin altı kalın çizgilerle çizilmelidir.
Son olarak şunu söylemek isteriz ki muhteremin yazılarına günümüzden baktığımızı hatıradan çıkartmamak lazımdır. Bu tip yazıları okuduktan sonra mevcut zamanımızda dair dersler ve ibretler çıkarmamız gerektiğini düşünüyoruz. Dünyanın fikri, siyasi, sosyolojik buhranlar yaşadığı günümüzde, İslamcı geleneği yarınlara hazır hatta yarınları kurucu hale getirmek; onun kurucularını fikren geçmekle mümkün olacağından, merhumun eksik bıraktığı noktalar üzerine düşünmek, çalışmak gerektiği kanaatindeyiz.
Minallahi’t-tevfîk
[i] Yazının tamamı için bakınız İsmail Kara – Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi I syf. 98
[ii] Daha sonradan “İleri” soyadını almıştır.
Ahmet Furkan Usta
Yorum Yaz