GÜVENLİK BAĞLAMINDA REALİZM

0

 

 

Giriş

Uluslararası sisteme bakıldığında devletlerin önceliğinin kendi güvenliklerini sağlamak olduğu görülür. Özellikle Realist Teori; temelde ulusal çıkarları etrafında hareket eden devletlerin, bir üst otoritenin bulunmadığı uluslararası sistemde bu çıkarlarını nasıl hayata geçirdiğini ve bunların güvenliğini nasıl elde ettiklerini anlamaya çalışan bir teoridir. Bu teori, genelde insanın ilk günahtan kaynaklandığını ve insan doğasının kötü olduğunu ileri sürerek bundan dolayı insanın çevresine hakim olmak isteyeceği varsayımı üzerine hareket eder. Bu kapsamda Realizm, silahlanma, rekabetçi sistem, ittifaklar, güçler dengesi, savaş ve barış gibi temel olguları açıklamaya çalışır.

Realizm, devletlerin en önemli hedefleri olan beka unsurunun sağlanması adına hangi güvenlik stratejisini seçilmesi gerektiğini açıklamaya çalışır. Bu açıdan bakıldığında güvenliğin sağlanması için iki temel güvenlik stratejisi ortaya çıkar: Rekabetçi Strateji ve İşbirlikçi Strateji. Sırasıyla bakıldığında güvenliğin sağlanması adına rekabetçi teori daha çok silah elde edilmesini, ittifaklara katılma ve bu yolda gerektiğinde askeri güç kullanılmasını içerir. Buna karşın işbirlikçi stratejiye bakıldığında ise güvenliğin, daha çok işbirlikleri ve karşılıklı ilişkilerin geliştirilmesiyle sağlanabileceği iddia edilmektedir.

Görüldüğü üzere her iki yaklaşımın temelinde de devletin bekasının sağlanması fikri vardır. Bekanın sağlanması açısından her iki yaklaşıma göre gücün farklı şekillerde elde edilmesi gerektiği görülse bile Realizm bağlamında bakıldığında bu stratejiler, hem silahlanma yarışını hem de silahlanmanın kontrol altına alma hesaplarının yapıldığı bir sistemi açıklamaya çalışır.

Bilindiği üzere uluslararası sistemi ve güvenliği açıklamaya çalışan birçok teori vardır. Ancak Realizm; izlediği yöntem itibari ile uluslararası ilişkilerin üstdüzey teorisi olarak kabul edilmektedir. Bunun nedenini ise Charles l. Glaser Şu şekilde açıklamıştır: “Realist teoriler belli devletlerin ve uluslararası sistemin detaylarından uzak bir şekilde oluşturulan genel bir çerçeve kullanarak devletlerin tercihlerini ve uluslararası alanda ortaya çıkan olguları anlamaya çalışır. Bu yüzden Realizm uluslararası ilişkilerin üstdüzey teorisi olarak görülür.”  Bu açıdan bakıldığında Realizm devletleri, temel motivasyonları, çıkarları ve özellikle de güvenlik çerçevesinde ele alır. Aynı şekilde Realizm bunu yaparken tek tek sistemi oluşturan devletlerin rejimlerine, liderlerine ve iç siyasal sistemleri gibi iç dinamiklere takılmadan uluslararası sistemi ve uluslararası güvenliği anlamak bakımından uluslararası sistemin temel unsurları olan devletler, güç ve uluslararası anarşi gibi genel olgulara odaklanmaktadır.

Bu bağlamda ele alınan yazıda Realist teori genel hatlarıyla incelenerek realizmin alt dalları arasındaki benzerlik ve farklılıklara değinilecektir. Güvenlik bağlamında başat realist teorisyenlerin iddiaları örneklerle açıklanacak ve realizmin temel kavramları üzerinde durulacaktır. Aynı zamanda Realizm’e göre devletlerin güç peşinde koşma arzularının nedenleri örneklerle incelenerek bunun sonucunda savaşın hangi durumlarda kaçınılmaz ve çekici olduğu örneklerle açıklanmaya çalışılacaktır.

 

Realizm ve Realist Ailenin Ortak Unsurları

Realizm;  temelde ulusal çıkarları etrafında hareket eden devletlerin, bir üst otoritenin bulunmadığı uluslararası sistemde bu çıkarlarının nasıl hayata geçirdiğini ve bunların güvenliğini nasıl elde ettiklerini anlamaya çalışan bir teoridir. Bu teori genel de insanın ilk günahtan kaynaklandığı ve insan doğasının kötü olduğunu ileri sürerek bundan dolayı insanın çevresine hakim olmak isteyeceği varsayımı üzerine hareket eder.

Realizm, kendi içerisinde alt dallara ayrılmış olsa da genel olarak hepsinin birleştiği çatı Realist teori alt çatısıdır. Yani kendi içerisinde Yapısal Realizm ya da Neo-Realizm, Klasik Realizm ve Neo-Klasik Realizm gibi alt teorileri ayrılmış olsa da Realist aileyi tanımlayan ortak özellikler vardır.

Realist aileyi tanımlayan ortak özelliklerden birincisi, üst bir otoritenin bulunmadığı bu bundan dolayı uluslararası sistemin anarşik olduğudur. İkincisi devletler açısından uluslararası sistemin tanımlayıcı unsuru güçtür. Bu gücün çeşitli yönleri vardır. Örneğin temel güç unsurları devletin zenginliği, nüfusu, askeri gücü ve askeri gücü destekleyen bir ekonomik gücünün olmasıdır.  Realizm’e göre askeri gücü desteklemeyen bir ekonomik gücün devletin bekasının sağlanması açısından fazla bir önemi yoktur. Üçüncüsü, Realizm, devletleri temelde bütünlüğü olan aktörler olarak görmektedir. Dördüncüsü Realizm devletleri rasyonel aktörler olarak görür. Bu aslında ‘Realizm’in üç önemli S’si’ denilen State, Self-help ve Survival gibi amaçların sağlanması açısından önemlidir. Çünkü devletler karar verirken bu üç ana etken etrafında devletin bekasını hesaplar. Beşincisi ne baktığımızda, Realistler birbirine ters düşen devletleri kara kutuya koyar yani burada kara kutudan kasıt devletlerin bilardo toplarına benzetilmesidir. Buna göre ise yukarıda denildiği gibi devletler birbirlerinin rejim türü, liderliğini niteliği ve devletin ideolojisi gibi iç dinamikleri göre değil, o devletin sahip olduğu güç çerçevesinde değerlendirir. Altıncısı ise Realistlere göre devletler uluslararası sistemin temel aktörleridir. Devletlerin alternatifleri ise uluslararası örgütlerdir. Ancak böyle denilse de yazarın burada gözardı ettiği bir unsur vardır. Bu unsur ise uluslararası örgütlerin devletler tarafından kurulmuş olduğudur. Dolayısıyla devletler tarafından kurulan örgütlerin devletlerin var olduğu bir sistemde düzenleyici rol oynamaları kısıtlı bir örnektir. Çünkü Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Milletler Cemiyeti’ne bakıldığında, bu örgüt uluslararası sistemi tehdit eden İtalya ve Japonya’ya engel olamamıştır. Son ortak husus ise devletlerin, rekabet ve savaşın baskın olduğu bir uluslararası sistemde temel amaçlarının varlıklarını devam ettirmeleri olduğunu söyler. [2]

Yukarıda belirtilen ortak unsurlara bakıldığında aslında Realizm için teoriler ailesi denilmesi doğru bir tanımlamadır.  Çünkü Realist aile içerisinde bir takım farklılıklar olsa da aslında hepsinin ortak hedefi devletin varlığının devam ettirilmesidir. Buna da en iyi şekilde Morgenthau’nun Realist teorinin altı temel ilkesi dediği ilkeleri örnek gösterebiliriz. Nitekim bu altı ilke Realist ailenin temel taşı niteliğindedir.

Morgenthau, Realist yaklaşımın altı temel ilkesi üzerinde durmaktadır.[3] Birincisi genel olarak toplum gibi politikalarında kökleri insan doğasında bulunan objektif yasalarca yönetilir. Bu ilkede Morgenthau, toplumu geliştirmek için önceliklerin kabul edilmek zorunda olunan yasaların anlaşılması gerektiğine dikkat çeker. İkincisi, Siyasal gerçekliğin hareket noktasını güç olarak tanımlanan çıkar kavramı oluşturur. Bu kavram olmadan uluslar arası ilişkiler ve uluslararası politikaların anlaşılması mümkün değildir. Buna göre devlet adamı da bu çıkar kavramına göre hareket eder. Ancak bu çerçevede devlet adamının hangi güdülerle hareket ettiğine bakılarak bu kişinin Düzenleyeceği dış politikayı kestire bilmenin mümkün olmadığını belirtir. Üçüncüsü ise çıkar kavramı politikanın özüdür ve zaman ve mekana bağlı değildir. Yazar burada devletlerin varlıklarını devam ettirmelerini güce dayandırmaktadır. Çünkü her devlet diğer devletler karşısında güvende olmak durumundadır. Dördüncüsü evrensel ahlaki prensiplerin devletlerin dış politikasındaki eylemlerine aynen uygulanması mümkün değildir. Realizme göre politikada ahlaki eğilim aranmamalıdır. Yani bir önceki ilke göz önüne alındığında ha, devletlerin ulusal çıkar peşinde koşarken ahlaki ilkeleri gözetmeyeceği Anlaşılmaktadır. Çünkü devletin önceliği bekadır ve ahlaki ilkelere göre hareket etmek ulusal çıkarları aykırı düşebilir. Beşincisi Realizme göre bir devletin Siyasal eğilimleri evrensel ahlaki prensiplerle ölçülemez. Ancak günümüzde bakıldığında uluslararası sistemin düzeninin sağlanmasını ilke edindiğini söyleyen devletler her ne kadar rasyonel davranıp ulusal çıkarlarına göre hareket etseler de uluslar arası ahlaki kurallara bağlı olduklarını ifade ederler. Bazıları ise bunu hukuka bağdaştırmaya çalışır. Ancak temel ilke yinede ulusal çıkardır. Örneğin Arap Baharının başlamasıyla Libya’ya hemen müdahale eden Batı dünyası ve NATO, aynı hassasiyeti Suriye’de ne yazık ki gösterememiştir. Çünkü Libya’nın sahip olduğu petrol ve zengin enerji kaynaklarına Suriye sahip olmadığı için Suriye’ye müdahale edilmemiştir. Görüldüğü üzere Ulusal çıkarların öncelikli olduğunu ve batının yaptığı eylemleri hukuka bağdaştırmasının ahlaki ve hukuki bir meşruiyetinin olmadığını tam tersine bunların seçici davrandığı ortadadır. [4]

Altıncı ilkeye bakıldığında ise Morgenthau, siyasal eğilimlerin Siyasal kriterlerle değerlendirilmesi üzerinde durmaktadır. Yani Siyasal alanın kendi başına bağımsız olması gerektiğini iddia etmektedir. Devletin her hangi bir politikası hakkında her nasıl ki iktisatçı söz konusu politikanın iktisadi yönüne hukukçu hukuki boyutuna ve bunun hukuka uygun olup olmadığına ve ahlaki bilimciler bunun moral ilkelere uyup uyumadığını araştırırken Siyasal gerçekçi aynı olayı ulusal çıkar açısından ele almalıdır.

Morgenthau’ya göre bir devletin dış politikası bu İlkeler üzerine yapılandırılmaktadır genel olarak Realist teoriye bakıldığında bu ülkelerin devletlerin bekası açısından önemli olduğu üzerinde durmaktadır. Özellikle çıkar prensibi devletlerin güç dengesinin kendi lehlerine göre şekillendirmeleri gerektiğini ortaya koyarken, uygulanan politikaların amacı da yine devletin bekasıdır. Devletin bekası söz konusu olduğunda bu Politikaların ahlaki yönüne bakılmayacağı görülmektedir.

 

Realist Ailenin Haritası ve Realizm’in Kendi İçinde Ayrımı

Her ne kadar önemli benzerlikleri olsa da Realist Teori’yi anlamak Realizm ailesinin üyeleri arasında ayırım yapmak gerekmektedir. Çünkü Realizmin alt dalları sayılan bu teoriler bazı önemli konularda farklılıklara sahip olabilmektedir. Bu doğrultuda Realizm ailesinin içindeki en temel ayırım uluslararası sistemin etkisini vurgulayan çizgi (Yapısal Realizm) ile devletlerin motivasyon ve temel amaçlarını vurgulayan çizgi (Motivasyon Realizm’i) arasındadır. Bu ayrıma genel olarak; uluslararası yapı-devletlerin motivasyonu ayrımı da denilmektedir.[5]

Yapısal Realizm ya da Neo-Realizm olarak isimlendirilen birinci yaklaşımda, asıl mesele uluslararası yapı üzerinedir. Buna yaklaşıma göre devletlerin yaptıklarını onun çevresinden anlamak mümkündür. Yani bir devletin hareketleri onun o an ki motivasyonuna göre değil, içinde bulunduğu çevre ile alakalıdır. Bu tür devletler, güvenlik arayıcısı devletler olarak isimlendirilmektedir. Buna göre bu devletler asıl olarak mevcut statüko içerisinde güvende kalmaya ve mecbur kalmadıkça çatışmaya başvurmamaya çalışırlar. Ancak uluslararası sistemin rekabetçi yapısının neden olduğu güvensizlik ortamında bu devletler de kendi güvenlikleri için rekabete ve çatışma ortamına katılabilirler.

Buna karşın Motivasyon Realizmi olarak adlandırılan diğer çizgi ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşım ise belli ölçülerde Klasik Realizmi ve Neo-Klasik Realizmi içermektedir. Bu yaklaşıma göre ise asıl mesele uluslararası sistemdir. Yani devletlerin doğalarında olan yayılma arzusu, temelde bir rekabet ve çatışma ortamı yaratır. Yazar bu devletleri ise hırslı devletler olarak nitelendirmektedir.

Karşılıklı olarak ele alındığında, Motivasyon Realizm’inde temel meselenin insan doğasından kaynaklandığı görülmektedir. İnsanda – doğuştan var olan- sürekli daha fazlasına sahip olma arzusu dolayısıyla bu hırslı devletler statüko içinde güvende olsalar bile topraklarını genişletmek isteyeceklerdir. Çünkü devletlerin doğasında hırs ve yayılma arzusu vardır.

 

Waltz’un Yapısal Realizmi

Waltz, Uluslararası sistemin yapısının devletleri rekabete zorladığını ve bu rekabetçi ortamdan kurtulmanın ise zor olduğunu söyler.[6] Genel çerçevede bakıldığında bir üst otoritenin olmadığı bir sistemde rekabetin önünün tıkanmasının zor olduğu bilinmektedir. Çünkü devletler birbirlerinin hareketlerinden emin olamadıkları için bir devletin yaptığı bir güvenlik hareketi dahi diğer devlet açısından güvensizlik olarak algılanabilir. Bu duruma bir örnek vermek gerekirse; Hindistan ve Pakistan’ın nükleer silah elde etme yolundaki politikalarının güvenlik amaçlı olduğunun söylenmesidir. Hindistan’ın nükleer silah elde etme yolundaki politikaları Pakistan açısından ulusal bir tehdit olarak algılanmış ve bu olay üzerine uzun uğraşlar sonucu Pakistan tarafı da nükleer silah geliştirdiğini açıklamıştır

Göründüğü gibi rekabet anarşik bir yapıda devletleri kendi başlarının çaresine bakmaya zorluyor. Nitekim Pakistan olası bir savaşta Birleşmiş Milletler’in Hindistan’ın nükleer silahlarına engel olamayacağının farkındaydı ve bu yüzden ulusal çıkarlarını korumak adına kendi başının çaresine bakma yoluna gitmiştir. Dolayısıyla rekabet ortamı devletlerin askeri güce önem vermelerini gerektirmektedir. Çünkü devletler kendi başlarının çaresine bakmak adına askeri güçlerini arttırmak zorundadırlar. Ancak Realizm açısından kendi başının çaresine bakmak için ne kadar güç elde etmek gerektiği sorusu önemlidir.

Realizme göre kendi başının çaresine bakmak iki unsurun bir araya gelmesi ile mümkündür. Bu unsurlar; kendi gücünü arttırmak ve diğer devletlerin gücünü dikkate almaktır.[7].  Burada gücün göreceliğine dikkat çekmek gerekmektedir. Çünkü kendini güvende hissetmek için temel etken, kendi gücünün karşısındakinden fazla olmasıdır. Çünkü sahip olduğun potansiyel güç diğer devletlerden fazla olursa kendini güvende hissedersin. Ancak ileride görüleceği gibi maksimum güç dahi güvenliğin sağlanması için yeterli değildir çünkü devletlerin güçlerini maksimize etmesi diğer devletlerin ona karşı ittifak kurmasına neden olmaktadır. Bu durum da uzun vadede yine güvensizlik ve rekabet ortamına yol açmaktadır.

Neo-Realizme göre devletler bu anarşik ortamda güvenliklerini sağlamak için dengeleme tekniklerine başvururlar.[8] Ancak dengeleme unsuruna rağmen anarşik bir uluslararası sistemde devletler hegemon güç olmak istediği için savaşı engellemek zordur. Dolayısıyla devletler bu sistemde hayatta kalabilmek için güçlerini maksimize etmeye çalışacaklardır. Çünkü bir üst otoritenin bulunmadığı bir sistemde rekabet ortamı vardır ve yukarıda görüldüğü gibi kendi başının çaresine bakma fikri devletlerin güçlerini maksimize etmesine yol açan unsurdur. Dolayısıyla maksimum güce ulaşan bir devletin dahi güvensizlikten dolayı çatışmaya girmesi kaçınılmazdır.

Waltz’a göre devletlerin kendilerini savunmaları için iki seçenekleri vardır. İç dengeleme ve dış dengeleme. İç dengelemeye bakıldığında temel anlamıyla devletin kendi ekonomik kapasitesini arttırarak saldırgan devlete karşı koymasıdır. Bu bir anlamda kendi başının çaresine bakmaktır. İkincisi ise dış dengelemedir. Yani kendini savunmak için başka devletlerle ittifak kurmaktır.[9]  Genel olarak bakıldığında iki kutuplu sistemde dış dengeleme olmadığı için sadece iç dengeleme olur. Ancak günümüz açısından bakıldığında devletlerin dış dengelemeyi tercih ettikleri görülür. Çünkü çok kutuplu bir sistemde devletler varlıklarını devam ettirmek ve güvenliklerini sağlamak için ittifaklara ihtiyaç duyarlar.

Ayrıca dış dengelemenin bir alternatifi olan peşine takılma unsuru da da önemli bir dengeleme unsurudur. Çünkü dış dengeleme de devletler güçlü tarafı dengelemek için zayıfa taraf olurken, Peşine takılmada ise devletler güçlüye katılarak daha fazla fayda elde etme yarışına girerler. Bu duruma verilecek çeşitli örnekler vardır. Öncelikle, 1992 yılında ABD’nin Kuveyt’i Irak’tan kurtarma operasyonu adı altında gerçekleştirdiği operasyon bu durumu açıklamaktadır. Operasyonun temel ayağında çıkar peşinde koşan İngiltere vardı. İngiltere asıl olarak ABD’nin peşine takılarak Kuveyt petrollerinden yaralanmayı hedeflemiştir. Bir diğer örnek ise 2011 yılında Libya’ya karşı gerçekleştirilen operasyondur. Batılı devletler Libya gibi iç savaş yaşayan bir devlete koalisyon şeklinde saldırı gerçekleştirmiştir. NATO operasyonu adı altında küçük devletler Fransa’nın peşine takılarak kendilerine savaştan sonra masada rol alma yoluna gitmişlerdir.

Scheweller’e göre ise hırslı devlet, güvenlik arayıcısı devlete göre daha farklı tercihlerde bulunabilir: “Hırslı devletler güç elde etme amacında olduğu için peşine takılma eğilimi gösterirler.” Çünkü bu devletlerin temel stratejisi, kendi lehlerine güç dengesi oluşmasını engellemek üzerinedir.[10]

Ancak şu da unutulmamalıdır ki dengeleme unsurunun olumsuz yönleri de vardır. Örneğin dış dengelemede müttefiklerinin, ittifak yaptığı devletin kaynaklarından yararlanması durumu vardır. Bu da o devletin kaynak kaybına uğramasına yol açar ve uzun vadede ekonomik krizlere neden olabilir. Çünkü ittifak halinde iken müttefikin diğer devletlere gerektiğinde kendi kaynaklarını servis etmesi olağandır. Ve ittifakta bundan kaçınılmaz. Bir diğer olumsuz sonuç ise müttefiklerin sadık olmama ihtimalidir. Bu ihtimal bir devleti savaş ortasında zor duruma düşürebildiği gibi savaş sonucunu da direk etkileyebilir. Buna örnek ise Birinci Dünya Savaşı’nda İtalya’nın saf değiştirmesi gösterilebilir. Bilindiği üzere İtalya’nın savaşta saf değiştirmesi savaşın sonucuna direkt etki etmiştir.[11]

 

Yapısal Realizm Çerçevesinde Saldırgan Realizm ve Savunmacı Realizm

Yapısal Realizm, kendi içerisinde alt teoriler barındırır. Bunların en belirgin olanları Saldırgan Realizm ve Savunmacı Realizm’dir.

Saldırgan Realizm’in en önemli temsilcisi Mearsheimer’dir.  Saldırgan Realizm, Yapısal Realizm’in rekabetçi türüdür. Saldırgan Realizm’in kökenine bakıldığında daha rekabetçi bir dünya öngördüğü için gücün maksimize edilmesi gerektiğini savunan teori türüdür.

Mearshaimer, devletlerin niyetinin bilinemezliğine ek olarak, devletlerin bu niyetlerle ilgili en kötü ihtimali hesaba katmaları ve ona göre hareket etmeleri gerektiğini ileri sürer. Dolayısıyla bu mantıkla hareket eden bir devletin diğer devletlerin kapasitelerine odaklanması ve gücünü maksimize etmesi gerekir. Çünkü devletlerin kendini savunması, sahip olduğu güç ile doğru orantılıdır. Yani Saldırgan Realizme göre hayatta kalmaya devam etmek için gücün en üst seviyeye çıkarılması güvenlik açısından büyük önem kesbetmektedir.[12]

Mearsheimer’in bu fikirleri göz önüne alındığında amacının mutlak güvenlik olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bilinmelidir ki mutlak güvenlik uzun vadede güvensizliğe neden olur. Çünkü bir devletin gücünü maksimize etmesi diğer devletleri kışkırtacaktır ve bu olgu diğer devletler tarafından tehdit olarak algılanacaktır. Dolayısıyla gücün maksimize edilmesi sonucu dahi mutlak güvenlik elde edilmeyebilir.

Savunmacı Realizm ise diğer Yapısalcı realist teorilerin aksine uluslararası sistemin aşırı rekabetçi bir yapısının olmadığını iddia eder. Waltz’a göre işbirliği ve kendini sınırlandırmak belli koşullar altında devlet açısından en iyi seçenek olacaktır. Çünkü Saldırgan Realizm’in tersine Savunmacı Realizm, uluslararası sistemin, genel olarak rekabetçi eğilim ortaya çıkarmadığını ve güvenliğin sağlanılmasının mümkün olduğunu iddia eder.[13]

Mearsheimer’in Maksimum Güç iddialarını ele alan Waltz’a göre devletler, güçlerini maksimize etme peşinde değillerdir. Çünkü bu tür çabaların başarıya ulaşma ihtimali oldukça düşüktür. Başarıya ulaşsalar bile diğer devletler hegemon güç olmaya çalışan devlet karşısında bir ittifak kurmaya yöneleceklerdir. Dolayısıyla maksimum güç elde etmeye çalışan devlet açısından, karşısında etkin koalisyonların oluşacağını bildiği için aşırı gücün istenir olmadığını iddia eder. Çünkü Savunmacı Realizme göre bu durum Güvenlik İkilemi’ne neden olacaktır.

Güvenlik İkilemine baktığımızda ise bu durumun Realizm’de hayati bir yere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre bir devletin kendi güvenliğini arttırmak için güç elde etmesi, diğer devletleri buna karşı önlem almaya sevk edecektir. Dolayısıyla burada Mearsheimer’in iddiasının Waltz’un iddiası karşısında arka plana düştüğünü söylemek doğru olabilir. Çünkü devletlerin salt savunma amacıyla elde ettikleri güç dahi, yeri geldiğinde potansiyel düşmana karşı bir saldırı aracına dönüşebilir. Ancak Waltz’un ve Savunmacı Realizm’in cevap veremediği başka bir soru vardır. “Eğer bütün devletler hayatta kalma peşinde koşuyorsa, hayatta kalma olgusuna yönelik tehlikeler nereden geliyor”. Buna cevap olarak ise Randal Scheweller; Güç elde etmek istemenin güvenlik çıkmazına neden olmadığını çünkü tek başına kendi başının çaresine bakmanın savaş olgusunu açıklayamayacağını öne sürer.[14]

Burada üzerinde durulan asıl örnek ise Çin’in hızlı ekonomik büyümesinin uluslararası sistemde rekabete ve güvensizliğin neden olup olmayacağı meselesidir.[15]   Bu durumu çok boyutlu ele almak gerekiyor. Öncelikle Saldırgan Realizme göre bakıldığında, Saldırgan Realizme göre Çin’in bölgesel güç olması aşamalı olarak ABD’yi bölgeden uzaklaştıracaktır. ABD bunu istemeyince bu durum rekabet ortamına neden olacaktır. Ama ABD öncelikle Çin’i dengelemek adına bölgedeki diğer devletlerle (Japonya, Güney Kore, Hindistan ve Rusya) dengeleyici bir koalisyon kurmak isteyecektir. Çin de bu çevrelenmiş durumdan kurtulmak isteyeceği için bu durum uzun vadede bölgede rekabete neden olacaktır.

Savunmacı Realizme göre ise Çin’in bölgede hakimiyet kurma ihtiyacı yoktur.  Çünkü Çin’in sahip olduğu potansiyeller (nüfus, büyüklük vb) Ona etkin bir savunma için gerekli kaynakları zaten sağlamaktadır. Aynı zamanda nükleer silahların bir caydırıcılık rolü üstlendiğini de ileri süren Savunmacı Realistler, iki ülke arasındaki coğrafi uzaklıktan dolayı Çin’in sahip olduğu konvansiyonel silahların ABD’yi tehdit edemeyeceğini ve rekabete neden olamayacağını iddia etmektedir.

Motivasyon Realizmi ise; Çin’in bölgesel politikasında bir değişikliğin olduğunu ve bu değişikliğin Çin’i, hırslı devlet yaptığını iddia eder. Dolayısıyla güç, devletin başarısını belirlemek için en önemli unsur olacaktır. Yeterli güce sahip olan Çin eğer hırslı politikalar üretmeye devam ederse bunu caydırmak zor olacaktır. Dolayısıyla bu caydırma politikalarının varlığı dahi yoğun rekabete neden olacaktır.

Ayrıca genel olarak bakıldığında Çin’in ekonomik büyümesinin günümüzde dahi ticari bir rekabete neden olduğu görülmektedir. Dolayısıyla ABD’nin vergilerle karşı koymaya çalıştığı Çin’in ekonomik büyümesinin uzun vadede ABD’yi rekabete sevk edeceği açıktır. Çünkü Çin’in ekonomik büyümesi uzun vadede beraberinde askeri gücü ve maksimim gücü arzusunu da getirecektir. Dolayısıyla Çin’in sahip olacağı maksimum güç, ABD’nin küresel hegemonyasını sarsacaktır. Bu minvalde bakıldığında Çin’in hızlı büyümesini kendi hegemonyası açısından tehdit olarak algılayan ABD, kendi küresel liderliğinin sarsılmasını istemeyeceği için Çin’in büyük güç olmasına engel olmak isteyecektir ve böylece hem bölgede hem de küresel alanda bu durum güvensizlik ve rekabete neden olacaktır.

 

Motivasyon Realizmi

Motivasyon Realizm’ine (Klasik Realizmi ve Neo-Klasik Realizm’i içinde barındırır.) göre uluslararası rekabet ve çatışma davranışlarını anlamak için temel öneme sahip olan etken, uluslararası yapı değil tek tek devletlerin yapısıdır.[16]   Yani bu bakış açısına göre uluslararası yapıyı ve sistemi devletlerin doğası belirler. Örneğin büyük güçlerin güvenlik arayıcısı olduğu sistemlerde işbirliği ve barış olasılığı daha yüksekken bir ya da daha fazla hırslı devletin olduğu sistemlerde savaş ihtimalinin daha yüksek olduğunu görülmektedir.

Buna karşın Waltz’a göre ise rekabeti üreten uluslararası sistemin kendisidir. Dolayısıyla devletlerin değişik motivasyonlarının uluslararası sistemin yapısı üzerinde çok fazla önemi yoktur. Çünkü devletin motivasyonunu belirleyen zaten yapıdır, yani uluslararası sistemdir. Ancak Klasik Realizm’in temsilcilerinden Morgenthau ise Waltz’un aksine; asıl rekabete neden olan şeyin yapı değil insanların doğası olduğunu söyler. Morgenthau’ya göre devletlerin güç peşinde koşmalarının nedeni insanın doğasından kaynaklanır, çünkü insan doğasında güç arzusu ve bencillik vardır. Dolayısıyla insan var olduğu ve üst bir otoritenin bulunmadığı bir sistemde maksimum güce ulaşmayı ister, bu da rekabete sistem bazında neden olur.[17]

Devletler açısından ise temel amaç ulusal çıkarcılıktır. Yazar bu durumu şu şekilde açıklanmıştır: “Devletin hırsı ise refah ve zenginliğini arttırma ve siyasi ideolojisini ya da dinini yayma arzusu da dahil olmak üzere başka kaynaklara sahiptir.”[18] Bu çerçevede bakıldığında SSCB’nin 1979-1989 yılları arasında Afganistan’ı işgal etmesi durumu tamamen ulusal çıkarcılık ve komünist ideolojiyi yaymak üzere şekillendirdiği söylenebilir. Aynı duruma bir örnek de ABD’nin liberal kavramları öne çıkararak İrak’ı  işgal etmesi gösterilebilir. Nitekim ABD’nin asıl amacının Irak’a demokrasiyi ve barışı getirmek olmadığı işgal sonrasına ortaya çıkmıştır.

Ancak hırslı devletlerin rekabetçi politikalar tercih etmesine karşın güvenlik arayıcısı devletlerin işbirliğini benimsediği bazı durumlarda vardır. Örneğin güvenlik arayıcısı devletler, belli koşullar altında silahlanma yarışını kazanma şansına sahipken bile işbirliğini tercih edebilirler. Ancak hırslı devletin rekabeti tercih etme olasılığı bu durumda güvenlik arayıcısı devlete göre daha yüksektir. Çünkü hırslı devletlerin asıl amacı çıkarcılık olduğu için bu tür devletler mutlak kazanç peşine düşerler ve hedeflerine ulaşmak için rekabeti en iyi seçenek olarak görürler. Aynı şekilde güvenlik arayıcısı devletler bazı durumlarda savaşı göze alamayıp iş birliğine girişse de hırslı devlet aynı durumda genelde savaşı seçer. Ancak bu durumun her zaman için geçerli olduğu söylenemez. Çünkü hırslı devlet genelde çıkar üzeri hareket ettiği için çıkarı düşük olduğu durumlarda savaşmak yerine daha kazançlı gördüğü işbirliğini de yapabilir.[19]

Motivasyon Realizmi’nin bu argümanlarına karşı yapısal Realistler, uluslararası yapının anarşik olduğunu belirterek güvenlik ikileminin etkilerini ön plana çıkarırlar. Yapısal Realistlere göre rekabeti yönlendiren asıl etmenler anarşi ve güvenlik çıkmazıdır.

 

Realizm’e Göre Devletler Neden Güç İster?

Waltz’a göre bütün devletlerin asıl önceliği varlıklarını garanti altına almaktır. Her ne kadar devletler başka amaçlara da sahip olsalar temel motivasyon varlığını devam ettirmedir.[20] Burada önemli olan olgunun güç olduğu ortaya çıkmaktadır çünkü bir devletin varlığını garanti altına alması güç ile olur. Mearsheimer’e göre bu gücün miktarı maksimum güç iken Waltz’a göre bu ölçü, mevcut statüko durumunda güvenliğini sağlayacak kadar-yeterli güçtür.

Burada önemli olan temel soru devletlerin gücü neden istediğidir? Güçten asıl maksat Güvenliğini korumak mıdır yoksa hegemon güç olmak mıdır? Devletin bekası için ne kadar güç yeterlidir? Temelde açıklanması gereken olgular bunlardır.

Morgenthau gibi klasik realistlere göre güç istemenin asıl nedeni insan doğası iken yapısal Realistler yani Neo-Realistler için ise bunun nedeni uluslararası sistemin yapısıdır. Yapısal Realizme göre uluslararası sistemde üst bir otorite olmadığı için bu durum düzensizliğine yol açar ve böyle bir sistemde devletlerin birbirine saldırmaması için ortada bir neden yoktur. Böyle bir durumda ise güvenliğini sağlamak için güç unsuru ön plana çıkar.

Mearsheimer’e göre ise anarşik uluslararası sistemde devletlerin çatışmaması için bir neden yoktur dolayısıyla böyle bir sistemde devletler herhangi bir saldırı ihtimali karşısında kendini koruyacak kadar güçlü olmak istemektedir. Bu durumu Morgenthau şu şekilde dile getirmektedir: “Özünde büyük güçler fazla seçeneğin olmadığı demir bir kafes içerisinde tutsaktır; eğer hayatta kalmak istiyorlarsa birbirleri ile rekabet etmek durumundadırlar”.[21]

Görüldüğü üzere Morgenthau’nun da değindiği gibi rekabetin asıl amacı hayatta kalmak, dolayısıyla güvenliğini sağlamaktır. Anarşik bir sistemde devletlerin en çok gözetlediği konu güvenlikleri olduğu için burada güvenlik politikaları dahi rekabet olarak görülebilmektedir. Nitekim bir devletin güvenliğini sağlamak için gözettiği politikalar diğer devlet için güvensizlik olarak algılanabilmektedir.

Waltz’a göre ise devletlerin güç elde etmek peşinde koşmalarının nedeni uluslararası sistemin rekabetçi yapısıdır. Bu rekabetçi yapı devletleri kendi başlarının çaresine bakmaya zorlar çünkü böyle bir durumda devletler güçlü bir şekilde kendilerini koruma yeteneklerini artıracak politikalar peşinde koşacaklardır. Dolayısıyla uluslararası sistemin anarşik olması rekabete yol açar ve rekabet ise güç elde edilmesini gerekli kılar. Ayrıca devletlerin diğer devletlerin politikalarından emin olamayacağını Waltz da açıklar. Waltz’a göre rekabet eğilimi, devletlerin geleceğe yönelik motivasyonları ve niyetleri ile daha da güçlendirilmektedir. Dolayısıyla başkalarının niyetlerini konusundaki belirsizlik işbirliğini zorlar ve güç arayışına neden olur.[22]

Mearsheimer’a bakıldığında ise bu durum saldırgan Realizm ile ön plana çıkmaktadır. Saldırgan Realizme göre temel amaç devletin bekasıdır, bunun için de gücün maksimize edilmesi temel gerekliliktir. Mearsheimer, Waltz’dan farklı olarak; devletlerin sadece başkalarının niyetleri ile ilgili belirsizlikle karşı karşıya olmadıklarını, aynı zamanda devletlerin bu niyetleri ile ilgili en kötü durumu var saymaları gerektiğini iddia etmektedir. Dolayısıyla Mearsheimer’a göre devletler, karşısındaki devletlerin güçlerine odaklanmalı ve mümkün olduğu oranda güçlerini maksimize etmeleri gerekmektedir. Saldırgan Realizme göre gücü maksimize etmek bir amaç değil bir araçtır, asıl amaç devletin varlığının devam ettirilmesidir. Yani burada bakıldığında temel amaç güvenlik üzerinden bekanın garanti altına sağlanmasıdır.[23]

Güç peşine düşmenin bir diğer nedeni ise devletlerin korku nedenidir. Devletler karşısındaki devletlerin asıl amacını ve asıl gücünü bilemezler. Buda güç arayışına neden olur. Çünkü anarşik bir sistemde devletler kendi güvenlikleri için diğer devletlerin asıl niyetini bilmemekle kalmayıp onların niyetleri ile ilgili en kötü durumu hesaba katmak zorundadırlar. Nitekim anarşik bir sistemde diğer devletler her zaman potansiyel tehdit unsurlarıdırlar. Dolayısıyla bunların olası saldırı ihtimalleri karşısında geri adım atmalarını sağlayabilmek için yeterli güce ihtiyaç vardır. Bu da ileri düzeyde ittifaklara yol açar, çünkü devletler tek başlarına karşılık veremeyecekleri durumlarda ittifak arayışına girerler.[24]

Savunmacı Realizme göre ise bu durum daha farklıdır. Savunmacı Realizme göre temel amaç güç peşinde koşmak olmamalıdır. Çünkü işbirliği ve kendini sınırlandırmanın belli koşullar altında devletler için en iyi seçenek olduğunu düşünürler.[25] Saldırgan Realizm’in tersine savunmacı Realizm, uluslararası sistemin genel olarak rekabetçi bir yapı ortaya çıkarmadığını ve bazı koşullar altında devletlerin ileri derecede güvende olabileceğini iddia etmektedir.

Savunmacı Realizme göre devletlerin aşırı güç elde etme peşinde koşmaları kesinlikle güvenlik ikilemine yol açar. Bu da uzun vadede güvensizliğe neden olur. Çünkü bir devletin gücünü maksimize etmeye çalışması, karşısındakilerin de buna karşı önlem almasına yol açar. Bu durum da uzun vadede rekabete yol açar ve güvenliği zedeler.  Çünkü güvenlik çıkmazı, devletler arasındaki rekabeti açıklayan temel faktördür. Güvenlik arayıcısı devletler, diğer devletleri daha güvensiz hale getirmeden kendi güvenliklerini arttırmalılar, bunu da maksimum güç arayışı ile değil işbirliği ve kendini sınırlama ile yapabilirler.

Savunmacı Realizm ve saldırgan Realizm arasındaki maksimum güç meselesine örnek olarak Sovyet Rusya gösterilebilir. Soğuk Savaş döneminde SSCB’nin ABD’yi dengelemek ve kendi güvenliğini sağlamak adına güç maksimizasyonu peşinde koşması, ona ekonomik yükler getirmiş ve Sovyetler Birliği 1990’larda ABD ile girdiği güç arttırma yarışını kaybetmiştir. Nitekim Sovyetler Birliği’nin aşırı güç peşinde koşması, askeri bir müdahale olmadan yıkılmasına neden olmuştur.[26]

 

Realizm Bağlamında Savaş ve Barış

Realizm’ göre savaşların nasıl ve neden ortaya çıktığı meselesine bakmadan önce yukarıda ele alındığı üzere rekabet-silahlanma yarışı ve anarşi arasındaki bağa bakmak gerekir. Çünkü bir anlamda anarşik ortamın neden olduğu rekabet, çatışma ve savaşlara yol açar. Barry Buzan’a göre anarşi ve silahlanma yarışı gibi sorunların çatışmalara neden olduğu varsayımı üzerinden hareketle bu iki kavram arasındaki sorunun değişken mi yoksa süreklilik mi arz ettiği meselesi önemlidir. Çünkü bu durum anlaşıldığı zaman çatışmaların kaçınılmaz olup olmadığı meselesi de anlaşılacaktır. Buzan’a göre; anarşi ve silahlanma yarışının süreklilik arz etmesinden dolayı temelde güvensizlik sorununa neden olan faktörler bunlardır. “Aynı zamanda bu kavramların güvensizlik sorununa yapılacak herhangi bir pratik yaklaşımda temel olarak sabitlenmiş faktörler olarak ele alınmaları gerekmektedir.”[27]

Savaşın neden çıktığı meselesine değinmek gerekirse realist teori temsilcilerine göre bu durum farklılık göstermektedir. Nitekim bu nedenler saldırgan güçlere göre güvenlik dışı meseleler olarak ele alınabilse de statükocu devletler açısından temel mesele güvenlik bazlı unsurlardır. Ancak bu nedenler arasında öne çıkan bazı temel meseleler vardır. Mearsheimer bu durumu şu şekilde ele almaktadır: …kimi Realistler temel değişkenin sistem içerisindeki büyük güçlerin ya da kutupların sayısı olduğunu söylerken, diğerleri ana devletler arasında iktidarın dağılımına odaklamaktadır…kimi Realistler ise savunma-saldırı varyasyonların savaş ihtimalleri üzerinde en büyük etkiye sahip olduğunu iddia etmektedirler.[28]

Realizm’e göre savaş olasılığının iki kutuplu dünyada mı yoksa çok kutuplu dünyada mı daha yüksek olduğu tartışması halen çözüme kavuşturulamamıştır. 1648’den İkinci Dünya Savaşının sona erdiği 1945 tarihine kadar, sistemin çok kutuplu olduğu konusunda Realistler arasında anlaşmazlık yoktur. Aynı şekilde 1945’den SSCB’nin yıkıldığı 1989 tarihine kadar olan Soğuk Savaş döneminde ise iki kutuplu bir sistemin olduğu konusunda da genel bir anlaşma vardır.[29] Ancak genel olarak hangi sistemde savaş olasılığının daha fazla olduğu yönünde çeşitli yaklaşımlar vardır.

İlk olarak, bazı realistlere göre iki kutuplu sistemde savaş olasılığı daha düşüktür.  Çünkü devletler çok kutuplu sistemde sorumluluğu üzerinden atma eğilimine sahip oldukları için bu durum etkin dengelemeyi önler ve yayılma için fırsat yaratır.  Ayrıca bunlara göre çok kutuplu sistemde aralarında savaşın olabileceği çok daha fazla devlet grubu olduğu için savaş olasılığı daha yüksektir.[30] Aynı şekilde Mearsheimer’e göre çok kutuplu sistemde büyük güçlerin sayısı arttıkça potansiyel savaş ihtimali de artacaktır.[31] Bu durumu destekleyecek bir örnek vermek gerekirse 20. yüzyılın ilk yarısında çok kutuplu bir sistem hakimdi. Çok kutuplu sistemin sona erdiği 1945 yılına kadar 2 tanesi dünya savaşı olmak üzere çok sayıda büyük savaş meydana gelmiştir. Ancak iki kutuplu sistemin sonu olan 1989’a kadar bir dünya savaşı olmadığı gibi büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya geldiği bir savaş da olmamıştır. Dolaysıyla çok kutuplu sistemde savaş olasılığı iki kutuplu sistemden daha yüksek olduğu söylenebilir.

İki kutuplu sistemde savaş olasılığının daha düşük olduğu ile ilgili ikinci bir durum ise, rekabet ve çatışma durumunun öngörülmesi üzerinedir. Bu yaklaşıma göre iki kutuplu sistemde potansiyel tehdidin nereden geleceği açıkken çok kutuplu sistemde bunun bilinemezliği büyük risklere yol açabilir.[32]  Çünkü iki kutuplu sistemde hesaba katılması gereken yalnızca bir güç varken çok kutuplu sistemde saldırının nereden geleceği tam olarak öngörülemez. Dolayısıyla iki kutuplu sistemde devletler yalnızca tek kutuba odaklandığı için karşı devletin niyetini ve gücünü anlayabilir. Ancak çok kutuplu sistemde kimin dost kimin düşman olduğu ve bunların gücü hakkında emin olmak oldukça zordur.

Bu duruma örnek olarak, iki dünya savaşı arası dönem ve soğuk savaş dönemini karşılaştırmak uygun olacaktır. Öncelikle çok kutuplu sisteme bakıldığında Birinci Dünya Savaşından sonra Milletler Cemiyeti’nin kurulmasına rağmen revizyonist devletlerin önüne geçilememiştir. Çünkü sistemde çok sayıda dikkate değer güç olduğundan dolayı revizyonist devletler birbirlerinin tezlerini destekleyerek İkinci Dünya Savaşının patlak vermesine neden olmuşlardır. Burada çok kutuplu sistemin dengeleyici özelliğini ön plana çıkaranlar dahi yanılmışlardır. Çünkü büyük dengeleme ittifaklarına rağmen İkinci Dünya Savaşının önüne geçilememiştir.

Bu örnek bazında Soğuk Savaş dönemine bakıldığında ise tehdidin nerden geleceği açık olduğu için tüm dünyayı etkileyen savaşlar olmamıştır. Bu dönem, potansiyel düşman ve düşmanın gücü belli olduğu için daha çok silahlanma yarışının olduğu bir dönem olmuştur. Bu dönemde büyük güçler olan ABD ve SSCB doğrudan karşı karşıya gelmek yerine daha çok vekalet savaşları yürütmüşlerdir. Örneğin Kore ve Vietnam savaşlarında ABD cephede görünmesine rağmen SSCB askeri destek vermekle savaşı yönetmeye çalışmıştır.

Ancak bu tezlere karşı ileri sürülen argümana bakıldığında ise; iki kutuplu sistemde büyük güçler arasındaki güç dengesi hemen hemen eşit olduğu için bu durumda çok kutuplu sistemde olduğu gibi etkin bir dengeleme olamayacağından dolayı savaş çekici hale gelmektedir. Ayrıca bu argümanı ileri sürenlere göre; “çok kutuplu bir sistemde dengeleme gerçekleşmese bile büyük bir devletin eşit güçteki bir büyük devlete saldırma olasılığı iki kutuplu sisteme göre daha yüksek değildir.”[33]

İkinci bir yaklaşım ise devletlerin gücündeki değişimin savaş ihtimali üzerindeki etkisine odaklanmaktadır. Bu yaklaşıma göre gücü azalan devlet daha fazla zayıflayıp saldırıya açık hale gelmeyi beklemeden önce savaşı başlatmak isteyebilir. Aynı zamanda barışı savaşa tercih eden bir devlet daha fazla güçlendiğinde revizyonist eğilimlere girebilir ve savaşı tercih edebilir.[34] Bu duruma örnek olarak -yukarıda değinildiği üzere- Çin’in hızlı büyümesi de gösterilebilir. Bu durumda Çin, şuan için ABD tarafından küresel güç olarak görülmemektedir. Ancak ABD, bu hızlı büyümenin Çin’i karşı konulamaz bir büyük güç yapacağını düşünmekte ve bu yüzden Çin’e karşı önlem almaya koyulmaktadır.

Aynı zamanda zayıflamaya yüz tutan devletin tam olarak gücünü kaybetmeden savaşa başvuracağı tezi Realizme uygundur. Çünkü devletler diğer devletlerin niyetlerini bilemedikleri için saldırıya açık hale gelen bir devletin saldırıya uğraması kaçınılmaz olarak algılanabilir. Örneğin; seçilmiş bir siyasi parti eski gücünü kaybettiğini anladığı an erken seçimlere gidebilir. Çünkü eğer seçim sürecinin gelmesini beklerse bu sefer rakipleri karşısında daha zayıf bir şekilde yarışmak durumunda kalacaktır. Dolayısıyla tam zayıflamadan erken seçime gitmesi halinde seçimi kazanan partinin eski gücüne ulaşma imkanı da vardır. Bu bağlamda zayıflamaya başlayan bir devlet eğer saldırıya uğramadan önce savaşa başvurup başarı elde ederse önceki konumunu da sağlamlaştırma ihtimali kazanmış olur.

Üçüncü yaklaşım ise Mearsheimer’in de değindiği saldırı-savunma dengesine ve güvenlik çıkmazına odaklanmaktadır.[35] Yukarıda verilen örnekten de anlaşılacağı üzere saldırı avantajlı olduğunda savaş olasılığı ön plana çıkmaktadır. Çünkü saldırının avantajlı olduğu durumlarda önleyici savaş mantığıyla hareket etme eğilimi de artacaktır. Bu durumda saldırıya uğramadan saldırmak, devletin bekası açısından büyük öneme sahiptir. Nitekim eğer başarı sağlanırsa bu durum amacına ulaşmış denilebilir.

 

Sonuç

Realist teorinin üzerinde durduğu uluslararası sistemin yapısı, devletler arasındaki ilişkilerin anlaşılması hususunda büyük öneme sahiptir. Uluslararası sisteme bakıldığında, devletlerin önceliğinin hayatlarını devam ettirmek olduğu görülmektedir. Realist teorisyenlere göre devletler hayatlarını devam ettirmek adına birtakım güvenlik stratejilerine başvururlar. Burada temel amaç devletin bekasını sağlamak olduğu için sistemin durumuna göre bunu farklı şekillerde ele almak mümkündür. Örneğin güçlü bir devlete karşı ittifaklara katılması gerekirken, devletin bazı durumlarda ise kendi başını çaresine bakabilmesi gerekmektedir.

Yapısal Realizmin temsilcilerinden Waltz, uluslararası sistemin yapısının devletleri rekabete zorladığını ve bu rekabetçi ortamdan kurtulmanın ise zor olduğunu söyler. Buna karşın Mearsheimer ise uluslararası sistemin anarşik olduğunu ve devletlerin güvende hissetmeleri için maksimum güce ulaşmaları gerektiğini belirtir. Görüldüğü gibi uluslar arası sistemin yapısı devletleri rekabete zorladığı için devletler temel olarak askeri güce önem vermek zorundadırlar. Motivasyon Realizm’i ise bu konuda uluslararası sistemin yapısının tamamen anarşik olmadığını ve sistemi belirleyen unsurun devletlerin motivasyonu olduğunu ileri sürer.

Realist teoriye göre devletler bekalarını sağlamak adına sürekli güç arzusuyla hareket ederler. Realizm’in alt unsurları tarafından farklı bir şekilde ele alınsa da güç arzusunun asıl nedeni hepsinde aynı sonuca yani devletin bekasının sağlanmasına hizmet etmektedir. Ancak peşinde koşulan gücün yeterli güç mü yoksa maksimum güç mü olduğu konusunda farklı görüşler mevcuttur. aynı zamanda bu farklılık Realizm’in savaşın hangi sistemde çıkma olasılığının daha yüksek olduğu ve bunun nedenleri konusunda da ortaya çıkmaktadır. Bazı Realistlere göre temel değişken sistem içerisindeki büyük güçlerin ya da kutupların sayısı iken, bazıları ise başat devletler arasındaki iktidar dağılımına odaklanmaktadır.

 

KAYNAKÇA

Aral, Berdal. Küresel Güvenlikten Küresel Tahakküme: BM Güvenlik Sistemi ve İslam Dünyası . İstanbul, Küre Yayınları, 2016

Arı, Tayyar. Uluslararası Ilişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, Işbirliği. İstanbul: Marmara Kitap Merkezi, 2010. 6. Baskı

Balcı, Ali. Gardaş, Şaban. Uluslar arası İlişkilere Giriş. İstanbul, Küre Yayınları, 4. Baskı

Burchill, Linklater, Devetak, Donnelly, Nardin, Paterson, Reus-Smit.  Uluslararası İlişkiler Teorileri. Çev. Rahim Acar. İstanbul. Küre Yayınları. 3. Baskı.

Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Baskı

Diri, Esra (ed.), Uluslararası Ilişkilerde Anahtar Metinler 1. Ankara: Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi, 2013.

Dunne, Timothy, Milja Kurki, and Steve Smith. International Relations Theories: Discipline and Diversity. New York: Oxford University Press, 2013.

 

[1] İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Uluslar arası İlişkiler, aydinguvenmdnyt@gmail.com

[2] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition. s.14

[3] Arı, Tayyar. Uluslararası Ilişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, Işbirliği. İstanbul: Marmara Kitap Merkezi, 2010. 6. Baskı. s.182-183

[4] Aral, Berdal. Küresel Güvenlikten Küresel Tahakküme: BM Güvenlik Sistemi ve İslam Dünyası . İstanbul, Küre Yayınları, 2016.  s.236

[5] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition. s.15

[6] A.g.e. s.17

[7] Balcı, Ali. Gardaş, Şaban. Uluslar arası İlişkilere Giriş. İstanbul, Küre Yayınları, 4. Baskı. s.126

[8] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition. s.18

[9] A.g.e. s.18

[10] Balcı, Ali. Gardaş, Şaban. Uluslar arası İlişkilere Giriş. İstanbul, Küre Yayınları, 4. Baskı. s.128-129

[11] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition. s.20

[12] A.g.e. s.19

[13] A.g.e. s19

[14] Balcı, Ali. Gardaş, Şaban. Uluslar arası İlişkilere Giriş. İstanbul, Küre Yayınları, 4. Baskı. s.137-138

[15] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition. s.21

[16] A.g.e. s.24

[17] Burchill, Linklater, Devetak, Donnelly, Nardin, Paterson, Reus-Smit.  Uluslar arası İlişkiler Teorileri. Çev. Rahim Acar. İstanbul. Küre Yayınları. 3. Baskı. s.55

[18] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition.24

[19] A.g.e. s.24

[20] A.g.e. s.17

[21] Dunne, Timothy, Milja Kurki, and Steve Smith. International Relations Theories: Discipline and Diversity. – Richard Ned Lebow, Classical Realizm. New York: Oxford University Press, 2013. s.78

[22] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition. s.18

[23] A.g.e. s19

[24] Dunne, Timothy, Milja Kurki, and Steve Smith. International Relations Theories: Discipline and Diversity. New York: Oxford University Press, 2013.s.80

[25] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition. s.20

[26] Balcı, Ali. Gardaş, Şaban. Uluslar arası İlişkilere Giriş. İstanbul, Küre Yayınları, 4. Baskı. s.141

[27] Diri, Esra (ed.), Uluslararası İlişkilerde Anahtar Metinler. Barry Buzan; Barış, Güç ve Güvenlik: Uluslararası İlişkilerde Çatışan Kavramlar. 1. Ankara: Uluslararası İlişkiler Kütüphanesi, 2013. s.171

[28] Dunne, Timothy, Milja Kurki, and Steve Smith. International Relations Theories: Discipline and Diversity. John J. Mearsheimer, structual Realizm. New York: Oxford University Press, 2013. s.84

[29] A.g.e. s.84

[30] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition. s.30

[31] Dunne, Timothy, Milja Kurki, and Steve Smith. International Relations Theories: Discipline and Diversity. John J. Mearsheimer, Structual Realizm. New York: Oxford University Press, 2013.85

[32] A.g.e. s.85

[33] Collins, Alan. Contemporary Security Studies. “Charles L. Glaser, Realizm”. Oxford University Press, 2010.2. Edition. s.30

[34] A.g.e. s.30

[35]  Dunne, Timothy, Milja Kurki, and Steve Smith. International Relations Theories: Discipline and Diversity. John J. Mearsheimer, structual Realizm. New York: Oxford University Press, 2013. s.85

Lütfen takip edip, beğenin
0

About Author

Aydın GÜVEN

HİNDİSTAN-PAKİSTAN aydinguvenmdnyt@gmail.com

Leave A Reply