ANLAMIN UFKU, TARİHİN DİLİ: KAVRAM’IN DOĞASI ÜZERİNE

FELSEFE

Kavramlar dünyayı anlamlı kılan ufuklardır, dil yalnızca iletişim değil varlığın açılışıdır.

Kavram, yalnızca düşüncenin en küçük birimi değil, aynı zamanda dünyayla kurduğumuz ilişkinin dilsel ve ontolojik örgüsüdür. Bu nedenle kavramın işleyişini anlamak, salt bir kelimenin anlamını çözmek değil; düşünmenin, tarihin ve gerçekliğin nasıl kurulduğunu kavramaktır. Kavramın doğasına dair en temel problem, onun içsel anlam yapısı ile dışsal temsil işlevi arasında beliren gerilimde ortaya çıkar. Bir kavram, bir yandan kendi semantik çekirdeğiyle, tanım gücüyle, içerdiği özelliklerle ve diğer kavramlarla kurduğu ilişkiler ağıyla belirlenir; öte yandan dünyada belirli nesnelere, olgulara, süreçlere ya da tarihsel durumlara gönderimde bulunur. Bu ikili yapı kavramı ne yalnızca zihinsel bir içerik ne de basit bir adlandırma aracı hâline indirgemeye izin verir. Kavram, anlam ile gerçeklik arasında işleyen bir ara-varlıktır; hem düşünsel düzenin hem de toplumsal dünyanın eklemlenme noktalarından biridir.

Bu ikili doğa, Heidegger’in ontolojik yaklaşımıyla daha dipten bir zemine taşınır. Heidegger’e göre insan dünyaya dışarıdan bakan bir bilinç değildir; baştan itibaren dünya-içinde-varlık olarak dünyaya yerleşmiştir. İnsan, nesnelerle ilk karşılaşmasını teorik bir kavramsallaştırma düzeyinde yaşamaz; önce kullanır, yönelir, işlerlik içinde var olur. Dünya ilkin bir veri toplamı değil, anlamlı ilişkilerin ve imkânların alanıdır. Dolayısıyla kavram, bilincin dünyaya sonradan uyguladığı bir şema olmaktan çok, dünyayı anlamlı kılan varoluşsal açılımdır. Heidegger’in “anlama” dediği şey, bir bilgi edinme eylemi değildir; Dasein’ın dünyayı imkânlar ufku içinde kavrayarak kendisini bu ufukta kurmasıdır. Bu açıdan bakıldığında kavramın içsel yönü salt tanımsal bir semantik çekirdekle sınırlı kalmaz; kavramı mümkün kılan bir ön-anlama yapısına dayanır. Kavramları kullanabilmemiz için, onları taşıyan bir dünya anlayışı zaten kurulmuş olmalıdır. “Adalet”, “özgürlük”, “devlet” gibi kavramların anlamı yalnızca sözlükte yazılı tanımlarından türemez; bu kavramlar insanın ne olduğu, eylemin ne olduğu, hakikatin ne olduğu gibi çok daha derin bir varlık anlayışıyla birlikte çalışır. Kavramın içi, yalnızca dilsel bir içerik değil, aynı zamanda görünmez bir ufuktur; o ufuk çözülmeden kavramın gerçek işleyişi de anlaşılamaz.

Heidegger açısından kavramın dışsal yönü de basit bir gönderim meselesi değildir. Kavramlar dünyaya yalnızca işaret etmez; dünya, belirli kavramlar aracılığıyla belirli tarzlarda açığa çıkar. Burada kavramın işlevi temsil etmekten çok, gerçekliği belirli bir biçimde görünür kılan bir açığa çıkarma hareketidir. Böylece kavram, yalnızca anlam taşıyan bir işaret olmaktan çıkar ve performatif bir güç kazanır: kavram kullanıldığında sadece bir şeyi tarif etmez, aynı zamanda bir şeyi kurar. Kavramlar eylem ufuklarını açar, imkânları belirler, meşruiyet alanlarını üretir; bir şeyi mümkün kılarak aynı anda başka bir şeyi imkânsızlaştırır. Bu nedenle kavramların gücü çoğu zaman açık anlamlarında değil, dayandıkları söylenmemiş artalanda saklıdır. Heidegger’in “söylenmemiş” diye işaret ettiği bu arka plan, kavramın görünmez zeminidir: kavramın doğallık gibi sunulan kabulleri, ön kabullerin sessiz tahakkümü ve dilin içinde taşınan tarihsel tortular. Kavramlar sadece söyledikleriyle değil, söylemeden devreye soktuklarıyla işlerler.

Burada kavramın içsel anlam yapısı ile dışsal işlevi arasındaki gerilim, daha da karmaşık bir yapı kazanır. Kavramın içsel çekirdeği tanım kadar, onu mümkün kılan ön-yapıya dayanır; kavramın dışsal karşılığı ise sadece nesnel göndergeler değil, dünyayı açma tarzlarıdır. Bu bakımdan kavram, mantıksal bir kategori değil; varoluşsal bir “dünya kurma” biçimi olarak anlaşılmalıdır. Heidegger’in hermenötik daire dediği yapı tam da burada devreye girer: anlam, boş bir zeminde inşa edilmez; her anlamlandırma bir ön-sahiplik, ön-bakış ve ön-kavrayış tarafından zaten biçimlendirilmiştir. Bir kavramı anlamak, onun tanımını öğrenmek değil, onu mümkün kılan ön-anlamayı çözmektir. Bu da kavramların tarihsel doğasını yalnızca anlam değişimleri üzerinden değil, anlamın zeminini oluşturan ön-kurulumlar üzerinden düşünmeyi gerektirir.

Bu ontolojik zemin, Koselleck’in kavram tarihi yaklaşımıyla tarihsel-siyasal bir düzlemde somutlaşır. Koselleck’e göre kavram, yalnızca bir kelimenin anlamı ya da bir nesnenin adı değildir; kavram tarihsel deneyimin kristalleşmiş biçimidir. Kavramlar geçmişin tecrübesi ile geleceğin beklentisi arasında yoğunlaştırılmış yapılar olarak bulunur. Koselleck’in Erfahrungsraum (deneyim alanı) ve Erwartungshorizont (beklenti ufku) ayrımı, kavramların iki yönlü zaman taşıdığını gösterir: kavram geçmişin tortusunu taşır, fakat aynı zamanda geleceğe dair yönelimleri düzenler. Bu nedenle kavramlar tarihin edilgen yansımaları değil, tarihsel zamanın kurulmasında etkin rol oynayan aktörlerdir. “Devrim” kavramının astronomik döngüsel anlamından kopup geri dönüşsüz tarihsel kırılmayı ifade etmesi, “kriz”in tıbbi bir eşikten çıkıp toplumsal ve siyasal durumun adı hâline gelmesi, “ilerleme”nin modern çizgisel zaman bilincinin kurucu ekseni hâline dönüşmesi yalnızca semantik değişimler değildir. Bu kavramsal dönüşümler, insanların zamanla, siyasetle ve toplumsal değişimle kurdukları ilişkiyi dönüştürür; yani kavramlar, sadece tarihi anlatmaz, tarihi mümkün kılan ufku yeniden kurar.

Koselleck’in kavram tarihi, Heideggerci zeminde daha da keskinleşir: eğer kavramlar dünyayı açan anlam ufuklarıysa, o hâlde kavramların tarihi yalnızca kelimelerin değil, varoluşsal ön-anlamaların da tarihidir. Kavramlar toplumsal mücadeleler içinde çatışır, hegemonya kurar, siyasal alanı biçimlendirir; çünkü kavramlar, kimlerin konuşabileceğini, neyin makul sayılacağını, hangi eylemin meşru görüleceğini belirler. Özellikle modern dönemde kavramlar soyutlaştıkça daha fazla siyasal güç kazanır. “Halk”, “özgürlük”, “devlet” gibi kavramlar kolektif tekiller hâline geldikçe hem belirsizleşir hem de bu belirsizlik sayesinde geniş bir mobilizasyon kapasitesi üretir. Kavramın içsel anlam çokluğu ile dışsal temsil belirsizliği birleştiğinde kavram hem esnek hem de etkili bir siyasal araç hâline gelir. Böylece kavram, yalnızca düşünmenin malzemesi değil; siyasal gerçekliği kuran ve tarihsel zamanı düzenleyen bir kuvvet olarak belirir.

Sonuçta kavramın çifte doğası, Heidegger ile Koselleck birlikte okunduğunda daha kapsamlı bir ufuk kazanır. Heidegger kavramın ontolojik imkân şartlarını açığa çıkarır: kavramlar dünyayı anlamlı kılan ufuklardır, dil yalnızca iletişim değil varlığın açılışıdır. Koselleck ise bu ufukların tarihsel-siyasal mücadeleler içinde nasıl dönüştüğünü gösterir: kavramlar tarihsel deneyimi yoğunlaştırır, beklenti ufuklarını düzenler ve toplumsal zamanın hızını-yönünü belirler. Böylece kavram, yalnızca bir anlam taşıyan işaret değil; hem dünyayı açan hem tarihi yönlendiren dinamik bir yapı hâline gelir. Kavramlar sadece anlam üretmez; aynı zamanda zaman kurar, iktidar inşa eder ve gerçekliği biçimlendirir. Bu nedenle kavramların tarihi, aynı zamanda düşünmenin, varlığın ve siyasetin iç içe geçmiş tarihidir.

Nuh Muaz Kapan

Nuh Muaz KAPAN
Nuh Muaz KAPAN

Nuh Muaz Kapan, Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Felsefe, Sosyoloji ve İlahiyat eğitimi aldı. Aynı üniversitenin İlahiyat Fakültesi’nde Bilim Felsefesi alanında yüksek lisansını tamamladı. Fe ...

Yorum Yaz