ABD–Suudi Arabistan ilişkilerinin temeli, yalnızca yer altından çıkarılan petrol üzerine değil, değişen dünya düzenini doğru okuyan siyasi tercihler üzerine kurulmuştur.
Petrol, Güvenlik ve Kalkınma Ekseninde ABD–Suudi Arabistan İlişkilerinin Doğuşu
Giriş
Amerika Birleşik Devletleri ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler, modern Orta Doğu tarihinin en dikkat çekici ortaklıklarından birini meydana getirmiştir. İki ülkenin siyasi yapıları, toplumsal değerleri ve tarihî tecrübeleri birbirinden oldukça farklı olmasına rağmen ekonomik ve stratejik çıkarlar zamanla güçlü bir iş birliğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bir tarafta sanayileşmiş, küresel ekonomik gücü giderek artan Amerika Birleşik Devletleri; diğer tarafta siyasi birliğini yeni tamamlamış, ekonomik kaynak arayışındaki Suudi Arabistan bulunuyordu. Bu iki farklı dünyanın yakınlaşmasında petrol belirleyici bir unsur olsa da ilişkileri yalnızca enerji kaynakları üzerinden açıklamak yeterli değildir. İngiltere’nin bölgedeki nüfuzunu dengeleme isteği, Suudi devletinin mali ihtiyaçları, Amerikan şirketlerinin yatırım kapasitesi, İkinci Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği yeni uluslararası düzen ve Suudi Arabistan’ın güvenlik arayışı da bu yakınlaşmada önemli rol oynamıştır.
İlişkilerin başlangıcındaki en çarpıcı hususlardan biri, Kral Abdülaziz İbn Suud’un Amerikan şirketleri hakkındaki düşüncesiydi. İbn Suud, Amerikan şirketlerinin kendi devletlerinden görece bağımsız hareket ettiklerine inanıyordu. Ona göre bu durum, söz konusu şirketlerin doğrudan siyasi ve sömürgeci hedeflerle hareket etme ihtimallerini azaltıyordu. İngiliz şirketleri ise Suudi yönetiminin gözünde yalnızca ticari kuruluşlar değildi; İngiltere’nin bölgedeki siyasi gücünün ve yayılmacı çıkarlarının bir uzantısı olarak değerlendirilebiliyordu.
İbn Suud ayrıca Amerikan ekonomisinin İngiliz ekonomisinden daha güçlü ve daha dinamik olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle Amerikan sermayesinin Suudi Arabistan’ın kalkınmasına daha büyük katkı sağlayabileceğine inanıyordu. İngiliz siyasetçilerin Arap Yarımadası’ndaki sınır anlaşmazlıklarında Haşimilere karşı daha yakın ve anlayışlı bir tavır benimsemeleri de Suudi yönetiminin Londra’ya mesafeli yaklaşmasının nedenleri arasındaydı. Böylece Suudi Arabistan’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelmesi, yalnızca ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda İngiliz nüfuzunu dengeleme amacı taşıyan stratejik bir karardı.
İki ülke arasındaki ilişkiler zaman içerisinde petrol, savunma ve kalkınma olmak üzere üç ana sütun üzerinde yükseldi. Amerikan şirketleri Suudi petrolünü dünya ekonomisine taşırken ABD yönetimi krallığın güvenliğine ve mali istikrarına katkı sağladı. Suudi Arabistan ise Amerika Birleşik Devletleri’ne hem enerji kaynaklarına erişim hem de Orta Doğu’da stratejik hareket alanı sundu. Bu karşılıklı ihtiyaç ilişkisi, dönem dönem Filistin meselesi ve bölgesel gelişmeler nedeniyle sarsılsa da uzun süre varlığını koruyacak bir ortaklığın temelini oluşturdu.
Amerikan İlgisinin İlk İzleri
Amerika Birleşik Devletleri’nin Arap Yarımadası ve Basra Körfezi’yle ilgisi, Suudi Arabistan devletinin kurulmasından çok daha önce başlamıştı. Amerika, 19. yüzyılın başlarından itibaren dünya ticaretinde daha fazla yer edinmeye çalışıyor, denizaşırı bölgelerle ticari bağlantılar kuruyordu. Basra Körfezi de bu yeni ticari açılımın kapsadığı bölgelerden biriydi. Bununla birlikte söz konusu dönemde Amerika’nın bölgedeki varlığı, İngiltere’nin sahip olduğu siyasi ve askerî nüfuzla karşılaştırılabilecek düzeyde değildi.
İngiltere, Hindistan yolunun güvenliği, deniz ticaretinin korunması ve imparatorluk çıkarlarının sürdürülmesi nedeniyle Basra Körfezi’ne büyük önem veriyordu. Körfez’deki emirliklerin ve Arap Yarımadası çevresindeki birçok siyasi yapının İngiltere ile anlaşmaları bulunuyordu. İngilizlerin bölgedeki askerî ve diplomatik üstünlüğü, başka bir devletin etkili bir aktör hâline gelmesini zorlaştırıyordu. Amerika Birleşik Devletleri ise başlangıçta daha çok ticaret, misyonerlik ve ekonomik bağlantılar üzerinden bölgede görünür olmaya başladı.
Bu durum Suudi yöneticiler açısından önemliydi. Amerika’nın Arap Yarımadası’nda İngiltere’ye benzer bir sömürgecilik geçmişine sahip bulunmaması, Washington’ı daha kabul edilebilir bir ortak hâline getiriyordu. Suudi yönetimi, Amerikan ilgisinin öncelikle ekonomik nitelik taşıdığını düşünüyor ve bu ilişkinin İngiliz siyasi baskısına alternatif oluşturabileceğini değerlendiriyordu.
ABD’nin bölgeyle kurduğu ilk ilişkilerden itibaren ticari çıkarlar ön plandaydı. Fakat 20. yüzyılın başlarında petrolün dünya ekonomisindeki yerinin büyümesi, Basra Körfezi’ne yönelik Amerikan ilgisinin niteliğini değiştirdi. Özellikle İran’da 1908 yılında petrol bulunması ve sonraki yıllarda Irak, Bahreyn, Kuveyt ve Körfez’in diğer bölgelerinde enerji kaynaklarının keşfedilmesi, Arap Yarımadası’nın ekonomik ve stratejik değerini artırdı.
Böylece başlangıçta sınırlı ticari faaliyetlerden ibaret olan Amerikan ilgisi, zamanla enerji kaynaklarını ve bölgesel güç dengelerini kapsayan daha geniş bir stratejiye dönüştü. Suudi Arabistan ise bu süreçte henüz petrol zenginliğini ortaya çıkaramamış fakat önemli bir potansiyele sahip olduğu düşünülen büyük bir ülkeydi.
Suudi Devleti’nin Kuruluşu ve Uluslararası Tanınma Arayışı
Kral Abdülaziz İbn Suud, Arap Yarımadası’nın önemli bir bölümünü kendi yönetimi altında birleştirerek modern Suudi Arabistan devletinin temellerini attı. Cidde’nin ele geçirilmesi ve Hicaz üzerindeki hâkimiyetin tamamlanmasının ardından İbn Suud’un bölgedeki siyasi konumu büyük ölçüde güçlendi. 1926 yılında Hicaz Kralı, Necid ve Bağlı Bölgelerinin Sultanı olarak tanınması, yalnızca iç siyasette değil uluslararası alanda da yeni bir dönemin başlangıcını temsil ediyordu.
Ancak geniş topraklar üzerinde siyasi hâkimiyet kurulması, yeni devletin uluslararası güvenceye kavuşması için yeterli değildi. İbn Suud, yönetiminin diğer devletler tarafından tanınmasını ve diplomatik ilişkilerin geliştirilmesini istiyordu. İngiltere, Suudi devletini tanıyan ilk önemli güçlerden biri oldu. Bununla birlikte İngiltere ile ilişkiler, dostluk kadar rekabet ve güvensizlik de içeriyordu.
İngiltere’nin Haşimi yönetimleriyle yakın bağlantıları, Arap Yarımadası’ndaki sınır meseleleri ve Londra’nın bölgedeki himaye siyaseti İbn Suud’u rahatsız ediyordu. Suudi hükümdarı İngilizlerle ilişkilerini tamamen koparmayı düşünmüyor, fakat yeni devletin geleceğini yalnızca İngiltere’ye bağlı hâle getirmek de istemiyordu. Bu nedenle Almanya, Türkiye, İran ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerle diplomatik ilişkiler kurmaya yöneldi.
Amerika Birleşik Devletleri başlangıçta Suudi devletini tanıma konusunda aceleci davranmadı. Washington yönetimi, bölgedeki siyasi gelişmelerin nasıl sonuçlanacağını görmek istiyordu. Ayrıca ABD’nin Arap Yarımadası’yla olan ekonomik ve diplomatik bağları henüz sınırlıydı. Dönemin Amerikan yönetimi, yeni bir diplomatik temsilcilik açmanın getireceği mali yükü de hesaba katıyordu.
Suudi Arabistan’ın iç yapısının istikrara kavuşması ve farklı ülkelerle antlaşmalar imzalaması, Washington’ın tutumunu değiştirdi. Nihayetinde Amerika Birleşik Devletleri, 1 Mart 1931 tarihinde Hicaz ve Necid Krallığı’nı resmen tanıdı. Bu karar, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin başlangıç noktalarından birini oluşturdu.
Bununla birlikte diplomatik tanıma, hemen güçlü ve yoğun bir siyasi ilişkiye dönüşmedi. ABD, Suudi topraklarında sürekli bir temsilcilik kurmakta isteksiz davranmayı sürdürdü. Amerikan çıkarları uzun süre Kahire’deki diplomatik kanallar üzerinden takip edildi. Washington yönetimi, Suudi Arabistan’ı tanımıştı; ancak henüz bu ülkenin gelecekte taşıyacağı ekonomik ve stratejik önemi tam olarak kavrayabilmiş değildi.
Petrol imtiyazının Amerikan şirketlerine verilmesi bile başlangıçta ABD Dışişleri Bakanlığını ülkede daimi temsilcilik kurmaya ikna etmeye yetmedi. Bu durum, Suudi-Amerikan ilişkilerinin ilk aşamada devletler tarafından değil, büyük ölçüde ekonomik girişimler ve petrol şirketleri tarafından şekillendirildiğini göstermektedir.
İbn Suud Neden Amerikan Şirketlerini Tercih Etti?
Suudi-Amerikan ilişkilerinin gelişmesini sağlayan en önemli kararlardan biri, İbn Suud’un petrol arama ve çıkarma konusunda Amerikan şirketlerine yönelmesiydi. Bu tercih yalnızca daha yüksek bir mali teklifin kabul edilmesi şeklinde açıklanamaz. İbn Suud’un Amerikan şirketlerine bakışı, onun dış politika anlayışıyla doğrudan bağlantılıydı.
Kral, İngiliz şirketlerinin kendi hükümetleriyle güçlü siyasi bağlara sahip olduğunu düşünüyordu. İngiltere’nin bölgedeki şirketleri, ticari faaliyetlerin yanında Londra’nın siyasi etkisini genişleten araçlar olarak görülebilirdi. Amerikan şirketleri ise Suudi hükümdarının gözünde hükümetlerinden daha bağımsızdı. İbn Suud, bu kuruluşların öncelikle kazanç sağlamaya odaklandığını, bölgesel sınır meselelerine veya hanedan mücadelelerine doğrudan müdahale etmeyeceğini düşünüyordu.
Bu değerlendirme, Amerikan şirketlerinin hiçbir siyasi etkisinin bulunmadığı anlamına gelmiyordu. Ancak Suudi yönetimi açısından önemli olan, İngiltere’nin doğrudan ve görünür siyasi baskısına karşı bir denge oluşturabilmekti. Amerikan şirketleriyle kurulacak ekonomik ilişki, Suudi Arabistan’a İngiliz nüfuz alanından kısmen uzaklaşma imkânı sunuyordu.
İbn Suud’un tercihinde Amerikan ekonomisinin gücü de etkiliydi. Amerika Birleşik Devletleri geniş sermaye kaynaklarına, ileri teknolojiye, gelişmiş sanayiye ve büyük bir iç pazara sahipti. Suudi Arabistan’ın ekonomik bakımdan gelişebilmesi için yalnızca petrolün bulunması yeterli değildi. Petrolün çıkarılması, işlenmesi, taşınması ve uluslararası pazarlara ulaştırılması için büyük yatırımlar yapılması gerekiyordu. Amerikan şirketleri, böylesine maliyetli projeleri gerçekleştirebilecek sermayeye ve teknik birikime sahipti.
Suudi yönetiminin içinde bulunduğu mali sıkıntılar da tercihi hızlandırdı. Krallığın geleneksel gelirlerinin önemli bir bölümü hac mevsiminden elde ediliyordu. Dünya ekonomisindeki dalgalanmalar, ulaşım şartları ve bölgesel istikrarsızlıklar bu geliri kırılgan hâle getiriyordu. Ülkenin düzenli ve yüksek bir gelir kaynağına ihtiyacı vardı. Petrol imtiyazları, henüz petrol bulunup bulunmayacağı kesin olarak bilinmese bile Suudi yönetimine kısa vadede mali kaynak sağlayabilirdi.
İngiltere’nin sınır anlaşmazlıklarında Haşimilere daha yakın bir siyaset takip etmesi de İbn Suud’un kararında etkili oldu. Suudi hükümdarı, İngiltere’nin Ürdün ve Irak’taki Haşimi yönetimlerini desteklemesini kendi bölgesel konumu açısından riskli görüyordu. Dolayısıyla Amerikan şirketlerine yönelmek, ekonomik iş birliğinin yanında siyasi dengeleme anlamına geliyordu.
Bu açıdan 1933 petrol imtiyazı, basit bir ticari sözleşmeden çok daha fazlasıydı. Söz konusu karar, Suudi Arabistan’ın ekonomik geleceğini değiştirdiği gibi krallığın dış politika yönelimini de etkiledi. İbn Suud, İngiltere’ye tamamen bağımlı kalmadan Batı sermayesinden yararlanabileceği yeni bir yol açmış oldu.
Petrol Arayışı ve 1933 İmtiyazı
Orta Doğu’nun ilk önemli petrol yatakları 1908 yılında İran’da bulunmuştu. Irak’ta 1927’de ticari öneme sahip petrol kaynakları keşfedilmiş; 1930’lu yılların başında Bahreyn, Kuveyt ve Körfez’in diğer bölgelerindeki aramalar olumlu sonuçlar vermişti. Buna karşılık Suudi Arabistan, petrol ekonomisine komşularından daha geç dâhil oldu.
Suudi topraklarındaki ilk arama girişimleri beklenen sonucu vermedi. İngiliz merkezli bazı şirketlerin yürüttüğü araştırmalar sınırlı kaldı. Bu şirketlerin Suudi petrolüne yeterince ilgi göstermedikleri ve bölgeye Amerikan rakiplerin girmesini engellemek amacıyla temkinli davrandıkları ileri sürülmektedir. Her durumda, Suudi yönetimi İngiliz girişimlerinden arzu ettiği sonucu alamadı.
Suudi Arabistan’ın petrol potansiyelinin değerlendirilmesinde Amerikalı iş insanı Charles Crane ile jeolog ve maden mühendisi Karl Twitchell’in faaliyetleri de önemliydi. Twitchell, Arap Yarımadası’nda jeolojik araştırmalar gerçekleştirdi ve Suudi Arabistan’ın doğu bölgelerinde petrol bulunabileceği düşüncesini güçlendirdi. Bahreyn’de petrol keşfedilmesi, Basra Körfezi’nin karşı kıyısındaki Suudi topraklarının da benzer kaynaklara sahip olabileceği ihtimalini artırdı.
1933 yılı, Suudi Arabistan’ın modern ekonomik tarihinde belirleyici bir dönüm noktası oldu. Standard Oil of California, Suudi Arabistan’ın maden ve petrol kaynaklarına erişebilmek amacıyla görüşmelere başladı. O sırada Amerika Birleşik Devletleri’nin Cidde’de daimi bir diplomatik temsilciliği dahi bulunmuyordu. Bu durum, ilişkilerin gelişmesinde özel şirketlerin devlet diplomasisinin önüne geçtiğini açık biçimde göstermektedir.
Görüşmeler yaklaşık dört ay sürdü. İbn Suud’un danışmanlığını yapan İngiliz Arabist Harry St. John Philby, taraflar arasındaki temaslarda önemli rol oynadı. Görüşmelerin sonucunda Amerikan şirketine petrol arama ve çıkarma imtiyazı verildi. Suudi yönetimi bu anlaşmayla doğrudan mali gelir elde ederken Amerikan şirketi de henüz tam anlamıyla keşfedilmemiş geniş bir bölgede faaliyet yürütme hakkı kazandı.
Başlangıçta petrol arama çalışmalarından hızlı bir sonuç alınamadı. Yapılan sondajlarda karşılaşılan zorluklar, şirket yöneticilerinin ve uzmanların ümidini zaman zaman azalttı. Arama faaliyetlerinin maliyeti yükseliyor fakat ticari ölçekte petrol bulunamıyordu. Buna rağmen çalışmalar sürdürüldü.
Nihayet Dammam 7 numaralı kuyuda 1938 yılının ilkbaharında önemli miktarda petrol elde edildi. Günlük yaklaşık dört bin varile ulaşan üretim, Suudi Arabistan’ın enerji tarihini değiştirdi. Bu keşif, ülkenin gelecekte dünyanın başlıca petrol üreticilerinden biri hâline geleceğini gösteren ilk büyük işaretti.
Petrolün bulunması, yalnızca yer altındaki bir zenginliğin ortaya çıkarılması anlamına gelmiyordu. Bu gelişme Suudi devletine daha güçlü bir mali yapı kurma, altyapı yatırımlarına yönelme ve uluslararası alanda daha fazla önem kazanma fırsatı sunuyordu. Amerikan şirketleri açısından ise dünyanın en büyük enerji kaynaklarından birine erişimin kapısı açılmıştı.
1 Mayıs 1939 tarihinde İbn Suud, petrol sahasını Ras Tanura’daki terminale bağlayan hattın açılışını gerçekleştirdi. Kralın bu törene bizzat katılması, petrolün Suudi devletinin geleceğindeki önemini kavradığını gösteriyordu. Böylece 1933 yılında imzalanan imtiyaz anlaşması, 1938’deki ticari keşif ve 1939’daki ihracat altyapısıyla somut bir ekonomik dönüşüme dönüştü.
Petrolün Devletler Arası İlişkileri Dönüştürmesi
Petrol imtiyazı ilk aşamada Suudi hükümetiyle bir Amerikan şirketi arasında imzalanmış ticari bir anlaşma niteliğindeydi. Fakat Suudi petrolünün büyüklüğü anlaşıldıkça Amerikan yönetiminin krallığa bakışı değişmeye başladı. Özel şirketlerin ekonomik girişimi zamanla Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politika ve güvenlik hesaplarına dâhil edildi.
Petrolün modern savaşlar ve sanayi üretimi açısından taşıdığı önem giderek artıyordu. Motorlu kara araçları, savaş uçakları, donanmalar ve sanayi tesisleri için düzenli enerji kaynaklarına ihtiyaç bulunuyordu. Büyük petrol rezervleri yalnızca ticari kazanç sağlamıyor, aynı zamanda küresel güç mücadelesinde stratejik üstünlük sunuyordu.
Suudi Arabistan’da petrolün keşfedilmesi, ABD’nin bu ülkeyi yalnızca uzak bir Arap krallığı olarak değerlendirmesini imkânsız hâle getirdi. Amerikan şirketlerinin yatırımlarını korumak ve gelecekteki enerji kaynaklarına erişimi güvenceye almak, Washington açısından önemli bir mesele oldu. Suudi yönetimi de Amerikan ilgisinin kendisine sağlayacağı mali ve siyasi imkânları fark etti.
Petrol ilişkisinin kurumsallaşmasıyla birlikte Amerikan şirketlerinin Suudi Arabistan’daki varlığı genişledi. Texaco’nun ortaklığa katılması ham petrolün pazarlanması ve uluslararası dağıtım imkânlarını güçlendirdi. Petrol işletmesinin adı 1944 yılında Arabian American Oil Company, yani ARAMCO olarak değiştirildi. Daha sonraki yıllarda Exxon ve Mobil gibi Amerikan şirketlerinin de yapıya katılması, Suudi petrolü ile Amerikan sermayesi arasındaki bağlantıyı daha güçlü hâle getirdi.
ARAMCO yalnızca petrol çıkaran bir şirket olmadı. Şirketin faaliyetleri yolların, konutların, sağlık tesislerinin, limanların, iletişim hatlarının ve çeşitli teknik hizmetlerin gelişmesine katkıda bulundu. Petrol bölgelerinde oluşan yeni çalışma düzeni, Suudi Arabistan’ın ekonomik ve toplumsal yapısında önemli değişiklikler meydana getirdi.
Amerikan şirketlerinin varlığı, ülkeye teknik uzmanların ve yeni üretim yöntemlerinin gelmesini sağladı. Suudi çalışanlar petrol endüstrisinde görev almaya başladı. Böylece göçebe ve tarımsal ekonomik yapıdan modern sanayi ekonomisine doğru uzun ve karmaşık bir dönüşümün temelleri atıldı.
Bununla birlikte ilişkinin tarafları eşit imkânlara sahip değildi. Teknoloji, sermaye ve dünya pazarlarına erişim büyük ölçüde Amerikan şirketlerinin kontrolündeydi. Suudi Arabistan ise petrol kaynaklarının sahibi olmasına rağmen başlangıçta bunları tek başına çıkarabilecek teknik ve kurumsal kapasiteye sahip değildi. Bu nedenle iki ülke arasındaki iş birliği karşılıklı ihtiyaçlara dayansa da belirgin bir güç farklılığını içinde barındırıyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın Suudi Arabistan’a Etkileri
Suudi Arabistan’ın petrol üreticisi bir ülke olarak ortaya çıkması, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı döneme denk geldi. Bu tesadüf, krallık açısından hem ağır ekonomik sorunlar hem de yeni stratejik fırsatlar meydana getirdi.
Savaş yıllarında petrol şirketleri yatırım, ulaşım ve malzeme tedariki konusunda büyük güçlüklerle karşılaştı. Üretim için gerekli makinelerin ve teknik parçaların temin edilmesi zorlaştı. Deniz yollarının güvenliğiyle ilgili sorunlar petrol ihracatını sınırlandırdı. Bu nedenle savaşın ilk yıllarında Suudi petrol endüstrisinin gelişimi beklenenden daha yavaş ilerledi.
Üretim rakamlarındaki dalgalanmalar bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Suudi petrol üretimi 1940 yılında yaklaşık 5,1 milyon varil seviyesindeyken 1941’de 4,3 milyon varile geriledi. Savaşın ilerleyen döneminde üretim yeniden yükselmeye başladı ve 1944 yılında 7,8 milyon varile ulaştı. Savaşın bitimine doğru yaşanan sıçrama ise çok daha dikkat çekiciydi. 1945 yılında üretim 21 milyon varilin üzerine çıktı.
Savaş, Suudi Arabistan’ın geleneksel gelir kaynaklarını da olumsuz etkiledi. Hac için ülkeye gelen Müslümanların sayısı ciddi biçimde azaldı. Savaş öncesinde yıllık 50 bin ile 100 bin arasında değişen hacı sayısı, savaş yıllarında 20 bin ile 30 bin seviyelerine kadar düştü. Ulaşım imkânlarının kısıtlanması ve savaş ortamının meydana getirdiği güvensizlik, hac gelirlerinin azalmasına neden oldu.
Bu durum Suudi devletini ciddi bir mali bunalımla karşı karşıya bıraktı. Petrol gelirleri henüz devletin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak seviyeye ulaşmamıştı. Hac gelirlerinin azalması, dış ticaretin zorlaşması ve temel ürünlerin fiyatlarının yükselmesi, krallığın Amerikan mali yardımına duyduğu ihtiyacı artırdı.
Suudi Arabistan savaş boyunca resmî olarak tarafsız kalmaya çalıştı. Ancak krallığın coğrafi konumu ve İngiltere’nin çevredeki askerî hâkimiyeti, tam anlamıyla bağımsız hareket etmesini zorlaştırıyordu. Suudi sınırlarının çevresindeki birçok bölge İngiliz denetiminde veya nüfuzu altındaydı. Dış ticaretin sürdürülmesi ve hac ulaşımının düzenlenmesi dahi büyük ölçüde İngilizlerin kontrolündeki yollarla bağlantılıydı.
Suudi para sisteminin İngiliz sterlinine bağlı olması da Londra’ya ekonomik bağımlılığı güçlendiriyordu. Bu şartlar altında Suudi Arabistan’ın dış politikada hareket alanı oldukça sınırlıydı. İbn Suud, İngiltere ile doğrudan çatışmaya girmeden Amerikan varlığını güçlendirerek daha dengeli bir dış politika yürütmeye çalıştı.
Savaşın meydana getirdiği kısa vadeli ekonomik sorunlara rağmen aynı dönem Suudi-Amerikan ilişkilerinin stratejik bir ortaklığa dönüşmesini sağladı. Suudi petrolünün askerî ve ekonomik önemi anlaşıldıkça Amerika Birleşik Devletleri, krallığın mali çöküş yaşamasını kendi çıkarları açısından sakıncalı görmeye başladı.
Lend-Lease Yardımı ve 1943 Dönüm Noktası
ABD Kongresi tarafından 1941 yılında kabul edilen Lend-Lease Act, Washington yönetimine savaş açısından önemli gördüğü ülkelere silah, araç, malzeme ve ekonomik yardım sağlama imkânı tanıyordu. Program öncelikle Mihver devletlerine karşı savaşan ülkelerin desteklenmesi amacıyla hazırlanmıştı. Suudi Arabistan başlangıçta bu sistemin başlıca yararlanıcılarından biri değildi.
Ancak savaş ilerledikçe Suudi Arabistan’ın stratejik önemi Amerikan karar alıcıları tarafından daha açık biçimde görülmeye başladı. Krallığın mali sıkıntıları, Amerikan petrol şirketlerinin yatırımlarını da tehdit edebilirdi. Suudi devletinin ekonomik bakımdan zayıflaması, İngiltere’nin ülkedeki etkisini artırabilir veya bölgesel istikrarsızlığa yol açabilirdi.
Bu şartlar altında Roosevelt yönetimi 18 Şubat 1943 tarihinde Lend-Lease yardımının Suudi Arabistan’ı da kapsamasına karar verdi. Bu karar, ABD–Suudi Arabistan ilişkilerinin yalnızca şirketler arasındaki petrol ortaklığından çıkarak devletler arası stratejik iş birliğine dönüşmeye başladığını gösteriyordu.
Amerikan yardımının birkaç temel amacı bulunuyordu. Öncelikle Suudi hükümetinin mali sıkıntıları hafifletilmek isteniyordu. İkinci olarak İngiltere’nin krallık üzerindeki nüfuzuna karşı bir Amerikan dengesi oluşturulması hedefleniyordu. Üçüncü ve belki de en önemli amaç ise Suudi petrolünün geleceğini ve bölgedeki Amerikan çıkarlarını güvence altına almaktı.
Lend-Lease kararının alınmasıyla Washington, Suudi Arabistan’ın istikrarını Amerikan çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı hâle getirmiş oldu. Krallığın ekonomik yapısı çökerse petrol yatırımları zarar görebilir, İngiliz nüfuzu yeniden güçlenebilir ve ABD’nin bölgede kurmaya çalıştığı yeni düzen sekteye uğrayabilirdi.
Bu yardım, Suudi yönetimi açısından da önemli bir diplomatik kazanımdı. İbn Suud, Amerika Birleşik Devletleri’nin krallığın geleceğini önemsemeye başladığını görüyordu. Böylece Amerikan sermayesinin ardından Amerikan devletinin de Suudi Arabistan’a yöneldiği ortaya çıktı.
Aynı dönemde ABD’nin diplomatik varlığı kurumsallaştırıldı. Başkan Roosevelt, 1943 yılında Suudi Arabistan’da daimi bir temsilcilik kurulması yönünde adım attı. İlk Amerikan diplomatik temsilciliği 19 Eylül 1943 tarihinde Cidde’de açıldı. Dahran’da ise 1944 yılında bir konsolosluk kuruldu. 1948’de Cidde’deki temsilciliğin büyükelçilik seviyesine yükseltilmesiyle diplomatik ilişkinin kurumsal yapısı tamamlandı.
Bu gelişmeler, petrol şirketlerinin öncülük ettiği ilişkinin artık Amerikan dış politikasının ayrılmaz bir parçasına dönüştüğünü gösteriyordu. Washington’ın Suudi Arabistan’daki varlığı ekonomik, diplomatik ve askerî boyutlar kazanmaya başlamıştı.
Suudi Petrolünün Stratejik Değerinin Anlaşılması
Suudi Arabistan’ın petrol potansiyelinin büyüklüğü, İkinci Dünya Savaşı yıllarında yapılan incelemelerle daha iyi anlaşıldı. 1943 yılında General Patrick Hurley başkanlığındaki bir heyet, Suudi petrol kaynaklarının stratejik değerini değerlendirdi. Heyetin tahminine göre ülkedeki rezervler yaklaşık 20 milyar varile ulaşabilirdi. Bu miktarın o tarihte Amerika Birleşik Devletleri’nin kanıtlanmış petrol kaynaklarına yakın olduğu düşünülüyordu.
Böylesine büyük bir rezerv ihtimali, Suudi Arabistan’ı Amerikan enerji güvenliği açısından benzersiz bir konuma taşıdı. ABD kendi topraklarında önemli petrol kaynaklarına sahip olsa da uzun vadede tüketimin artacağı öngörülüyordu. Bu nedenle Amerikan rezervlerinin korunması ve denizaşırı kaynaklara erişimin geliştirilmesi stratejik bir meseleydi.
Suudi petrolünün işletilmesi için büyük altyapı yatırımlarına ihtiyaç vardı. Kuyuların açılması kadar petrolün taşınması, işlenmesi ve dünya pazarlarına ulaştırılması da önem taşıyordu. Trans-Arap Petrol Boru Hattı projesi bu ihtiyacın sonucunda gündeme geldi. Hattın el-Ahsa bölgesinden Akdeniz kıyılarına uzanması planlanıyordu. Bu sayede petrolün deniz yoluyla Basra Körfezi’nden çıkarılmasına alternatif bir güzergâh oluşturulacak ve Avrupa pazarlarına daha kısa sürede ulaşılması sağlanacaktı.
Petrol rafinerilerinin kurulması da Suudi enerji sektörünün gelişiminde önemliydi. Ham petrolün yalnızca çıkarılması değil, belirli ölçüde işlenebilmesi ülkenin ekonomik değerini artırıyordu. Amerikan desteği ve şirket yatırımları, bu projelerin gerçekleştirilmesine katkı sağladı.
Suudi Arabistan’ın petrol potansiyelinin anlaşılması, Amerikan diplomasisinin niteliğini de değiştirdi. ABD artık krallığı yalnızca bir ticaret ortağı olarak değil, savaş sonrası dünya düzeninde korunması gereken stratejik bir ülke olarak değerlendiriyordu. Bu yaklaşım, güvenlik iş birliğinin kurulmasının önünü açtı.
Roosevelt–İbn Suud Görüşmesi
ABD–Suudi Arabistan ilişkilerinin sembolik ve siyasi bakımdan en önemli olaylarından biri, Başkan Franklin D. Roosevelt ile Kral Abdülaziz İbn Suud’un 1945 yılında gerçekleştirdiği görüşmedir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşıldığı sırada yapılan bu buluşma, iki ülke arasındaki ilişkinin en yüksek düzeyde resmiyet kazanmasını sağladı.
Görüşmenin dikkat çekici yönü, Roosevelt’in İbn Suud ile bizzat buluşmayı tercih etmesiydi. Bu durum Amerikan başkanının Suudi Arabistan’a verdiği önemi ortaya koyuyordu. İki lider arasındaki temas, yalnızca nezaket ziyareti değildi; savaş sonrasında şekillenecek bölgesel düzenin temel meseleleri ele alındı.
Görüşmede petrol endüstrisi, Filistin meselesi, askerî iş birliği ve Dahran’daki Amerikan hava üssü gündeme geldi. Bu başlıkların her biri, sonraki yıllarda ABD–Suudi Arabistan ilişkilerini belirleyecek temel konular arasında yer aldı.
Petrol konusunda tarafların çıkarları büyük ölçüde örtüşüyordu. Amerika Birleşik Devletleri, Suudi petrol kaynaklarının geliştirilmesini ve dünya pazarlarına güvenli biçimde ulaştırılmasını istiyordu. Suudi Arabistan ise petrol gelirlerini artırmak, ülkesinin kalkınmasını hızlandırmak ve Amerikan yatırımlarının devamını sağlamak niyetindeydi.
Askerî alanda ABD, Suudi Arabistan’a silah sağlamayı ve krallığın savunma kapasitesini geliştirmeyi taahhüt etti. Suudi yönetimi ise liman altyapısına erişim sağlanması ve Dahran’da belirli bir süreyle hava üssü kurulması konusunda kolaylık göstermeyi kabul etti. Üssün beş yıllık kullanım süresinin ardından Suudi Arabistan’a devredilmesi öngörülüyordu.
Bu düzenleme, ilişkilerde daha sonra sıklıkla “güvenlik karşılığında petrol” şeklinde tanımlanacak modelin ilk biçimlerinden birini ortaya çıkardı. ABD Suudi devletinin güvenliğine katkı sağlayacak, Suudi Arabistan ise Amerikan enerji ve bölgesel güvenlik çıkarlarına destek verecekti.
Filistin meselesi ise görüşmenin en hassas başlıklarından biriydi. İbn Suud, Filistin topraklarında kurulabilecek bir Yahudi devletine ve Arapların haklarının göz ardı edilmesine karşı çıkıyordu. Roosevelt, Yahudi göçüyle ilgili önemli kararların Arap tarafına danışılmadan alınmayacağı yönünde güvence verdi. Ancak Roosevelt’in kısa süre sonra hayatını kaybetmesi ve Truman yönetiminin farklı bir politika benimsemesi, bu güvenceyi tartışmalı hâle getirdi.
Roosevelt–İbn Suud görüşmesi, taraflar arasındaki bütün anlaşmazlıkları ortadan kaldırmadı. Buna rağmen iki ülke arasında doğrudan liderlik diplomasisinin başlamasını sağladı. Görüşme, Suudi-Amerikan ortaklığının yalnızca petrol şirketlerine bırakılamayacak kadar önemli hâle geldiğini ortaya koydu.
Savaş Sonrası Uluslararası Sisteme Katılım
Suudi Arabistan, savaşın son döneminde Mihver devletlerine resmen savaş ilan ederek Hitler karşıtı koalisyona katıldı. Bu kararın doğrudan askerî sonuçları sınırlıydı; ancak diplomatik açıdan büyük önem taşıyordu. Krallığın savaşın kazananları arasında yer alan devletlerle aynı tarafta bulunması, yeni uluslararası düzene katılımını kolaylaştırdı.
Suudi Arabistan’ın Mart 1945’te savaş ilan etmesi, San Francisco Konferansı’na katılmasının önünü açtı. Krallık, aynı yıl Birleşmiş Milletlerin kurucu üyeleri arasında yer aldı. Böylece birkaç on yıl önce siyasi birliğini tamamlamaya çalışan Suudi devleti, uluslararası toplumun tanınmış bir üyesi hâline geldi.
ABD ile geliştirilen ilişkiler bu süreçte Suudi Arabistan’a üç önemli avantaj sağladı. Bunlardan birincisi güvenlikti. Washington ile başlayan askerî ve teknik iş birliği, krallığın dış tehditlere karşı kendisini daha güçlü hissetmesini sağladı. İkincisi uluslararası meşruiyetti. ABD ile kurulan yakınlık ve Birleşmiş Milletler üyeliği, Suudi Arabistan’ın diplomatik ilişkilerini genişletmesine yardımcı oldu. Üçüncüsü ise ekonomik hareket alanının artmasıydı. Amerikan petrol şirketlerine verilen imtiyazlar, İngiltere’ye tek taraflı bağımlılık riskini azalttı.
Suudi Arabistan böylece İngiliz nüfuzunun çevrelediği bir krallıktan, Amerikan ekonomik ve askerî desteğiyle daha bağımsız hareket etmeye çalışan uluslararası bir aktöre dönüştü. Bu dönüşüm, İbn Suud’un dış politikada farklı güçler arasında denge kurma stratejisinin önemli bir başarısı olarak değerlendirilebilir.
Amerikan Kredileri ve Mali İş Birliği
İkinci Dünya Savaşı sonrasında petrol üretimi hızla artsa da Suudi Arabistan’ın mali ve idari sorunları tamamen ortadan kalkmadı. Devletin gelirleri büyümeye başlamıştı, fakat modern bir ülkenin ihtiyaç duyduğu altyapıyı kurmak büyük miktarda sermaye gerektiriyordu. Ayrıca petrol gelirlerinin düzenli biçimde bütçeye aktarılması ve kamu harcamalarının yönetilmesi için kurumsal kapasitenin geliştirilmesi gerekiyordu.
Amerika Birleşik Devletleri 1946 yılında Suudi Arabistan’a 10 milyon dolarlık kredi verdi. Dönemin ekonomik şartları dikkate alındığında bu önemli bir mali destekti. Kredi, krallığın acil ihtiyaçlarını karşılamasına ve kalkınma çalışmalarını devam ettirmesine katkı sağladı.
Aynı dönemde Suudi Arabistan, Amerikan silahları ve askerî teçhizatı satın alabilmek amacıyla 2 milyon dolarlık ek kredi aldı. Böylece ekonomik yardım ile güvenlik iş birliği birlikte ilerledi. ABD bir taraftan Suudi devletinin mali istikrarına katkıda bulunurken diğer taraftan krallığın savunma sistemini Amerikan silahlarına ve askerî eğitimine bağlamaya başladı.
Amerikan kredileri yalnızca para aktarımından ibaret değildi. Bu yardımlar Suudi Arabistan’ın kalkınma yönelimini de etkiledi. Amerikan uzmanları tarım, sulama, ulaştırma ve haberleşme gibi alanlarda görev aldı. Ülkenin ekonomik kalkınmasının petrol dışındaki sektörlere de yayılması hedeflendi.
İş birliğinin tarım ve sulama gibi alanlara uzanması özellikle dikkat çekiciydi. Suudi Arabistan kurak iklimi ve sınırlı su kaynakları nedeniyle tarımsal üretimde ciddi zorluklarla karşılaşıyordu. Yeni sulama sistemlerinin kurulması ve tarım arazilerinin genişletilmesi, ülkenin gıda ihtiyacının bir bölümünü içeriden karşılayabilmesi açısından önemliydi.
Yolların inşa edilmesi şehirler, limanlar ve petrol bölgeleri arasındaki bağlantıları geliştirdi. Ulaşım altyapısının genişlemesi, yalnızca ticareti değil merkezî devletin ülke üzerindeki denetimini de güçlendirdi. Birbirinden uzak yerleşimlerin başkentle ve ekonomik merkezlerle bağlanması, siyasi bütünleşmeye katkıda bulundu.
Amerikan desteğiyle bir hava yolu şirketinin kurulması da Suudi Arabistan’ın dış dünyayla bağlantısını geliştirdi. Hava ulaşımı, ülkenin geniş coğrafyası içinde şehirler arasındaki seyahati kolaylaştırırken hac organizasyonu ve uluslararası diplomasi açısından da yeni imkânlar sundu.
Bu gelişmeler, ABD–Suudi Arabistan ilişkilerinin yalnızca petrol kuyuları ve askerî üslerden ibaret olmadığını göstermektedir. Amerikan sermayesi, uzmanlığı ve teknolojisi Suudi Arabistan’ın modern devlet altyapısının kurulmasında etkili oldu.
Dammam–Riyad Demiryolu ve Kalkınmanın Sembolü
Amerikan desteğiyle gerçekleştirilen altyapı projeleri arasında Dammam ile Riyad’ı birbirine bağlayan demiryolu özel bir yere sahiptir. 1951 yılında tamamlanan hat, petrol bölgesiyle siyasi başkent arasında doğrudan bağlantı kurulmasını sağladı.
Dammam ve çevresi, petrol üretiminin gelişmesiyle Suudi ekonomisinin en dinamik bölgelerinden biri hâline gelmişti. Riyad ise krallığın siyasi merkeziydi. Bu iki bölgenin demiryoluyla birbirine bağlanması, ekonomik ve idari bütünleşme açısından büyük önem taşıyordu.
Demiryolu sayesinde petrol bölgelerine malzeme, iş gücü ve ekipman taşınması kolaylaştı. Aynı zamanda doğu bölgesindeki ekonomik hareketlilik başkente daha güçlü biçimde bağlandı. Hat, Suudi devletinin yalnızca gelir elde eden değil, elde ettiği gelirle ülkenin farklı kesimlerini birleştiren bir yapıya dönüşmesinin simgesiydi.
Ulaştırma altyapısı modern devletleşmenin temel araçlarından biridir. Yollar ve demiryolları, ekonomik faaliyetlerin yanında yönetim, güvenlik ve toplumsal bütünleşme açısından da önem taşır. Dammam–Riyad demiryolu bu bakımdan petrol gelirlerinin devlet inşasına nasıl aktarıldığını gösteren erken örneklerden biri oldu.
Proje, Suudi-Amerikan ortaklığının gündelik hayata yansımasını da temsil ediyordu. Petrol imtiyazıyla başlayan ilişki, zaman içerisinde Suudi şehirlerini birbirine bağlayan somut kalkınma yatırımlarına dönüşmüştü. Amerikan sermayesi ve teknik desteğiyle kurulan altyapı, Suudi Arabistan’ın modernleşme sürecini hızlandırdı.
Petrol, Güvenlik ve Kalkınma Üçgeni
ABD–Suudi Arabistan ilişkilerinin ilk dönemini anlamak için üç temel kavramın birlikte değerlendirilmesi gerekir: petrol, güvenlik ve kalkınma. Bu unsurlardan biri olmadan diğerlerinin sürdürülebilir olması zordu.
Petrol, ilişkinin ekonomik temelini oluşturuyordu. Amerikan şirketleri Suudi petrolünü çıkarabilecek sermayeye, teknolojiye ve uluslararası pazarlama ağlarına sahipti. Suudi Arabistan ise dünya enerji dengelerini değiştirebilecek büyüklükte rezervlere sahipti. Tarafların ekonomik çıkarları böylece birbirini tamamlıyordu.
Güvenlik boyutu, özellikle İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında önem kazandı. Suudi Arabistan geniş topraklara sahip olmasına rağmen modern bir orduya ve gelişmiş savunma sistemine sahip değildi. Krallık, İngiliz nüfuzunun yanı sıra bölgesel rakiplerden ve sınır anlaşmazlıklarından kaygı duyuyordu. ABD’nin askerî desteği, silah satışları ve Dahran’daki varlığı Suudi yönetimine güvenlik teminatı sağlıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri açısından güvenlik, Suudi petrol sahalarının ve taşıma yollarının korunması anlamına geliyordu. Ayrıca Dahran gibi stratejik noktalar ABD’nin Orta Doğu’daki hareket kapasitesini artırıyordu. Böylece Suudi güvenliğiyle Amerikan enerji güvenliği birbirine bağlandı.
Kalkınma ise ortaklığın Suudi toplumu açısından meşruiyetini güçlendiren unsurdu. Petrol kaynaklarının yabancı şirketler tarafından işletilmesi, ancak elde edilen gelir ülkenin gelişimine katkı sağladığı ölçüde kabul görebilirdi. Yollar, demiryolları, sulama sistemleri, tarım projeleri ve hava ulaşımı gibi yatırımlar petrol zenginliğinin görünür sonuçlarını meydana getirdi.
Bu üç alan arasında sürekli bir etkileşim bulunuyordu. Petrol gelirleri kalkınmayı finanse ediyor, kalkınan altyapı petrol üretimini kolaylaştırıyor, Amerikan güvenlik desteği ise hem petrol sahalarını hem de Suudi yönetiminin devamlılığını koruyordu. ABD–Suudi Arabistan ortaklığının uzun ömürlü olmasının temel nedenlerinden biri bu karşılıklı bağımlılık düzeniydi.
İngiltere’den Amerika’ya Değişen Güç Dengesi
Suudi-Amerikan yakınlaşması, Orta Doğu’daki genel güç değişiminden bağımsız değildi. İkinci Dünya Savaşı öncesinde İngiltere bölgenin başlıca dış gücüydü. Basra Körfezi’ndeki siyasi yapılar, deniz yolları ve önemli ticaret merkezleri büyük ölçüde İngiliz denetimindeydi.
Ancak savaş İngiltere’nin ekonomik ve askerî gücünü zayıflattı. Londra, geniş imparatorluk topraklarını eskisi gibi kontrol edebilecek kaynaklara sahip değildi. Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri savaştan çok daha güçlü bir ekonomik ve askerî aktör olarak çıktı.
Suudi Arabistan, bu değişimi kendi lehine değerlendirdi. İbn Suud, İngilizlerle ilişkileri tamamen ortadan kaldırmadan Amerikan nüfuzunun gelişmesine izin verdi. Böylece krallık, tek bir dış güce bağımlı kalmak yerine büyük güçler arasında manevra alanı oluşturmaya çalıştı.
ABD’nin Suudi Arabistan’a yönelmesi de İngiltere’nin zayıflamasıyla bağlantılıydı. Washington yönetimi, savaş sonrasında oluşan boşluğun başka bir güç tarafından doldurulmasını istemiyordu. Suudi Arabistan’ın petrol kaynakları ve coğrafi konumu, ülkeyi Amerikan bölge politikası açısından merkezi bir ortak hâline getirdi.
Bu dönüşüm bir anda gerçekleşmedi. İngiliz ekonomik ve siyasi etkisi savaş sonrasında da devam etti. Ancak 1933 petrol imtiyazı, 1943 Lend-Lease yardımı, 1945 liderler görüşmesi ve savaş sonrasında artan Amerikan yatırımları, güç merkezinin yavaş yavaş Londra’dan Washington’a yöneldiğini gösteriyordu.
İbn Suud’un Amerikan şirketlerini İngiliz şirketlerine tercih etmesi bu nedenle tarihî bir sonuç doğurdu. Kral, kısa vadeli mali ihtiyacını karşılamak amacıyla verdiği bir imtiyaz üzerinden ülkesinin gelecekteki temel dış politika ortaklığının yönünü belirlemiş oldu.
Filistin Meselesinin Ortaya Çıkardığı İlk Büyük Ayrılık
ABD ile Suudi Arabistan’ın petrol ve güvenlik alanlarındaki çıkarları büyük ölçüde örtüşmesine rağmen Filistin meselesi iki ülke arasında erken tarihlerden itibaren ciddi bir görüş ayrılığı meydana getirdi.
İbn Suud, Filistin’deki Arap nüfusun haklarının korunması gerektiğini savunuyor ve Avrupa’da Yahudilere karşı işlenen suçların bedelinin Filistinli Araplara ödetilmesine karşı çıkıyordu. Roosevelt ile gerçekleştirdiği görüşmede bu düşüncelerini açık biçimde ifade etti. Roosevelt’in önemli kararlar alınmadan önce Araplarla istişare edileceği yönündeki yaklaşımı, Suudi kralını belirli ölçüde rahatlatmıştı.
Ancak Roosevelt’in ölümünün ardından Truman yönetiminin göreve gelmesi Amerikan politikasında önemli bir değişikliğe yol açtı. Truman’ın İsrail devletinin kurulmasına verdiği destek, Suudi Arabistan’da büyük rahatsızlık meydana getirdi. İsrail’in 1948 yılında kurulması ve ABD tarafından kısa sürede tanınması, iki ülke arasındaki siyasi güveni zedeledi.
Bu anlaşmazlık, ilişkinin sona ermesine yol açmadı. Çünkü petrol, güvenlik ve ekonomik kalkınma alanlarında tarafların birbirlerine duyduğu ihtiyaç devam ediyordu. Fakat Filistin meselesi, Suudi-Amerikan ortaklığının hiçbir zaman tamamen sorunsuz olmayacağını gösterdi.
İki ülke arasındaki ilişki bu bakımdan bir ittifaktan çok, belirli çıkarlar üzerinde kurulan karmaşık bir ortaklık olarak değerlendirilmelidir. Suudi Arabistan, Amerikan güvenlik desteğine ihtiyaç duyarken Washington’ın İsrail politikasına karşı çıkabiliyordu. ABD ise Suudi petrolüne ve bölgesel iş birliğine önem verirken İsrail’in güvenliğini temel dış politika önceliklerinden biri olarak görüyordu.
Bu temel çelişki sonraki yıllarda daha görünür hâle gelecek, fakat ortaklığın tamamen dağılmasına neden olmayacaktı. İlişkilerin dayanıklılığı da burada ortaya çıkıyordu: Taraflar büyük siyasi anlaşmazlıklara rağmen ortak çıkar alanlarını korumayı başarabiliyordu.
Suudi Arabistan Açısından Amerikan Ortaklığının Sonuçları
Amerika Birleşik Devletleri ile kurulan yakın ilişki, Suudi Arabistan’ın devlet yapısı ve ekonomik gelişimi üzerinde derin etkiler meydana getirdi. Her şeyden önce petrol, krallığın gelir kaynaklarını köklü biçimde değiştirdi. Hac, ticaret ve sınırlı vergiler üzerinden ayakta duran devlet, giderek petrol gelirlerine dayalı bir yapıya dönüştü.
Artan gelirler merkezî yönetimin gücünü artırdı. Kral ve hükümet, ülkenin farklı bölgelerinde altyapı projeleri gerçekleştirme imkânına kavuştu. Yolların ve demiryollarının inşası, iletişim araçlarının gelişmesi ve hava ulaşımının başlaması, devletin geniş coğrafya üzerindeki denetimini kolaylaştırdı.
Petrol gelirleri aynı zamanda yeni bir bürokratik yapının oluşmasını zorunlu kıldı. Gelirlerin yönetilmesi, şirketlerle ilişkilerin yürütülmesi, altyapı yatırımlarının planlanması ve dış yardımların kullanılması için yeni devlet kurumlarına ihtiyaç duyuldu. Böylece ekonomik dönüşüm, idari modernleşmeyi de beraberinde getirdi.
Amerikan desteği Suudi Arabistan’ın uluslararası konumunu güçlendirdi. Krallık Birleşmiş Milletlerin kurucu üyelerinden biri oldu, çok sayıda ülkeyle diplomatik ilişkiler kurdu ve bölgesel meselelerde daha görünür hâle geldi. Suudi Arabistan artık yalnızca Arap Yarımadası’ndaki yerel bir güç değil, enerji kaynakları nedeniyle dünya siyasetinde dikkate alınan bir devletti.
Bununla birlikte petrol gelirlerine bağımlılık yeni bir ekonomik kırılganlık meydana getirdi. Devletin gelirlerinin tek bir kaynağa dayanması, petrol fiyatlarındaki ve üretim miktarındaki değişikliklere karşı hassasiyet oluşturuyordu. Kalkınma yatırımları petrol gelirleri sayesinde mümkün hâle gelirken ülke ekonomisinin çeşitlendirilmesi uzun vadeli bir ihtiyaç olarak ortaya çıktı.
Amerikan şirketlerine duyulan teknik ve mali bağımlılık da ayrı bir meseleydi. Suudi Arabistan petrol kaynaklarının sahibiydi; fakat ilk dönemde üretim, işleme ve pazarlama süreçlerinin büyük bölümü Amerikan şirketlerinin kontrolünde bulunuyordu. Suudi yöneticiler sonraki yıllarda bu dengesizliği azaltmaya ve petrol endüstrisi üzerindeki millî denetimi artırmaya çalışacaktı.
Amerika Birleşik Devletleri Açısından Ortaklığın Kazanımları
Suudi Arabistan ile kurulan ilişki, Amerika Birleşik Devletleri’ne de önemli ekonomik ve stratejik avantajlar sağladı. İlk olarak Amerikan şirketleri dünyanın en zengin petrol bölgelerinden birine erişim kazandı. Bu durum hem şirketlerin büyümesini hem de ABD’nin küresel enerji sistemindeki ağırlığının artmasını sağladı.
Suudi petrolü, Amerikan ekonomisi ve müttefik ülkelerin enerji ihtiyacı açısından uzun vadeli bir güvence oluşturuyordu. Özellikle savaş sonrasında Avrupa’nın yeniden inşası ve dünya sanayi üretiminin artması, petrol talebini yükseltti. Suudi Arabistan’ın büyük rezervleri bu talebin karşılanmasında önemli rol oynayabilirdi.
İkinci olarak Suudi Arabistan’ın coğrafi konumu ABD’ye askerî ve siyasi hareket alanı sundu. Krallık, Basra Körfezi, Kızıldeniz ve Arap Yarımadası arasındaki stratejik bir bölgede yer alıyordu. Dahran’daki hava üssü, Amerikan savunma planları açısından önemliydi.
Üçüncü olarak Suudi Arabistan’la iş birliği, İngiltere’nin bölgesel tekelinin kırılmasına katkı sağladı. ABD başlangıçta İngiltere’nin müttefiki olmakla birlikte savaş sonrası dönemde Orta Doğu’daki ekonomik ve siyasi üstünlüğü giderek kendi eline almaya başladı.
Amerikan şirketlerinin Suudi Arabistan’daki faaliyetleri ABD’nin ekonomik nüfuzunu güçlendirdi. Petrol şirketleri aracılığıyla kurulan bağlantılar daha sonra askerî satışlar, teknik yardım, ulaşım, tarım ve haberleşme projeleriyle genişledi. Böylece özel sermayeyle başlayan ilişki, devletin bütün kurumlarını kapsayan bir ortaklığa dönüştü.
İlişkilerin Temel Niteliği
ABD–Suudi Arabistan ilişkilerini yalnızca dostluk kavramıyla açıklamak yanıltıcı olabilir. İki ülkenin yakınlaşması, büyük ölçüde karşılıklı çıkarların sonucuydu. Suudi Arabistan ekonomik kalkınma, güvenlik ve uluslararası destek ararken ABD petrol, stratejik konum ve bölgesel nüfuz elde etmek istiyordu.
İki ülkenin yönetim anlayışları ve toplumsal değerleri arasında büyük farklılıklar vardı. Amerika Birleşik Devletleri kendisini liberal, demokratik ve laik bir siyasi sistem olarak tanımlarken Suudi Arabistan monarşik ve dinî esaslara dayanan bir devlet yapısına sahipti. Buna rağmen jeopolitik çıkarlar, ideolojik farklılıklardan daha belirleyici oldu.
Bu durum, uluslararası ilişkilerde devletlerin her zaman kendilerine benzeyen ülkelerle ortaklık kurmadığını göstermektedir. Güvenlik ihtiyaçları, ekonomik kaynaklar ve bölgesel güç dengeleri, siyasi değerlerden daha etkili olabilmektedir.
İlişkinin dikkat çekici bir diğer özelliği özel şirketlerin oynadığı roldür. ABD ile Suudi Arabistan arasındaki siyasi bağlar henüz zayıfken Standard Oil of California gibi şirketler krallıkta faaliyet göstermeye başlamıştı. Şirketlerin kurduğu ekonomik bağlantılar zamanla devletler arası diplomatik ve askerî ilişkilerin gelişmesine zemin hazırladı.
Bu bakımdan ABD–Suudi Arabistan ilişkileri, ekonomik faaliyetlerin dış politikayı nasıl dönüştürebildiğine dair önemli bir örnektir. Petrol önce şirketleri, ardından diplomatları, askerî uzmanları ve devlet başkanlarını bir araya getirmiştir.
Erken Dönemin Genel Değerlendirmesi
ABD–Suudi Arabistan ilişkilerinin kuruluş süreci belirli dönüm noktaları üzerinden takip edilebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nin 1931 yılında Suudi devletini tanıması diplomatik başlangıcı oluşturdu. 1933’te Amerikan şirketine verilen petrol imtiyazı ekonomik ortaklığın temelini attı. Dammam 7 numaralı kuyuda 1938 yılında ticari petrolün bulunması ilişkinin maddi değerini ortaya çıkardı.
1939 yılında petrol hattının ve ihracat altyapısının faaliyete geçmesi, Suudi Arabistan’ın petrol üreticisi bir ülkeye dönüşmesini sağladı. 1943’te Lend-Lease yardımının Suudi Arabistan’a genişletilmesi, Washington’ın krallığın istikrarını kendi stratejik çıkarlarıyla bağlantılı görmeye başladığını gösterdi.
1945 Roosevelt–İbn Suud görüşmesi petrol, savunma, Filistin ve askerî üs konularını en üst düzeyde gündeme taşıdı. 1946’da sağlanan ekonomik ve askerî krediler ortaklığı daha da güçlendirdi. 1951’de tamamlanan Dammam–Riyad demiryolu ise petrol gelirlerinin ve Amerikan desteğinin Suudi kalkınmasına yansıyan en somut örneklerinden biri oldu.
Bu süreç bir cümleyle özetlendiğinde şu kronoloji ortaya çıkmaktadır:
1933 petrol imtiyazı, 1938 ticari petrol keşfi, 1943 Amerikan mali yardımı, 1945 liderler görüşmesi ve 1951 altyapı hamlesi.
Bu kronoloji aynı zamanda ilişkinin hangi aşamalardan geçtiğini de göstermektedir. Başlangıçta ekonomik bir imtiyaz söz konusuydu. Ardından petrolün bulunmasıyla ortaklık maddi bir temele kavuştu. Savaş yıllarındaki yardım kararı ilişkiyi devletler arası boyuta taşıdı. Liderlerin görüşmesi stratejik çerçeveyi oluşturdu. Krediler ve altyapı yatırımları ise ortaklığın Suudi Arabistan’ın kalkınmasına yansımasını sağladı.
Sonuç
Amerika Birleşik Devletleri ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin doğuşu, petrolün bulunmasından ibaret bir hikâye değildir. Bu yakınlaşmanın arkasında İbn Suud’un İngiliz nüfuzunu dengeleme arayışı, Amerikan şirketlerinin ekonomik kapasitesi, Suudi devletinin mali sorunları, İkinci Dünya Savaşı’nın değiştirdiği güç dengeleri ve tarafların güvenlik ihtiyaçları bulunuyordu.
İbn Suud’un Amerikan şirketlerini tercih etmesi ileri görüşlü bir dış politika hamlesi olarak değerlendirilebilir. Suudi hükümdarı Amerikan şirketlerinin kendi yönetimlerinden daha bağımsız hareket ettiklerine, bu nedenle İngiliz şirketlerine kıyasla daha az siyasi amaç taşıdıklarına inanıyordu. Ayrıca Amerikan ekonomisinin gücü, Suudi Arabistan’ın kalkınma ihtiyaçlarını karşılayabilecek daha büyük yatırımlar yapılmasını mümkün kılabilirdi.
İngilizlerin Haşimilere yakın tutumu ve Arap Yarımadası’ndaki sınır meseleleri, İbn Suud’un Londra’ya duyduğu güvensizliği artırdı. Amerikan sermayesinin ülkeye kabul edilmesi, İngiltere’ye karşı doğrudan bir meydan okuma değildi; fakat Suudi Arabistan’ın dış politikada daha bağımsız hareket edebilmesini sağlayan önemli bir denge unsuruydu.
1933 petrol imtiyazının ardından 1938 yılında ticari petrolün bulunması Suudi Arabistan’ın kaderini değiştirdi. Petrol, krallığa mali kaynak sağlamakla kalmadı; ülkenin uluslararası önemini de artırdı. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan üretim ve hac gelirlerindeki düşüş geçici ekonomik sıkıntılar meydana getirse de savaş, uzun vadede Suudi-Amerikan yakınlaşmasını hızlandırdı.
Amerika Birleşik Devletleri’nin 1943 yılında Lend-Lease yardımını Suudi Arabistan’a genişletmesi, ilişkinin özel şirketlerin sınırlarını aşarak devletler arası bir ortaklığa dönüştüğünü gösterdi. Washington artık Suudi Arabistan’ın mali istikrarını, petrol kaynaklarını ve toprak bütünlüğünü Amerikan çıkarlarıyla bağlantılı değerlendiriyordu.
1945 Roosevelt–İbn Suud görüşmesi, bu ortaklığın siyasi çerçevesini oluşturdu. Petrol endüstrisi, Filistin meselesi, askerî yardım ve Dahran hava üssü görüşmenin temel başlıklarıydı. Taraflar arasında bütün konularda görüş birliği bulunmasa da petrol ve güvenlik alanlarındaki ortak çıkarlar ilişkinin devamını sağladı.
Savaş sonrasında verilen krediler, tarım ve sulama projeleri, yollar, hava ulaşımı ve Dammam–Riyad demiryolu, Amerikan desteğinin Suudi kalkınmasına yansımasını ortaya koydu. Petrol gelirleri sayesinde Suudi Arabistan ekonomik ve idari bakımdan modernleşmeye başladı. ABD ise güvenilir enerji kaynaklarına ve Orta Doğu’da stratejik bir ortağa kavuştu.
İki ülke arasındaki ortaklık bu nedenle üçlü bir yapı üzerinde yükseldi: Suudi Arabistan petrol sağlıyor, Amerika Birleşik Devletleri güvenlik desteği sunuyor, ortaya çıkan ekonomik kaynaklar ise krallığın kalkınmasında kullanılıyordu. Daha sonraki yıllarda bu model çeşitli krizlerle sınanacak, özellikle Filistin meselesi taraflar arasında ciddi anlaşmazlıklar meydana getirecekti. Ancak ilişkinin kuruluş döneminde meydana gelen karşılıklı bağımlılık, bu sorunların ortaklığı tamamen sona erdirmesini engelleyecekti.
Sonuç olarak ABD–Suudi Arabistan ilişkilerinin temeli, yalnızca yer altından çıkarılan petrol üzerine değil, değişen dünya düzenini doğru okuyan siyasi tercihler üzerine kurulmuştur. İbn Suud, İngiltere’nin hâkim olduğu bir bölgede Amerikan sermayesini denge unsuru olarak kullanmış; Amerika Birleşik Devletleri ise Suudi Arabistan’ın enerji potansiyelini fark ederek krallığın güvenliği ve kalkınmasıyla daha yakından ilgilenmeye başlamıştır.
Petrol kuyularında başlayan iş birliği kısa süre içerisinde diplomatik temsilciliklere, mali yardımlara, askerî anlaşmalara, demiryollarına, sulama sistemlerine ve hava ulaşımına kadar genişlemiştir. Böylece Suudi Arabistan, ekonomik açıdan kırılgan ve büyük ölçüde dış dünyadan izole bir krallıktan, küresel enerji siyasetinin merkezinde bulunan stratejik bir devlete dönüşmeye başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri de İngiltere’nin gerilemesiyle oluşan boşluğu doldurarak Orta Doğu’nun en etkili dış güçlerinden biri hâline gelmiştir.
Bu nedenle 1930’lardan 1950’lerin başına uzanan dönem, yalnızca iki devlet arasında diplomatik ilişkilerin kurulduğu bir zaman dilimi değildir. Aynı zamanda günümüze kadar etkisini sürdüren petrol, güvenlik ve kalkınma temelli Suudi-Amerikan ortaklığının siyasi ve ekonomik mimarisinin meydana getirildiği tarihî bir kuruluş dönemidir.
Ozan Dur
Yorumlar
Yorum Yaz