İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
“Şairlerin Gazze’si” isimli kitabın ilk 100 sayfasını okuyabildim bugün. Bazı başka işlerim çıkmasaydı kitabı bitirebilirdim. Tabi orada bazı şiirler ve sözler beni oldukça etkiledi. Bunlardan bir tanesi Filistin’in anladığım kadarıyla Akif’i Mahmud Derviş’e ait. Mahmud Derviş’in bir sözünü Abdülkadir Budak sayfa 41’de şöyle alıntılamıştır;
“Bir şiir, ne kadar güçlü olursa olsun, asla bir savaş uçağını düşüremez, ama pilotun düşüncelerini etkileyebilir.”
Bu söz harika bir sözdür. Bu sözü okuduktan sonra tabi insanın mesleğine güveni de geliyor. Çünkü ben Allah nasip ederse, büyük bir tarihçi olmak istiyorum. Ama tarihçi olduğum zaman ve bu yolda ülkeme katkımın az olması veya hiç olmaması ihtimali sürekli düşündüğüm konulardan biri. Nasıl daha faydalı olabilirim diye alternatifler geliştiriyorum. Bu söz ise benim kurtuluş reçetem oldu. Nasıl ki Ümmet olarak, “kurtuluş reçete”miz Rabbimizin Kur’an’da buyurduğu, “Tilke’l-eyyamu nüdaviluha beyne’n-nas”dır. Yani Rabbimiz buyuruyor ki; “Biz günleri insanlar arasında çeviririz.” buna bu şekilde mana veriyorlar. Bu da bizim kurtuluş reçetemiz demektir. Çünkü izzetli ve onurlu olduğumuz günlerde gelecek, biz görmesek de Müslümanlar bunu yaşayacaklar demektir. Bu Allah’ın vaadidir. Tarihte de böyle olmuştur. Günler insanların arasında döndürülmüş ve rüzgâr bazen bu taraftan, bazen başka bir taraftan esmiştir. A. hocamın da dediği gibi, aslında inananlar için mağlubiyet söz konusu olamaz. Bizim kaderimizde imtihan olmak vardır. Mağlubiyet ise inanmayanların olacaktır. Bu kitaptan alıntılamak istediğim çok fazla şiir var. Bazı yazıları ve şiirleri çok beğendim.
Bu eserden yine şiirler alıntılamak istiyorum. Ama şu an sıcağı sıcağına kaydetmek istediğim olaylar var. Bugün 21 Temmuz 2018 cumartesi günüdür. Sabah saatlerinde saat 5:37’de bu yazıyı yazıyorum. Dün akşam yorgun olduğumdan yazamadım, şimdi yazabiliyorum ancak.
Sabah saat 9’da A. hocam ile randevum vardı ve randevuma gittim. Tabi hayır duasını da almak istiyordum ve özlemiştim. Hocam beni tanıttı. Bunda kötü bir davranış var diye latife ederek İbranice bildiğimi söyledi. Mesele dil öğrenimine geçmiş oldu böylece. Hocamın yanında bulunan başka bir ziyaretçi ise kendisinin İngilizceyi hâlletmeye başladığından bahsetti. Hocam da bana İngilizceden sonra en önemli dil nedir diye sordu. Ben de evvela kritik bir dil bilmenin önemli olduğunu ve diğer insanların bilmediği bir dili bilirsek öne çıkacağımızdan bahsettim. Hocam da aslında bunu sormuyordu. Ben ise sonrasında, “Arapça önemlidir hocam.” dedim. Herhâlde A. hocam bunu duymak istiyordur diye düşündüm. Ama bence duymak istediği bu da değildi. Hocama pazartesi Kudüs’e gideceğimi ve İbranice öğrenmek için 2 ay kalacağımdan bahsettim. Hocam da bana dönünce, “Bu dili nasıl kullanacaksın ve nerede işine yarayacak.” diye sordu. Ben ise tam düzgün bir cevap veremedim. Hem hocamın karşısında onun hoşlanmayacağı bir şey söylemekten çekiniyordum, hem de gerçekten elim ayağıma dolaştı. Sonrasında İsrail araştırmaları merkezinin kurulabileceğinden ve diğer bazı ufak projelerimden bahsettim ve şunu söyledim. Hocama, “Ben olabildiğince faydalı olmak istiyorum.” dedim.
Ayrıca, “Hocam Allah ne nasip edecek bilmiyorum ki, Allah ömür nasip edecek mi ve neler nasip edecek bilmiyorum.” dedim. O sırada hem diğer ziyaretçi de gittiğinden, hocamı rahatsız etmemek için izin istedim. O da, “Otur bakalım nereye gideceksin?” dedi. Mehmet Akif Ersoy’u ziyaret ettikten sonra yurda gideceğimi söyledim. Hocam da o sıra ayağa kalktı ve bana sarıldı tam 3 kere. Ben de fırsattan istifade, “Hocam sizi çok seviyoruz.” diyebildim 2 kere. Beni kapıya kadar yolcu etti. Normalde insanları yolcu etmez hocam. Ama ben bu şerefe nail olabildim.
Tabi hocamın telefonu bende vardı. Ben arayabilirdim, ama haddim olmadığından özel kalemini arayıp randevu aldım. Adet üzere hocamın yanına giderken hurma götürüyorum. Yine ikram etmek nasip oldu, hamd olsun.
Düşünüyorum da, böyle bir duruma gelmeyi Rabbime nasip ettiğinden dolayı ne kadar şükretsem az. A. hocam bana verdiği bu değer, dünyadaki her şeyden benim için daha değerli. Yani maddi şeylerden, para-mevki, nefret ettiğim şan-şöhret gibi şeylerden. İnsan ne kadar mutlu oluyor ve mesut oluyormuş. Diyecek söz ve tarif edecek kelime bulamıyorum. Aslında geçen senemi kendi hüzün yılım olarak nitelendiriyordum. Yaşadığım bazı şeyler ağır geldiğinden böyle nitelendirmiştim. Ama A. hocam ile karşılaşmam adeta hüznümü bertaraf eden, bana sürur ve mutluluk veren bir olay oldu. Hamd olsun ben hocamın bana böyle ilgi göstermesi ve değer vermesi karşısında hüzün yıllarına razıyım inşallah. Ayrıca biliyorum ki hocamın duası, ana babamın duası, süt ailemin duası ile Rabbim bana merhamet edecektir inşallah. Allah hocama uzun ömürler versin.
Biz Allah Resulünü (SAV) görmeden çok seviyoruz ve sahabenin, Efendimizi nasıl sevdiğini ve ne derece sevdiğini idrak edemiyoruz bazen. Anam babam sana feda olsun sözünü, kuru bir söz olarak söylemiyorlar. Kendi canlarını seve seve feda ediyorlar. Ama ben o sevgiden bir nebze Efendimiz’in varisleri olan alimlerin sevgisiyle hissedebildim diyebilirim. A. hocam da diğer ümmetin Âlimleri gibi Efendimiz’in (SAV) varislerindendir. Ona olan muhabbetim bu derece oluyorsa ashabın muhabbetini idrak etmek, anlayabilmek ve rahmetin ve merhametin kaynağı Efendimiz’e (SAV) olan muhabbetlerinin şiddetini anlamak çok zor. Bu muhabbetin getirisi olarak değil mi ki, Bilal-ı Habeşi Efendimiz (sav) ayrıldığında bir daha (birkaç istisna dışında) ezan okumuyor. Bu ne büyük muhabbet? Oysa ona, “Erihna biha Ya Bilal” demezler miydi?
Şahsım adına konuşacak olursam eğer, ben A. hocam ile fazla görüşemiyorum. Onu rahatsız etmek istemiyorum çünkü. Tabi benim için bir diğer önemli insan amcam. Özellikle canım sıkıldığında onu arıyorum. Düşünüyorum şimdi amcama ulaşamazsam, yurt dışında olsa ve görüşemezsek, Allah’tan başka kimsem kalmayacak. Ailem var ama onlar ile sadece, nasılsın iyi misin o kadar. Aslında amcam ile de onu konuşuyoruz ama amcama bazı şeyleri anlatabiliyorum. Beni anlıyor ve bazen hata yaparsam da kızmıyor. Bu özellikleri ve amcamın iyi insan oluşu, onunla olan muhabbetimin temel sebebi.
Aynı gün öğleden sonra tez danışmanım B. hoca ile görüştüm. Normalde saat 14.00’da okulda sözleşmişken hocamız ile Üsküdar’da görüştük. Durumu izah etti ve bana bir de yemek ısmarladı. Orada tez konumu görüştük. Tez konumu Türkiye-İran ilişkilerinde yapmaya karar verdik. 1948-1979.
Bugün 23 Temmuz 2018. Sabah saat 07.00’da kahvaltıyı yaptık ve 07.30’da Üsküdar meydana indik. Orada arkadaşımız ile buluştuktan sonra Atatürk Havalimanı’na doğru yola çıktık. Tahmini 1:30 saat civarında havalimanına vardık ve işlemlerimizi gerçekleştirdik. Vizeyi öncesinden almıştık zaten. Uçağa bindik ve tahmini bir saat 35 dakika sonra da “Ben Gurion Havaalanı”na geldik. Havalimanında polisler bizi fazla sorguya çekmediler. Bekletme ve psikolojik yıpratma davranışlarına fazla başvurmadılar. Tam pasaportları aldık gidiyorduk ki, bir polis bizi durdurdu ve eşyalarımızı aramak için bizi bir odaya götürdü. Odada eşyalarımızı aradılar ve sonrasında bize bir kağıda imza attırdılar. İmza attığımız esnada polislerden birisi, “Kış kış Erdoğan kış kış…” gibi cümleler telaffuz ediyor ve diğerleri de gülüyordu. Tabi takılmadık bunlara. Hiç de tedirgin dahi olmadık. Sürekli bize, “Neden İbranice öğreniyorsunuz?” diye soruyorlardı. Ne yapacaksınız bu dille diye özellikle bir tanesi çok soruyordu. Ben, “Tarihçi olmak istiyorum ve İsrail’in tarihini merak ediyorum.” gibisinden bir cevap verdim. Sonrasında arkadaşlarımdan bir tanesi akademik kariyer için olduğunu söyledi.
Neyse, o garip insanları atlattıktan sonra Kudüs’e gitmek için bir taksi-otobüse bindik. Bu otobüs 10 kişi alıyordu ve bizi Kudüs’e götürmek için kişi başı 20 dolar aldı. Sonrasında pratik yapmak için şoför ile konuşmaya çalıştım. Sağ olsun sorularıma kırmadan ve dürüstçe cevap verdi. Sadece bir soruma cevap vermedi. “Aylık ne kadar kazanıyorsun?” dedim, o da “Bilmiyorum.” dedi.
Yolculuğumuz yaklaşık 45 dakika süreceğini söylese de, çok daha uzun sürdü. Vasıtanın sahibi kişiyi gideceği yere bırakıyordu. Şoförün arabasında kitaplar tespit ettim. “Bakabilir miyim?” diye sorduğumda ise, “Elbette.” dedi. Şimdi size şoförün hangi tür kitapları olduğundan bahsedeyim. Şoförün yan koltuğuna kıstırılmış, İbranice-Rusça ve İbranice-Sefaradi dillerinde sözlük ve konuşma el kitabı vardı. “Neden bu kadar dil öğrenmek istiyorsun?” diye sorduğumda o da, “Dil güçtür.” dedi. Diğer kişiler arasında öne çıkmak ve daha kaliteli olmak için öğrendiğini söyledi. “Yarış var.” dediğimde ise, “Evet, her meslekte yarış var.” dedi. Sonrasında yolda giderken duvar gördük ve bu duvarın ne olduğunu sordum. O da burasının sınır yeri olduğunu ve Filistinlilerin diğer tarafta yaşadıklarını, gelmek için bir nevi izin belgesi aldıklarından bahsetti. Oranın fotoğraflarını çektim. Ayrıca Netenyahu’nun evini gösterdi bize. Dedim ki, “Yahu bu çok basit bir ev.” O ise, “Birçok yerde evi var,” diye karşılık verdi ve ekledi: “Ama basit değil. Evin fiyatı 2 milyon dolar.” Ev dışarıdan bakıldığında oldukça sade gözüküyordu.
Biraz da evimizden bahsetmek istiyorum. Evimiz, Eski Şehir’in içerisinde ve Kubbetü’s-Sahra’yı çok güzel ve net bir biçimde görüyoruz. Tabi bu nimeti nasip ettiği için Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Evden çıktıktan 5 dakika sonra kıble mescidindeyiz.
Şimdi Filistinlilerin kontrol altına alındığı o duvarın fotoğrafları paylaşmak istiyorum.

Arabadan gözüken utanç duvarı
Kudüs Şam kapısının fotoğrafı
Falafelcide falafel yedik. Tabi burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, dükkanların isimlerinde hem İbranice hem de Arapça olması. Neredeyse tüm dükkanlarda bu var. Zorunlu bir yasa olduğunu düşünüyorum.

Felafelci Dükkanı

Bulunduğumuz evin terasından Kubbetü’s-Sahra’nın görünüşü

Filistinlilere ait bir dükkan
Kudüs’ten çıktıktan sonra yolumuzu bulup yavaş yavaş evimize geri döndük. Filistinlilerin marketlerinde, ürünlerin önemli bir kısmının İsrail yapımı olduğunu gördüm. Çok fazla da seçenekleri olduğunu düşünmüyorum bu konuda.

Kudüs İbrani Üniversitesi’nin girişi
Bugün ayrıca Kudüs İbrani Üniversitesi’ne gittik. Üniversite meşhur Scopus Tepesi’nde bulunmakta. Hayfa gibi bir tepenin üzerine kurulmuş bir üniversite. Yarın yani Temmuz 25’te okulun kampüsünde bir gezi olacağını ve bu gezinin de çok önemli olduğundan bahsetti. “Okulun kampüsü çok büyüktür.” dedi ayrıca.
Okul, Scopus Tepesi’nin üzerinde bulunmaktadır. Binalar resimde de görüldüğü şekliyle tipik. Üniversiteye girmeden girişte kurucularının fotoğraflarını koymuşlar. Bunların içerisinde Albert Einstein da var. Tabi bunların hepsini araştırmak en azından belli miktarda bilgi sahibi olmak lazım. Bizim üniversitelerimizin kurucularına baktığımda, örneğin İSAM’ın ve 29 Mayıs Üniversitesi’ni aklıma getirdiğimde orada çok fazla kişinin ismi var. Çok fazla kurucumuz var bizim. Ama burada bunlar 10 tane adamın adını bile yazmamışlar. Nedendir bilmiyorum.
Üniversiteye girdikten sonra işlemlerimizi yapıp “öğrenci kartı” almamız gerekiyordu. 5. kata çıktık ve bize bazı belgelerimizin eksik olduğunu söylediler. Kısa süre içerisinde hallettik. Sağlık güvencesini online olarak bilgisayardan doldurduk. Önceden doldurmuştuk ama bazılarımızda eksiklikler vardı. Sonrasında 3. kata indik ve sınava girdik. Sınava bizimle birlikte giren öğrencilerin çoğu Arap’tı. Neden bu kadar Arap öğrencinin ulpan kursuna katıldığını bilmiyorum. Ama nasip olursa soracağım. Sınavda bize iki tane soru sormuştular, ben de ikinci soruyu seçtim. Onun hakkında yazı yazmamı istediler ve istediğin kadar vaktin var dediler. İkinci soruda iki tane hocanın birisi moderniteyi savunurken, diğerinin ise ona karşı argümanları var. Ben moderniteyi savundum. Birkaç da deyim yazıp kağıdı teslim ettim. Kendimce iyi yazdığımı düşünüyordum. Sınava girdiğim esnada 3 farklı soru kitapçığı vardı. Bu kitapçıklar öğrencilerin seviyelerine göreydi. Eğer hiçbir şey bilmiyorsa-bizim mentörümüz -İsmail üstat gibi- sınava girmesine de gerek yoktu. “Gımel” ve “dalet” bölümünde olanlara aynı soruyu soruyordular. Diğer kitapçığın ismini okuyamadım ama anlaşılan onlar, daha alt seviyede öğrencilere hitap ediyordu. Dalet C1 seviyesi demek, low advanced anlamına gelmekte. Sınavı yaptıktan sonra binadan çıktık. Urfalı bir abinin dükkanında köfte yedik.
Urfalı abinin dükkanından bahsetmek istiyorum. Kendisi küçük denebilecek yaşta İsrail’e gelmiş. Oğlu ile birlikte çalışıyor. Onun dükkanında köfte yedik. Dürüm şeklinde aldık ve 32 şekel tuttu. Kendisine yanında çalışanın, oğlu olup olmadığını sordum o da evet diye cevap verdi. Türkçe biliyor mu diye sorduğumda ise, hayır dedi. “Siz de dilinizi biraz unutmuşsunuz. Ülkemizi takip etmiyor musunuz? Bizim ülkemiz ve gelişmelerini takip etmiyor musunuz?” diye sordum. Gülümsedi. Tabi anlaşılan ülkemiz ile ilişkilerini kesmişler. Ne Türkçe gazete okuyorlar ne de bir şey izliyorlar. Çünkü bazı kelimeleri unuttuğunu fark ettim. Bu normal bir durum mu? Hayır elbette. Dediğim gibi, doğduğumuz topraklara dair ilgimizi alakamızı nasıl kesebiliriz? Nasıl çocuklarımız yabancı ülkede olsak bile ana dilini konuşamaz?
Ayrıca menüyü de göstermek istiyorum. Sırasıyla küçük ekmek, lavaş dürüm ve tabakta servisin ücretlerini görüyorsunuz. Şekel yaklaşık olarak Türk lirası ile aynıdır. Ama fark şu ki, paramız sürekli dolar karşısında değer kaybederken şekelde böyle bir durum gözükmüyor şimdilerde.

Yiyeceklerin fiyat listesi
Yiyeceklerin içerisine çok fazla sos doldurmaktadırlar.

Bilmeyenler için Felafel malzemeleri
Buradan sonrasında yürüyerek Yafa kapısından kaldığımız malikaneye döndük. Tramvay yolunu takip ederek Yafa kapısına ulaştık. Yafa kapısı oldukça önemli bir kapıdır. İlerde bu kapının önemine değinirim inşallah.
Eve dönmeden önce bankaya postaneye para yatırmaya gittiğimizden bahsetmiştim. Doar İsraeli-İsrail Postanesi. Postanede çok sinirli bir kadın vardı ve uzun süre ne dediğimizi anlamadı. “Bu ne bu…” diye papağan gibi tekrarlıyordu. Çok canımızı sıktı. Paramızın sahte olduğunu falan da iddia ettiler. 100 doların sahte olduğunu söylediler. Bu arada endişe verici bir haberle karşılaştık. Uçağı yanlışlıkla bir gün sonrasında alınan arkadaşımızı havalimanında 4 saat beklettiler. 1 saat sorguya çekmişler. Tahrik edici sözler yok. Bir tanesinin ciddi olduğunu söylüyordu arkadaşım. Ona nerede kaldığımızı, kaç kişi olduğumuzu sormuşlar.
Eve geldikten sonra yorgun düşmüşüz. Uyuduk ve uyandıktan sonra akşam namazına az vakit vardı. 19:40’ta evden çıktım, yaklaşık 8 dakika sonra ezan okunacaktı. Bu sefer Kubbetü’s-Sahra’da namazımı kıldım. Burası ile ilgili de anlatılacak çok şey var. Özellikle içeri girdiğimde merak ettiğim nedenini bilmediğim bazı şeyler var. Sorarak öğrenmeye çalışacağım nasipse.
Namazdan çıktıktan sonra Evliya Çelebi gibi Mescid-i Aksa’nın etrafını arşınlamaya başladım. Adımlarımı sayıyordum. Yaklaşık 1500 adım atmış ve Aksa’nın etrafının yarısından fazlasını dolaşmıştım ki, bir açık kapı gördüm ve sonrasında o adam ile yürüdüğümden adımlama işi bitmiş oldu. Tam kaç adımlık bilmiyorum ama tahmini 2500 adım ile Aksa’nın etrafını dolaşabiliriz. Açık kapıdan içeri girdim ve orasının bir medrese olduğunu anladım . Yani şu an medrese olarak kullanılıyor. Ama orayı önemli kılan şey -eğer hocanın dediği doğruysa ki bu konular ihtilaflı bildiğim kadarıyla-, Hz. Süleyman’ın kabrinin orada olması. Dokundum kabrine. Yaklaşık 2 metre yükseklikte bir taş. Dokundum ama dua etmek aklıma bile gelmedi. Çıktıktan sonra dua ettim. “Yarın açık olacak mı?” diye sorduğumda ise, “Hayır burası medrese.” diye cevap verdi. Yahu Filistinlilerde İngilizce bilmeyen yok. Maşallah hepsi bu konuda kendilerini ifade edecek kadar İngilizce biliyorlar. Şu ana kadar İngilizce bilmeyen birisiyle karşılaşmadım. Aksa’yı en köşelerinden adım adım gezmek çok hoş bir deneyim oldu. Bazı yerlerinde kimsecikler yoktu. Surların üzerine çıktım ve aşağıya ve Kudüs’e baktım. Oldukça hoştu. Kelimelerin tarif gücü de bir yere kadar. Ben merhum Akif Ersoy gibi değilim. O kadar çapımız yok maalesef. Kelimelerin babası falan da olmadığıma göre neler hissettiğimi anlatmam zor olsa gerek. Tek kelime ile ifade edersem ise bu kelime, “huzur” olurdu.
Dolaşırken çektiğim bazı fotoğraflar var. Surların üzerinde dolaşan iki Filistinli:

Surların üzerindeki gençler
Sol taraftaki minberin üzerinde Selahaddin Eyyübi Minberi yazıyor. Malum Kudüs’teki minber yakılmıştı, sonrasında yenisi eskisine uygun bir şekilde yeniden yapılmıştı. Bu minber ise orijinalliğini koruyor ve günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Hz. İshak’ın Kabri/Makamı

Hz. İshak’ın Eşinin Kabri
Söylenilene göre bu kabirler temsilidir. Peygamberlerin kabirlerinin ise bulunduğu yer ise;

Kutsal Kuyu

İçeride bulunan kitabeler

Kitabe

Tika’nın faaliyetleri
Caminin çıkışında sol tarafta Tika’ya ait bayrakları görüyoruz. Tika bayramlarda ve anlaşılan o ki özel günlerde burada etkinlikler düzenliyor. Camiden çıktıktan sonra Ürdünlülere ait bir lokantaya gittik. Burada Ürdün kralına ait fotoğraflar vardı.

Ürdün Kralı Abdullah sniper ile

Ürdün kralı Abdullah füze ile
Bugün 26 Ağustos pazar. Uzun bir süredir yazı yazmadım. Bu süre içerisinde yazılacak olan şeyler oldukça birikti. Dün önemli birkaç yeri gezdik. Türkiye’den buraya yıllık 30 bin civarında Türk ziyaretçi geldiği söylenmektedir. Gelen bu turların belli ve standart rotaları var. Kudüs’e, El Halil’e ve birkaç yere gitmekle yetiniyorlar. Ama bazen özel turlar da olmaktadır. Örneğin bu özel turlar, Hayfa’yı, Nasıra’yı, Akka’yı ve Nazeret’i de notalarına katıyor. Biz de hem ücretsiz olması ve hem de rotada daha önce gitmediğimiz yerler bulunmasından dolayı bu geziye dahil olduk. Aramızdaki öğrencilerden E, gezimizin rehberi K abi idi. Özellikle Akka’yı çok beğendik ve tabiri caizse şehre aşık olduk diyebiliriz. Havası çok güzel, denize sıfır, kalenin olduğu yer harika, tarihi dokusu ise ilgi çekici ve kısaca çok beğendik bu şehri. Hayfa’da çok güzel bir şehir olmasının yanı sıra havası çok sıcak, ama çok güzel bir şehir. Şehirde bulunan Karmel Dağı oldukça önemli bir dağ. Hayfa Üniversitesi, bu dağın tepesine inşa edilmiştir.
Gezinin en başından aklımda kalan en önemli olaylardan başlayarak bahsedeyim. İzzettin Abbasi bize yardımcı olmak amacıyla bizimle birlikte geziye katıldı. Kendisi Abbasi’lerin soyundan geldiğini söyledi. Yolculuk boyunca bizimle sohbet etti ve hem gideceğimiz yerlerin tarihi hakkında hem de kendi yaşadıklarıyla ilgili bilgiler verdi. Anlattıkları arasında bir olay oldukça dikkatimi çekti. Bir Filistinlinin babası ile ilgili aktardıklarını bize aktardı. O Filistinlinin babası Fahreddin Paşa’nın komutasında bir asker olarak, yani bir Osmanlı askeri olarak Medine müdafaasına katılmıştır. Fahreddin Paşa’nın nasıl mücadele ettiğini anlattı. Medine uzun bir süre savunulur ve yiyecek tükenmiştir, o sırada anlatılana göre şehirde bir çekirge sürüsü olur. Açlıklarını gidermek için çekirge yerler. Fahrettin Paşa’nın son anlarından bahsetti. Medine’yi savunamayacaklarını anlayınca, ağladığını, kahrolduğunu ve bırakmak, teslim olmak istemediğinden bahsetti, oğluna bir gün kurtuluşun gelecekse Türklerden geleceğini söylemiş. Tabi Rabbimiz bir necat/kurtuluş nasip edecekse, bunu Türkler eliyle de başka bir millet eliyle de yapabilir. Bunları duymak ve bilmek bizi çok mutlu ediyor. İnanılmaz gururlanıyoruz. Büyük bir geçmişimiz olması ve atalarımızın olması, onların birikimlerinin bize gelmesi ve dünyanın neredeyse yarısını yönetmiş oluyor olmak, bazen yürürken ve konuşurken bile başka bir şekle girebiliyoruz. Yani şöyle bir örnek vermek istiyorum. Bir elçinin şöyle söylediğini bana bir hocam anlatmıştı. Elçimiz, ülkesi zengin olan ve nüfuzu güçlü olan ülkelerin elçilerinin farklı yürüdüğü söylemiş. Evet bu gerçekten öyledir. Dayanağınız ne kadar güçlü olursa, o kadar özgüven sahibi olursunuz. İman da böyledir. İman bize güç, onur ve şeref veriyor. Akif’inde dediği gibi, “İmandır o cevher ki İlahi ne büyüktür. İmansız olan paslı yürek sinede yüktür!”
Saat 8 gibi hareket ettik. Yaklaşık 25 kişiydik ve Türkiye’den birçok ilinden insanlar vardı. Gezi esnasında ilk uğradığımız yer Hayfa’ydı. Hayfa’daki en meşhur yerlerden birisi, Bahai Bahçeleri’dir. Bahailerin merkezi olan bu yer, o kadar güzel inşa edilmiştir ki tarif edilmesi dahi zordur. Çok büyük bir arazi üzerine inşa edilen tapınak vari bu yapı, Bahailer için çok önemlidir. Hayfa’ya gelenlerin kesinlikle ziyaret ettiği bu mekanı biz de ziyaret ettik. Bahçeye birçok yerden giriş yapabilmek mümkündür. Biz en aşağıdan fotoğraflarımızı çektikten sonra, en yukarıya çıkıp bu sefer de oradan hem manzarayı izledik hem de fotoğrafımızı çektik.
Bu tarz gezilerde şöyle bir sıkıntı oluyor. Gezilecek yerler önceden rehber veya ilgili firma tarafından belirleniyor ve bu gezilecek yerlerin dışına pek çıkılmıyor. Hem vakit darlığından hem de gezilecek yerlerin sınırlı olmasından, ben bu tarz gezilere pek sıcak bakmıyorum. Eğer bir kişinin vakti varsa, şehri daha güzel ve ayrıntılı gezmeli diye düşünüyorum. Gezinin olduğu gün, geziden ayrılan ve yukarı tarafta ne var diye merak eden iki arkadaşım, çok önemli bir şey keşfettiler. Tunahan yukarı tarafa doğru ilerlediğinde, orada Osmanlı tarihi ile alakalı güzel bir keşif yaptı. Fotoğraflar üzerinden bakacak olursak:

I. Wilhelm adına yapılmış anıt

1898 tarihli anıt ve topun resmi
Topun yan tarafından 2. Wilhelm’in Hayfa’yı ziyaretinin anısına dikilmiş yapıyı görüyoruz. Yukarıda her ikisi ile alakalı açıklama bulunmaktadır. Eğer bu arkadaşlarımız gezi rehberinin çizdiği rota ile yetinselerdi, yukarıda ne var acaba diye düşünmeselerdi, bu önemli yerleri göremeyeceklerdi. Bahai Bahçeleri hakkında rehber, bilgi verdikten sonra yanlış hatırlamıyorsam 30 dakikalık bir ara vermişti. O arada arkadaşlarım bu yeri keşfettiler.
Bu arada bir öz eleştiri de yapmak istiyorum. Bizim bu geziyi yaptığımız gün cumartesiydi. Bugün İsrail’de şabat gününe denk gelir. Bu günde ulaşım vesaire oldukça sıkıntı oluyor. Yahudiler bugün çalışmıyorlar. Biz İstanbul’dan gelen turun gezi programına katıldık, otobüste de yer vardı. 10 kişilik gruptan sadece 4 kişi bu geziye katıldı. Diğer arkadaşlar gelmediler. Normalde biz böyle bir gezi yapmak için 1 milyardan fazla para vermemiz gerekiyor. Bedava fırsat ayağımıza gelmişken, gelmedikleri için arkadaşları eleştiriyorum. Neden gelmediniz diye iki kişiye sordum ama tatmin edici bir cevap alamadım. Bakalım tekrardan bu bölgeye gezi düzenlenecek mi? Diğer bir husus ise, biz de geziye çıktığımızda turdan farklı hareket etmiyoruz. Mesela özel bir araba ile gidiyoruz ve belli rotalarımız oluyor, örneğin Hz. İbrahim Cami’yi geziyoruz ve çıkıyoruz. Etrafta hiçbir yere gitmiyoruz. Bölge uzmanının bence çok fazla gezmesi ve ayrıntıları bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Herkesin bildiğini bilmek ve gördüğünü görmek, burada 2 ay kalan bizler için hoş bir durum değil. Bu yüzden öz eleştiri yapıyorum ve kendimi müstesna tutmuyorum. Diğer yapılan yanlışlardan biri, gezi için yanlış zamanları seçmek; mesela cuma günü Tel-Aviv gezisine çıktık ve müzelere gidemedik. Cuma namazı uzun sürdü ve cumadan sonra müzeler kapandı, verilen para da cabası. Eleştiri her zaman olumsuz olmak zorunda da değil. Burada geçen günlerimiz oldukça güzel de geçiyor. Tartışma ve kavgaya rastlamadık bugüne kadar. Bir uyum ve takım ruhu var arkadaşların arasında. Hamdolsun bugüne kadar bir tartışma veya kavga benzeri bir şeyle karşılaşmadık. Normalde böyle şeyler çok olur, inşallah olmaz diyorum.
Gezimize devam edelim. Hayfa’ya ilk vardığımızda direk olarak Bahai Bahçeleri’ne gitmedik elbette. Ondan öncesinde ziyaret ettiğimiz cami ve birkaç yer bulunuyordu. Onlara değinmek istiyorum. İlk uğrak noktamız İstiklal Camisi’ydi.

Caminin iç kısmı

Caminin mihrabı ve namazlık alan
Caminin yaklaşık 50-60 metre aşağısında Osmanlı mezarlığı bulunuyor. Rehberimiz burasının Osmanlı mezarlığı olduğunu söyledi.

Osmanlı askerlerinin mezarları
Mezarlığın önünden sol tarafa doğru çok az ilerledikten sonra, Osmanlı tarafından yaptırılan tren istasyonunu görüyoruz.

Tren istasyonu için Abdülhamit tarafından yapılan anıt
Bu yapı Abdülhamit döneminde yaptırılıyor.

İstasyonun dışarıdan görüntüsü
Tren istasyonunun yandan görünüşü. Tren istasyonunun içerisinde bir de istasyon ile alakalı müze bulunmaktadır. Ama görevli bize giremeyeceğimizi söyledi. Anlaşılan Şabat engeline takıldık.
Yine burasının yakınında olmakla beraber, mesafe olarak diğerlerine biraz daha uzakta bulunan Ulu Camii’ne gittik. Ulu Camii çok da uzakta değildi. Yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüş mesafesindeydi.

Hristiyanların duvarda bulunan haritalarının bir resmi
Bu caddede bulunan bir resim. Resimde görüldüğü üzere Kudüs, tüm şehirlerin ortasında ve kalbinde yer almaktadır. Hristiyan haritacılar, bu şehri geçmişten beri şehrin merkezi olarak resmetmişlerdir.

Şabatta Kudüs Sokakları
Şabatta çektiğim bir fotoğraf. Şabat’da bildiğime göre Yahudiler, 1 kilometreden fazla uzağa gidemiyorlar. Ayrıca bilindiği üzere birçok eylemden uzak kalmak zorundalar. Işığı yakmak, telefonla mesaj atmak ve e-posta atmak gibi…

Şabatta boş olan dükkanlar
Şabatta dükkanlar kapanır. Bugün Müslümanların dükkanları açıktır ve onlardan alışveriş yapılabilmektedir.
Eski Şehir’in sokaklarından görüntüler paylaşmak istiyorum.

Hristiyanların kapıları

Hristiyan kutsallarının küçük heykelleri
Hz. Ömer Mescidi
Kıyamet Kilisesi’nin yanındaki Hz. Ömer Mescidi. Kudüs fethedilir ve Hz. Ömer, Kıyamet Kilisesi’nin rahibinin yanındayken namaz vakti girince, rahibin “Burada namaz kıl.” demesine razı olmaz. Sonrasını düşünür ve ben burada namaz kılarsam, sonra gelen Müslümanlar burayı camiye çevirirler diye belirtir ve bugünkü caminin olduğu yerde namaz kıldığı rivayet edilir. Burası Kıyamet Kilisesi’nin hemen bitişiğindedir.

Kıyamet Kilisesi

Statüko Merdiveni

Kanuni’nin yaptırdığı sebil, maalesef güzel bir hâlde değildi.

Aslanlı Kapı’nın hemen gerisinde Hz. Meryem’in doğduğuna inanılan yer.

Yahudi Mezarları
Zeytindağı’na çıkarken yolun her iki tarafında Yahudilerin mezarlarını görüyoruz. Resimde görüldüğü üzere, mezarların üzerinde taşlar vardır. Neden mezarlarının üzerine taş koyduklarıyla ilgili 3 rivayet vardır. İlk rivayet, taşın ağır olması ve saygıyı ifade etmesidir. Ölümün bir ağırlığı vardır ve saygı da ağır bir şeydir. İkincisi, Yahudiler malum Mısır’dan çıktıkları sıra çölde gül bulmadılar ve çölde taş bulduklarından taşı kullandılar. Üçüncü rivayet ise buraya gelenlerin mutad olarak bırakmalarıdır. Yani kişi sayısını ifade etmektedir. Her gelen bir tane bırakıyor ve o mezarı kaç kişi ziyaret etmiş belli oluyordu.

Müzenin girişi. “Yad Vaşem Müzesi” görsellerle zenginleştirilmiş bir soykırım tarihi.
Müze çok büyük bir alanı kapsıyor. Tarih ve görsel malzemelerin gösterildiği ilk kısmı gördükten sonra dışarı çıkıyoruz, ve dışarıda bir sürü büyük denebilecek anıt yapılar var.

Herzl’in mezarı
Herzl’in mezarını da gördüm, orada Herzl dağında, mezarın üzerinde taşlar var yine. Okuyucuların bu durumu yanlış anlamamalarını dilerim. Herzl’e sempati beslediğimden bu mezarı ziyaret etmedim ve bu görseli paylaşmıyorum. Tarihi bir veri ve okuyucuların bu alanda bilgi sahibi olmaları için bu bilgileri paylaşıyorum. Müslümanlara zarar vermiş ve veren birilerine kalbimizde elbette yer ayıramayız.

Nasır-ı Kebîr Camii

Mescid’in kapalı kapısı

Mescitte bulunan kitabe
Bu cami de kapalıydı. Vakit namazı olmadığından içeri de kimsecikler yoktu. Belki de hafta sonu olduğundan böyle bir uygulama olmuş olabilir. İçerisine maalesef giremedik. Caminin önünde yarım saati belki daha da fazla bekledik. Hem otobüsün gelmesini bekledik ve hem de caminin yanında bulunan bir adam cami görevlilerini aradı, açılır umuduyla bekledik ama olmadı. İkide sıfır, yani iki kapalı yerin açılma girişimi başarısız oldu. Vardır bir hikmeti deyip devam ettik.
Sonrasında yukarıda da bahsettiğim gibi Bahai Bahçeleri’ne gittik. Bahai Bahçeleri’nden sonra ise Hayfa’yı terk ettik.
Bu şekilde son vermeyi uygun buldum.
Ozan Dur
Yorum Yaz