İlim ve Medeniyet

OMURGASIZLAŞTIRILMIŞ BİR DAVA: FİLİSTİN

Böylesi basiretsiz, iz’ansız, vizyonsuz ve sloganik cümlelerle hamasetten öte gidemeyen haklı davasında bir arpa boyu yol almak bir tarafa 1948 yılından beri hala İsrail tarafından adım adım işgal edilen bir davaya ancak böylesi bir isim yakışırdı: OMURGASIZLAŞTIRILMIŞ BİR DAVA…

ABD Kongresi, ilk olarak 1995 yılında Bill Clinton’ın başkanlığı zamanında Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması için bir kanun çıkardı. Bu kanunun çıkarıldığı tarihten itibaren tatbiki her altı ayda bir yayımlanan Başkanlık kararnameleriyle ertelenmiştir. Her gelen ABD başkanının, yanına ‘Yahudi Lobisi’ni çekmek için sürekli ısıtılıp ısıtılıp –büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması için çıkarılan karar- dünyanın önüne servis edilmiştir.

Son günlerde gündemde hayli yer edinen meselenin yine altı ayının dolmasıyla ve bu sefer ABD Başkanı Trump’ın öyle bir kararname yayımlamayıp Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanıyacağı ve büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması sürecini başlatacağı söylentisi yayıldı.

Osmanlı Devleti dört yüz bir sene boyunca egemenliği altında bulundurduğu Kudüs’ü 9 Kasım 1917’de İngilizlere terk etmek zorunda kalmıştır. O günden bugüne Kudüs ve hinterlandı şiddetli sancılarla kıvranmış; dönem dönem dünya gündeminde önemli yer tutmuştur. 1917’den bugüne sorunun arka planına dönüldüğünde ise, 1947 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, “Filistin’i Bölme Planı”nı kabul etti. Bu plana göre Filistin topraklarında bir Yahudi ve bir Arap devleti kurulacak, Kudüs ise bu iki devletten ayrı bir “uluslararası şehir” olacaktı. Zamanla, Kudüs’ün batısının İsrail’e, doğusunun Filistin’e ait olduğu anlayışı benimsendi. 1948 yılına gelindiğinde ise David Ben-Gurion’un yoğun çabalarıyla İsrail Devleti kuruluşunu ilân etti. O yıllarda Kudüs’te Siyonist ordusuyla Ürdün ordusu arasındaki çatışmalar devam ederken kuruluşu ilan edilen İsrail Devleti”nin ilk hükümet merkezi Tel Aviv oldu. 1949’da ise Kudüs’te savaş bitti. Şehrin batısında İsrail’in, doğusunda Ürdün’ün hakimiyeti kesinleşti. Siyonist hükümet, Tel Aviv’den Batı Kudüs’e taşındı. İsrail Başbakanı Ben Gurion, Kudüs’ü “İsrail’in ebedî başkenti (?)” ilan etti. BM bunu kabul etmediği için yabancı devletler elçiliklerini genelde Tel Aviv’de açtı. Batı Kudüs’te elçilik açmayı tercih eden devletler de oldu.

1967 yılında ve takip eden yıllarda İsrail, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Doğu Kudüs’ün de dahil olduğu Ürdün hakimiyetindeki Batı Şeria topraklarını, ayrıca Mısır’ın Sina bölgesini, Mısır’ın kontrolündeki Gazze Şeridi’ni ve Suriye’ye ait olan Golan Tepeleri’ni işgal etti. BM, İsrail’i bu topraklardan geri çekilmeye çağırdı. Ancak dünya siyaseti üç maymun figürüne büründü, işgaller oldubittiye getirildi. Sonuç olarak İsrail, BM’nin çağrısına uymadı.

1980’de ise İsrail, Doğu Kudüs’ü ilhak edip “bütün ve birleşik Kudüs”ü ebedî başkent ilan etti. Bu kararı yok hükmünde sayan BM Güvenlik Konseyi, “Kudüs’te diplomatik temsilcilik açmış olan devletlere bu temsilcilikleri Kutsal Şehir’den taşımaları” çağrısında bulundu. Büyükelçiliği Kudüs’te olan az sayıdaki devlet -bir tanesi Hollanda- bu çağrıya uydu.

Filistin Ulusal Konseyinin 15 Kasım 1988’de kuruluşunu ilan ettiği Filistin Devleti, aralarında Avrupa devletlerinin de bulunduğu 130 küsur devlet -yeryüzündeki devletlerin yüzde 70’inden fazlası- tarafından resmen tanınıyor ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda “üye olmayan gözlemci devlet” sıfatıyla temsil ediliyor. Yani Birleşmiş Milletler Teşkilatı da bağımsız bir devlet olarak tanıyor Filistin’i…

O zamanlar Filistin Devletinin kuruluşu şu cümleyle ilan edildi:

“Filistin Arap halkını temsil eden Filistin Ulusal Konseyi, Filistin topraklarında başkenti Kudüs olan Filistin Devleti’nin kuruluşunu Allah’ın adıyla ilan eder.”

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Filistin’i bağımsız ve egemen bir devlet olarak üye kabul etmeye yetkili değildir; bu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yetkisindedir. Daha sonra konu 2011’de gündeme geldiğinde, Güvenlik Konseyinin veto hakkına sahip daimi üyelerinden ABD bu durumu kabul etmeyeceğini ve veto edeceğini ifade etmişti. Bunun üzerine Filistinliler ise ABD’nin veto etmesine karşılık 377 sayılı BM Genel Kurulu kararına müracaat edeceklerini söylemişlerdi.

377 sayılı karar, BM Güvenlik Konseyinin uluslararası barış ve güvenliği sağlamak konusunda zaafa düşmesi halinde Genel Kurulun, Güvenlik Konseyini ‘baypas’ ederek karar almasını öngörüyor. Böyle bir kararın bağlayıcı olup olmayacağı tartışma konusu, fakat İsraillilerin ve İsrail dostlarının müthiş bir telaş içinde oldukları son derece aşikardır.

Filistinliler o günlerde bu işten bir şekilde vazgeçirildiler. Ancak o zamanın şartlarında ve uluslararası konjonktüründe pek mümkün olmayan gelişmelere bugün dünya siyasetinin gebe olduğu açıkça görülmektedir. Son günlerde Türkiye Cumhuriyeti ve bilhassa da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğinde, davanın BM’ye taşınması ile en azından dünyanın beşten büyük olduğu dünyaya gösterilmiş oldu. Gelişmenin ilk ayağı olarak 13 Aralık 2017’de İslam İşbirliği Teşkilatı İslam Zirvesi Konferansı Olağanüstü Toplantısı İstanbul’da düzenlendi. Olağanüstü Toplantı gündemini ABD Başkanı’nın Kudüs’ü işgalci güç İsrail’in sözde başkenti olarak tanıması ve ABD Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasına ilişkin açıklaması sonrasındaki durumun değerlendirilmesi teşkil etti. Toplantıda Doğu Kudüs’ün Filistin Devletinin başkenti olarak ilan edilmesi, bütün devletlerin Filistin Devletini ve Doğu Kudüs’ü işgal altındaki başkent olduğunu tanımaya davet edilmesi, ABD’nin Kudüs’ü İşgalci Güç İsrail’in sözde başkenti olarak tanıyan tek taraflı kararı en güçlü şekilde reddedilip kınanması ek olarak, Kudüs-ü Şerif’in yasal statüsünü değiştirmeyi amaçlayan söz konusu tehlikeli beyanın hükümsüz ve meşruiyetten uzak olduğunun vurgulanması ve ABD yönetimini bu yasa dışı beyanın geri çekilmemesinden doğacak tüm sonuçlardan bütünüyle sorumlu tutulması şeklindeki konu başlıkları toplantının gündemini oluşturdu.

Gelişmenin ikinci ve asıl sac ayağı konunun Birleşmiş Milletlere Türkiye ve Yemen tarafından taşınması ile oluştu. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulunda üçte ikiyi aşan bir çoğunlukla kabul edilen “Kudüs’ün Statüsü” konulu kararda

“Kutsal Kudüs şehrinin statüsünü, karakter ve demografisini değiştirmeye yönelik herhangi bir adımın geçersiz, hükümsüz olduğu ve ilgili Güvenlik Konseyi kararları uyarınca feshedilmesi gerektiği beyan olunuyor ve bu bağlamda tüm üye devletlere Güvenlik Konseyinin 478 (1980) sayılı kararı gereğince Kutsal Kudüs şehrinde diplomatik misyon açmaktan kaçınma çağrısında bulunuluyor.”

BM Güvenlik Konseyi ve BM Genel Kurulunun 1967’den beri Kudüs konusunda aldığı sayısız karardan daha ileri, daha çarpıcı, daha radikal ifadeler değil bunlar. Örneğin meseleyi daha anlaşılabilir kılmak için BM’den konu ile alâkalı çıkmış kararlara bakıldığında ilk göze çarpan: 181 sayılı karar (29 Kasım 1947). Bu karara göre, BM Genel Kurulunun ortaya koyduğu Paylaşım Planı kapsamında, İngiliz manda rejiminin sona ermesiyle birlikte Filistin toprakları üzerinde birisi Arap diğeri Yahudi olmak üzere iki bağımsız devletin kurulması ve Kudüs’ün silahlardan arındırılmış, BM Vesayet Konseyinin himayesinde uluslararası bir statüye sahip olmasını öngörüyordu. Söz konusu statü 10 yıl yürürlükte kalacak, daha sonra referandum yoluyla halkın görüşlerine başvurularak gözden geçirilecekti. 14 Mayıs 1948’de plan çerçevesinde kendilerine ayrılan bölgede İsrail Devletinin kurulması üzerine, Arap-İsrail Savaşı patlak verdi. Çatışmalar, BM kararının uygulanmasını engelledi. İsrail çatışmalar sırasında topraklarını genişletti, BM’nin rakamlarına göre 750 bin Filistinli mülteci konumuna düştü. İkinci karar ise 194 sayılı karar (11 Aralık 1948). Bu karara göre 1948 Arap-İsrail Savaşı’nın sonunda, Filistinlilerin göç etmek zorunda kaldıkları topraklara dönüşü ve Kudüs’ün uluslararası bir yönetime kavuşmasını içeriyordu. Aynı zamanda karar, Kudüs’e BM yönetimi altında uluslararası statü verilmesi ve Filistin’deki kutsal mekanların korunması ve buralara serbest erişimin sağlanmasını öngörüyordu. Kudüs şehrinin sınırları doğuda Abu Dis, güneyde Beytüllahim, batıda Ein Kerem, kuzeyde Şufat olarak belirlendi. Ek olarak karar kapsamında, “Evlerine geri dönmeyi ve komşularıyla huzur içinde yaşamayı arzulayan mültecilerin mümkün olan en yakın zamanda bu arzularını gerçekleştirmelerine izin verilmeli ve geri dönmemeye karar verenlerin arazileri için tazminat ödenmeli” deniyordu. Karar ayrıca BM’nin arabuluculuğu görevlerini üstlenecek üç üyeli bir BM Filistin Uzlaştırma Komisyonu kurulmasını sağladı. Bu komisyonun üyeleri Türkiye, Fransa ve ABD idi. Komisyon; bölgelerin sınırları, mülteciler ve Kudüs’ün statüsü olmak üzere üç ana sorun üzerinde çalıştı, ancak nihai bir sonuca ulaşamadı. Üçüncü karar, 303 sayılı karar (9 Aralık 1949). BM Genel Kurulu 303 sayılı kararında, 181 ve 194 numaraları kararlara atıfta bulundu ve Kudüs’ün kalıcı olarak uluslararası bir sistemin kontrolünde ayrı bir yönetimle (corpus seperatum) yönetileceğini açıkladı. Bu sırada Batı Kudüs İsrail tarafından işgal edilmişti, sonuçta karar uygulanamadı. Dördüncü karar, 2253 sayılı karar (4 Temmuz 1967). İsrail, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Doğu Kudüs’ün yanı sıra Gazze Şeridi, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri’ni işgal etti. Bunun üzerine BM Genel Kurulu aldığı 2253 numaralı kararla, İsrail’in Kudüs’ün statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinden derin endişe duyduğunu belirtti, bu tedbirlerin geçersiz olduğunu ve İsrail’in bu tedbirlerden vazgeçmesi gerektiğini kaydetti. 21 Aralık 2017 tarihinden önce alınan son karar 19 Aralık 1983 yılında, yani bundan takriben otuzdört yıl kadar öncedir. Beşinci olan 38/180 sayılı karara göre ise: BM Genel Kurulunun bu kararında

İsrail’in “barışsever bir üye” olmadığı

belirtilerek, bütün uluslar İsrail ile diplomatik, ticari ve kültürel bağları koparmaları çağrısı yapılıyor. İsrail’in BM Sözleşmesi’ne uymadığı da kaydediliyor. İsrail ayrıca, Kudüs de dahil olmak üzere Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri’ni işgalinden dolayı kınanıyor. Bu işgaller “uluslararası hukuk ile ilgili BM kararlarına aykırı ve yasa dışı” olarak nitelendiriliyor. BM bu kararla İsrail’e Kudüs dahil 1967’den beri işgal ettiği topraklardan çekilmesi çağrısı yaptı ve bunun “Orta Doğu’da kapsayıcı ve adil bir barışın sağlanması için ön şart olduğu” belirtildi. Üye ülkelere, İsrail’e silah ve askeri ekipman satmamaları ve İsrail’den bunları almamaları, ayrıca İsrail’e her türlü askeri yardımı askıya almaları çağrısı da yapılıyordu.

Görüldüğü üzere İsrail-Filistin çatışmasından bu yana hatırı sayılır konularda muhtelif kararlar alınmış ancak uygulanamamıştır. Dünya’da hakkında bu kadar üzerinde düşünülüp kafa yorulan ve üzerine kısa sürede bu kadar akademik metin kaleme alınan ve yazılıp çizilen de böylesi bir meselenin olmadığı gözler önündedir. Uluslararası Hukuk’ta da bu denli haklı olmasına rağmen bu davanın hala çözüme ulaştırılamamış olması da ayrıca çok su götürecek bir konudur. Fakat bugünkü konjonktürde böyle bir kararın alınması yine de önemli sayılabilcek mahiyettedir. Yani bu kararın bağlayıcılığından öte siyasî bir ağırlık taşıdığı ifade edilebilir.

Kıymetli muhterem büyüğümüz Şaban Teoman Duralı hocanın bir eserinin de isminden –OMURGASIZ TÜRKLÜK– etkilenerek böylesi basiretsiz, iz’ansız, vizyonsuz ve sloganik cümlelerle hamasetten öte gidemeyen haklı davasında bir arpa boyu yol almak bir tarafa 1948 yılından beri hala İsrail tarafından adım adım işgal edilen bir davaya ancak böylesi bir isim yakışırdı: OMURGASIZLAŞTIRILMIŞ BİR DAVA…

Devamı bir sonraki yazıya…

MÜCAHİT BAYRAM IŞIK

OMURGASIZLAŞTIRILMIŞ BİR DAVA: FİLİSTİN-2

 

Exit mobile version