MEDENİYET ÜZERİNE-1

0

Aristoteles “Politika” adlı yapıtının hemen başında insanı “zoon politikon” olarak; insanı özü ve doğası gereği politik diye tanımlar.

(Human beings are by nature political animal) Bu sözün arka planında politik bir hayvan nitelemesi insanoğlunun fıtrî olarak toplumsal bir canlı olduğuna delâlet etmektedir. Bu bağlamda insanoğlu maddî-manevî kemaline bir toplum içerisinde ulaşabilir. İnsan için bir toplumun içerisinde yaşamak tercihten ziyade zorunluluktur. Zorunluluk ise ilk olarak insanın birincil ihtiyaçları temelinde ele alınmalıdır. Birincil ihtiyaç kaygısı atıldığında ve bir arada yaşama sanatının kuralları doğrultusunda insanoğlu sosyalleşmeye başlamıştır. “Zoon Politikon” kavramının yapısı itibariyle de anlaşılacağı üzere kavramın birinci lafzı insanın her canlı gibi bir canlı olduğunu delalet etmektedir. İkinci lafzı ise siyaset manasına gelmekten ziyade insanı diğer canlılardan ayıran yönünü vurgulamaktadır: İnsanın soyut düşünme yetisi, zamanın ve mekânın farkında oluşu, seçim yapabilir olması (daha çok tercih etmek ve karar vermek anlamında), ölümün farkında olması, öz bilinç ve öz yönetime sahip olması, bütünüyle toplumsal düşünce anlayışına sahip olması, merakından dolayı keşfetme isteği, âşık olabilmesi ve yenilik istemesi bunlardan bazılarıdır. Anlaşılacağı üzere insanoğlu iki zıttın birleşimidir; madde ve manâ. Bu manada insanın kendi kendini açıklamaya çalışırken iki zıt gruptan yek diğerini bir ötekini görmezden gelerek ele almak, bakış açısını nakıs kılacaktır. Bu satırlara konu olacak medeniyet kavramını da insandan yola çıkarak açıklamak daha doğru, dengeli, bütünleyici ve kapsayıcı bir açıklama olacaktır.

“Zoon Politikon” kavramı incelendiğinde etimolojik olarak eski Yunanca zoîon veya zôon ζῳον/ζῶον  “yaşayan şey” manâsına gelmektedir. Bugün Türkçeye Politik hayvan olarak geçen iki kelimeden oluşan kavramın diğer lâfzı incelendiğinde, Dücane Cündioğlu’nun yorumu ile özü gereği politik olma tabiri Türkçeye iki şekilde çevrilmektedir: Siyasal ve toplumsal olarak. Bir arada bulunma hali söz konusu ise bu birliktelik toplumsallık nev’indendir. Çünkü ancak hayvanlar topluluk olabilir. Arılar, karıncalar toplum değil topluluk oluştururlar. Çünkü onların birlikteliği bilinç ve şuurdan yoksundur. İnsan hayvan-ı natık’tır. (Zoon le(o)gon ekon) Hayvan-ı akîl değil. Yani insan, konuşan canlıdır. Hayvanlar konuşmaz ve düşünmez. İletişimlerini ses çıkararak sürdürürler. İnsan konuşabildiği için zoon logikondur ve buna istinaden zoon politikondur. Hayvan-ı Natık olarak insanın konuşma yani iletişim kurma ihtiyacı kaçınamayacağı bir zorunluluktur ve ailede, mahallede, köyde, şehirde hatta millet olarak bir coğrafyada yurt tutarak bir arada yaşama sanatının temelini oluşturan mayalardan biridir.

Toplum olmanın en küçük yapıtaşı birimi aile, köy olarak tanımlanabilir. Kemali Polis’tir; Şehirdir. Şehir Latince civile (kentli, kentsel), civis (kent, devlet) karşılığıdır. Türkçedeki karşılığının ilk örneğine Soğdca “kand” sözcüğünden “kend” olarak Uygur dilinde şehir ve kale manasına gelecek şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Arapçadaki karşılığı Medine’dir. Arapça madanī مدنى “؛ehirli” sِzcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça mdn kِkünden gelen madīnat مدينة “kent, devlet” sِözcüğünün nisbet halidir.

Şehir, kent, polis, medinede olmazsa olmaz şehri şehir yapan kriterler, kıstaslar vardır. Bunlardan birincisi mekândır. Mekân bu meyanda yerleşiklik alâmeti gِöstermektedir ve o yerin sahiplenilerek yurt tutulduğunun bir gِöstergesidir. Şehirde mekânların yan yana gelmesi beraberlik anlamı taşımaktadır. Orada yaşayanların kader birliği yaptığı manası çıkmaktadır. Şehri şehir yapan unsurlardan ikincisi ise devamlılıktır. Bu kavramın doğrudan zamanla bir ilişkisi vardır. Şehirlerde buna karşılık gelen yerler ise mezarlıklardır. Gelecek neslin bekâ mücadelesinde neden orada olduklarına verilen haklı bir cevap mahiyeti taşımaktadır. Yukarıda bahsedildiği gibi üçüncü unsur “bekâ”dır. Kalıcı olmak demektir. Bir diğer unsur ise süreklilik ve sürdürülebilirliktir. Bunu ise alış-veriş ve sosyo-ekonomik hayat sağlamaktadır. Kısacası şehirler yerleşim birimlerinin yanı sıra inanç temelli mabedler ve alış-verişin gerçekleştiği pazarların etrafında dِönmektedir. Bِöylelikle şehirler bir medeniyet olma yolunda birçok şeyin rafine merkezi olması ile birlikte o medeniyete has kültürün de üretim merkezi halindedir. Medeniyetin sürekliliği ve kalıcılığı ise insanı ne denli merkeze aldığı ve bu minvalde kendini ne kadar güncelleyebildiği ile ilgilidir. İnsana dokunmayan ya da kendini merkeze alarak başkasına rağmen formu ile kurulmaya çalışılan bir düzen er ya da geç yıkılmaya mahkûmdur.

Şehir ve medeniyet kavramı üzerine genel bir çapalama işlemi gerçekleştirildi. Bu satırları ele alıp izaha kalkışmak malûmun ilâmıdır. Yukarıdaki mezkûr analizler kavramsal bir çerçeveye dayandığı için suya sabuna dokunmayan/kokmaz bulaşmaz bir çağrışım yapmaktadır. Fakat medenileşme misyonu insanın kemale erme ihtiyacına istinaden oluşmuştur. İnsanın maddeten değil manen kemale ermesidir. Medeniyet kavramı üzerine tarih boyunca birçok çalışma yapılmıştır ve yapılmaktadır. Kimi medeniyeti somut nesneler üzerinden, kimi soyut bir kavram olarak izahla ele almıştır. Somut verilerle izah etmeye çalışanların temel dayanak noktaları teknolojik gelişmeler, üretimdeki hız, aklın doğa dahil birçok şeye galebe çalması olarak karşımıza çıkmaktadır. Onlar için “salt akıl” merkezdedir. Kısacası materyalizm, pozitivizm, kapitalizm gibi insanı merkeze almayan dü؛ünce sistemlerinin hakimiyetinde ve bu sistemlerinin devamlılığı için reçete mahiyetinde yapılan tanımlarıdır. Soyut verilerle açıklamaya çalışanların verileri genellikle hissî manâda karşılık bulmaktadır. Bunlar ise Doğu’da Çin, Tibet, Hindistan gibi ülkelerdeki ِölü kültür, inanç ve düşünce mistik ِögelerin oluşturduğu kapitalizm için tüketim objesi haline getirilmiş kavramlar yoluyla yapılmaktadır. Bu tanım mevcut değirmene su taşımaktan başka bir iş yapmamaktadır. Aslında iki açıklama çabası da tek ba؛ına eksik kalacaktır. Ancak ikisinin terkibi ile oluşturulan kavram daha kapsayıcı ve bütünleştirici olacaktır. Bu minvalde medeniyet bir kavram olarak içerik bakımından tek kanat ihtiva etmemektedir. Aksine iki kanatlı, iki boyutlu, madalyon gibi iki yüze sahiptir. Boyutlardan biri maddî ve teknik açıdan teknolojik ilerlemeyi kastederken, bir diğer boyutu ise irfan, hikmet, bilgelik, insaf, insan odaklılık boyutunu ihtiva(kelime tekrarı) etmektedir. Bunlardan birinin ihmali; meseleyi tek bir nokta-i nazardan ele almak, kapsayıcı ve tamamlayıcı bir yaklaşım olmayacaktır. Teknik ve ilerleme boyutu ele alınarak bahsi geçen diğer kavramlardan azade bir açıklama yapılırsa, gayri insanî bir yapı ile karşı karşıya kalınabilir. Bu surette insan ve insanlık anlayışını, makinele؛mek suretiyle pozitivizm, materyalizme ve salt akılcılığa indirgenmesinden oluşan medeniyet tasavvurunda (dünya gِrü؛ü) insan da vahşile؛erek fıtratı yozlaşmaya uğrayan bir çark hüviyetinde sistemin parçası olacaktır.

Bir diğer açıdan ise salt soyut, teorik ve pratikten bağımsız bir yaklaşımla ele alınması tembelliği beraberinde getirecek ve insanların ayağını yerden keserek gerçeklik ile bağların kopmasına neden olacaktır. Gerçek olan ile ideal/mistik/soyut olan arasındaki makas git gide açılmış olaccaktır. Buna istinaden devr alınmayan ve hak edilmeyen mistik, mitolojik miras yukarıda da bahsedildiği üzere toplumun gerçeklikle bağını koparacaktır. Ancak bütünleştirici, kapsayıcı, insan odaklı bir medeniyet tasavvuru bir kefesinde hikmet, kalp, irfan ve bilgelik unsurlarını bir diğer kefesinde ise akıl, teknik ilerleme terazisine vurularak tartıldığında daha insanî bir denge oluşturulmuş olacaktır. Medeniyet dairesi ve tanımının ancak bu şekilde kıymet-i harbiyesi vardır.

Aslında Medeniyet kavramının ne olduğundan çok ne olmadığı ayan beyan ortadadır. Konjonktüre gِöre reçete mahiyetinde yapılan ad ve had koyma işlemleri ancak ve ancak kavramın yer yer içini boşaltmakta, araçsallaştırmakta ve yer yer de günah çıkarmak unsuru olarak kullanılmasına sebebiyet vermektedir. Çünkü yapılan her yanlış iş yanlış diye nitelenmemektedir. Amerika, Irak ve Afganistan’a barış getirmek ve İnsanoğlunun hakkı olan medeniyetin olmazsa olmaz bileşenlerinden barış ve güvenliği tesis etmek için girmiştir. Hiçbir oluşum yaptığı zulmü zulüm kefesine koymaz… Sadece çıkarlar ve millî menfaatler sِöz konusudur. Tabiri caizse meşhur bir deyimle “nehrin bir tarafındakiler kahraman diğer tarafındakiler ise düşman” olarak anılmıştır ve buna istinaden insanoğlunun kendini merkeze alma fıtratından doğan neticeler itibari ile ve yine aynı mantıkla dost-düşman ve medeniyet algıları doğal olarak farklılık gِösterecektir. Merkez ve çevresi medeni iken Roma’da Rubicon nehrinin merkeze yakın tarafına geçilince barbar, isyankâr ve anar؛ist kabul edilmektedir…

MÜCAHİT BAYRAM IŞIK

Lütfen takip edip, beğenin
error0

About Author

Mücahit Bayram IŞIK

ULUSLARARASI İLİŞKİLER Sanat muhibi/Asyalı mubayi624@gmail.com

Leave A Reply