KİMLİK ADINA ÖLDÜRMEK 2/2

0

Kimlikteki ‘bizlik’ algısı eğer önüne geçilmezse kendisine yönelik algıladığı tehditleri bertaraf etmek için zaman zaman şiddete başvurabilmekte, hatta ötekisini öldürmeyi kendisine vazife sayabilmektedir. Volkan, insanların öteki olarak algılayıp ‘şeytanlaştırma’ boyutuna getirdiği kişilere yönelik hafızalarının daha henüz bebeklikten itibaren oluşmaya başladığını belirtmekte ve bu oluşumu ‘depo’ olarak adlandırmaktadır.[1] Bu bağlamda, dünyaya geldiğimiz ilk andan itibaren ailemizin bizlere biçtiği rolleri edinmeye başlamamız bu düşünceyi doğrulamaktadır. Özellikle anne figürünün olabildiğince ön plana çıkması ve bebeğin anneyi öteki olmaktan ziyade ‘benlik’ duygusu içerisinde algılaması annenin çocuğun davranışlarını belirlemede çok önemli bir yeri olduğunu bizlere göstermektedir.[2] Bunun yanında elbette ilerleyen yaşlarda çevremiz ve aldığımız eğitim de kimlik edinmede olabildiğince bizleri etkilemektedir. Hatta bu bağlamda ailelerimizden edindiğimiz kimlikleri yitirme ve yeni kimlikler edinme boyutuna dahi gelebilmekteyiz.

Volkan, toplumsal insan saldırganlığına tepki vermek için bilinçli bir şekilde yeni ve etkili yollar bulunması gerektiğini ve toplumsal hasarlar, tecavüzler ve katliamların toplumsal/politik süreçler üzerindeki yıkıcı etkilerini hafifletmek için yeni yöntemler geliştirmenin gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Bu bağlamda da “önleyici tıp” şeklinde bir ifadeye yer vermektedir.[3] Bu ifade ile teşhisin önceden yapılması ile birlikte insanlar üzerinde oluşabilecek kimliksel bazlı travmaların önlenmesini hedeflemiştir. Aslında bu kavram günümüz dünyasında bu denli önemli bir şahsiyet tarafından ortaya atılmasına rağmen beklenilen düzeyde önem görmemiştir. Çünkü bu kavram önemsense idi mutlak manada bugün yaşanılan “Filistin- İsrail, Suriye, Azerbaycan- Ermenistan, Mısır ve Afrika’nın birçok bölgesindeki” sorunlar çözüme kavuşabilirdi.

Volkan, kitabında insanların bireysel yönden edindikleri kimlikler dışında genel grup kimliği çatısı altında birleşmeleriyle hal, tavır, hareket ve davranışlarının ne yöne doğru evirildiğini incelemiştir. Yine bu bağlamda Gürcistan’ın SSCB dağıldıktan sonraki süreçte, Güney Osetya ve Abhazya gibi yarı özerk bölgelerde yapmış olduğu baskılar ve asimilasyon politikaları sonucu yaşanan iç savaştaki (civil war)  kimlik bunalımını iki taraflı incelemiş ve bu toplumların önde gelen insanlarıyla yapmış olduğu terapiler sayesinde bireysel bazda geniş grup kimliğindeki iyileşmeleri incelemiştir. (Bu noktada Güney Osetya ve Abhazya’nın Gürcistan’a karşı gerçekleştirdikleri kendi kendini tayin etme (self determination) durumunun, SSCB’ye bağlı olduğu dönemde kendisinin de yapmaya çalıştığı bir durum olması dikkat çekmektedir.) Bu araştırma süresince daha önce de bahsedildiği üzere, toplumun ileri gelen, toplum tarafından benimsenen ve davranışları ile toplumu etkileyen kişilere yönelik terapiler gerçekleştirmiştir. Bu durumun geniş grup kimliğine yönelik yaşanılabilen bilgi kirliliğinin de (dezenformation) önüne geçtiği söylenebilir. Çünkü gerçekleştirilen eğitimler doğrudan toplumun saygısını ve güvenini kazanmış kişilere yönelik yapılmakta ve bu durum genel manada bilginin yayılmasında güvenilirliği de oluşturmaktadır.

Yazarın yaptığı gözlemler sonucu ulaştığı sonuçlara baktığımızda; sığınmacıların aşağılanma, yok sayılma, insan yerine konulmama ve şeytanlaştırma gibi muamelelere maruz kalmaları sonucu toplumsal ya da geniş grup kimliklerine bağlılıklarının artması karşımıza çıkmaktadır. Örneğin çatışma sonucu yaşamını sürdürmeye çalışan insanların çoğu yaşamlarını idame ettirmeye çalışmakla beraber, dışlanma ve kendilerine ait olan topraklardan zorla çıkarılma duygusuyla ötekine karşı savaşı en büyük vazife olarak kendilerine şiar edinebilmektedirler. Örneğin daha önce bahsettiğimiz otelde bulunan herkes bu ve buna benzer düşüncelere sahip olduklarından, ortak bir kimlik edinmişlerdi. Yani kendilerini bulundukları yere ait hissetmemeleri sonucu mecburiyetten de olsa kaldıkları odalarda hiçbir şekilde tadilat vs. gerçekleştirmemişler aksine var olanı da koruma girişiminde bulunmamışlardır. Bunun ana nedeni ise bir gün kendilerini ait hissettikleri yerlere dönme düşüncesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu duruma bir örnek daha vermek gerekirse; bir dönem Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Ermenistan ve Yunanistanlı insanların, Osmanlı’dan ayrılmaları sonucu, Osmanlının mirası olan Türkiye ile aralarında gerçekleşen mübadelelerde insanların tekrar bir gün dönecekleri bilinciyle en kıymetli eşyalarını gömerek Türkiye’den ayrılmaları gösterilebilir. Gerçekleşen bu olaylar bizlere, bu insanların geçmişle vedalaşmak verine geçmişle yaşamayı ve bunu da nesillerine aktarmayı kendilerine vazife edindiklerini göstermektedir. Günümüze geldiğimizde ise eskiden olan huzur ve kardeşliğin yerini grup kimliğine bağlı olarak düşman olan öteki kavaramı almıştır.

Bu noktada yazar, çatışmalar sonucu sığınmacı olarak yaşayan insanların bir kısmının travmalarını normal bir şekilde yaşayarak ve kabullenerek sağlıklı bir şekilde atlatabildiklerini belirtmektedir. Ancak çoğunluğun ise bu travmaları utanç verici ve yaşanmamış olarak varsaydığını ve hayatlarına bu bilinçle devam ettiklerini, bu durumunda yasın ‘süreğenleşmesine’ sebep olduğunu belirtmektedir. Yazar, yası süreğenleştiren kişiler için günlerin bir anlamının olmadığını ve yitirmiş oldukları şeyleri yaşama döndürmek veya ondan tamamen kurtulmak üzere bir yaşam sürdüklerini belirtmiştir. Geniş grup kimliğini benimsemiş olan bu kişilerin, geçmişle aralarında bir bağ oluşturmaya çalıştıklarını belirten yazar; bu işlemi canlı kişiler veya cansız nesneler üzerinden oluşturmaya çalıştıklarını düşünmektedir. Bunu “bağlantı nesnesi” olarak kavramlaştıran yazar, insanların bu nesnelere veda etmeleri ile tekrar normal bir hayat süreceklerini ve grup kimliğinden kurtulup, ötekine karşı daha insancıl bir bakış açısına sahip olacaklarını ileri sürmektedir. Örneğin, Tiflis’te incelemeler yaptığı sırada bölgenin lider ailesi konumundaki insanların kendilerine ait bir ‘köpeği’ göç ederken bir gün geri gelecekleri ümidiyle kendi evlerinde bırakmaları; ailenin eski yerleşim yeri ile aralarında canlı bir bağlantı nesnesi oluşturduklarını göstermektedir.[4]

Yazar, bu konuda yine başka bir yerde bağlantı nesnesi üzerine örneklendirmeye giderken kendisinin de vatanı olan Kıbrıs üzerinden belirli yaklaşımlarda bulunmuştur. Bu yaklaşımlardan bir tanesinde Türkiye’nin 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonraki sürecinde, adanın güneyinde bulunan Kıbrıslı Türkler kuzeye ve aynı şekilde kuzeyde bulunan Rumlar da güneye göç etmişlerdir. Bu göç sonucunda geniş grup kimliği bakımından daha önceleri huzur içinde beraberce yaşayan insanlar, bu olaylardan sonra topraklarından zorla göç etmeleri sebebiyle birbirlerine karşı kimliksel bazda nefret etmeye başlamışlardır. Bununla birlikte yaşanan zor kış şartlarına rağmen insanlar ihtiyaç (need) duydukları yatak, yorgan vb. kışlık eşyaların yalnızca ötekine ait olmaları sebebiyle yakmışlardır. Yazar bu örnekte, Kıbrıslı Türklerin yakmış oldukları eşyaların, düşman olan öteki ile aralarında bir ‘bağlantı nesnesine’ dönüştüğünü söylemektedir.[5] İnsanlar eğer bu eşyaları kullanmış olsalardı Rumlar ile fiziksel temasa geçmiş olacakları düşüncesiyle bu olayı gerçekleştirmişlerdir. Yazar, bağlantı nesnesinin yalnızca sevgiye dayalı olmadığını, sevginin yanında nefretin de bağlantı nesnesi olabildiğini ifade etmiştir . Bu noktada Volkan, nefret duyulan şeyler üzerine de ‘yas’ tutmamız gerektiğini vurgulamış, aksi takdirde üzerimizdeki ‘saldırganlığın’ artacağını belirtmiştir. [6]

Gruplar arasında yaşanan çatışmayı (conflict) önleyip, öncelikle negatif barışı sağlamak için gruplar arasında aracı olan devlet, devlet üstü kurumlar, STK’lar vb. oluşumların barışı sağlarken mutlak manada objektif olmaları gerekmektedir. Yani arabuluculuğu yaparken bu işi bir ticari faaliyete veya menfaatlerine yönelik bir durama dönüştürmemelilerdir. Aksi takdirde barışı sağlamak bir tarafa yaşanan yoksulluk, mülteci krizleri, kaybedilen hayatlar artmaya devam ederken geniş grup bazında kapanması zor kimliksel yaralar açılabilir. Örneğin Gürcistan’da yaşanan çatışmada, bir Rus general asıl yapması gereken şeyin askeri politika (hight politic) doğrultusunda çatışmayı önlemek olması gerekirken, çatışmadan beslenmeyi, iki grup arasında yasadışı ticari bir ilişki kurmayı kendisine yeğlemiş ve bu durum çatışmanın devam etmesine, insanların hayatlarını kaybetmesine zemin hazırlamıştır.[7] Bu noktada asıl yapılması gereken, yansız/tarafsız bir arabuluculuk üzerine anlaşmak, tarafların bu konudaki çekincelerine çözümler bulmak, insani güvenliği (human security) oluşturmak ve öncelikli olarak negatif daha sonrasında ise pozitif barışı sağlamaktır. Aksi takdirde barış sağlanmış olsa dahi taraflar, şüpheler giderilmediği ve insani güvenlik sağlanmadığı için taraflar arasında çatışmanın tekrar başlaması kuvvetle muhtemeldir. Yani bu işe başlarken hedeflenen şeyin ‘sürdürülebilir kalkınmayı (sustainable development)’ oluşturmak olması gerekmektedir. Ancak Gürcistan’da yaşanan çatışmaya baktığımız zaman, Amerika ve Rusya’nın o dönemde çatışmayı yalnızca fiziki boyutta değerlendirmeleri sebebiyle veya ülkesel çıkarları gereği, çatışmalarda ‘insanların ölmemelerini’ gerekçe göstererek Güney Osetya meselesine karışmama kararı almaları, sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleşmesine zemin oluşturmamıştır.[8] Bu durum çatışmanın süresini ve insanların yaşadıkları zorluklardan dolayı ötekine karşı duydukları kinleri arttırmıştır. Bu olaylar bizlere çıkar ilişkisini yeğlemeyen, kendisini çatışma çözümüne adamış grupların gerekliliğini göstermektedir.

Yazar, kitabın ikinci kısmında ise; travma aktarımı üzerine durmuş ve posttravmatik stres bozukluğu (PTSD) isminde bir hastalıktan bahsetmiştir.[9] Yazar, bu terimin kısaca şu şekilde özetlemiştir: “Travmaya maruz kalan insanın travmatik deneyimi beklenmedik zamanlarda, canlı biçimde tekrar tekrar anımsadığı ve yeniden yaşar gibi olduğu ruh hallerini anlatır.”[10]  Bu terimin bireysel bazlı olması kişilerin (lider veya gruplarda belirleyici kişi olmamaları şartı ile) geniş gruba etkilerini sınırlamaktadır. Yazar bu terimin yanında, yaşanan kitlesel travmalar ve doğal afetlerin gruplar arasındaki çatışmayı barışa dönüştürebileceğini belirtmektedir.[11]  Örneğin 1999 yılında Türkiye’de gerçekleşen depremden sonra, daha önceleri düşman olarak algılanan Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik yardımları memnuniyetle kabul edilmiş ve daha sonrasında iki ülke arasındaki ilişkilerde olumlu yönde bir değişim gerçekleşmiştir. Bugün gelinen noktada ise Yunanistan, geniş grup kimliği bakımında tekrar öteki konumundadır. Sürdürülebilir barışın sağlanamamasının nedenlerine baktığımızda ise Yunanistan’ın ‘travmaları ile vedalaşamaması’ karşımıza çıkmaktadır. İki ülke arasında fiili bir çatışma olmamasına karşın, pozitif barışın yokluğu, gruplar üzerinde baskı oluşturmakta ve bu baskının sonucunda ise bölgede gerginliğin sürekli var olması karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, insani güvenliği de (human security) tehdit etmektedir.

Geniş grup kimliği üzerinde gerçekleşen travmaları tetikleyen bir başka unsur ise liderlere yönelik suikastlar olabilmektedir. Buna örnek olarak “4 Kasım 1995’te İzak Rabin’in öldürülmesi” verilebilir.[12] Bu olay İsrail toplumunda travma ve ayrılığa sebep olmuştur. Bu suikastın gerçekleşmesinin sebebine bakınca 1993 yılında Oslo’da yapılan antlaşma ile “İsrail’in ötekisi olan Filistin’i bir devlet olarak tanıması ve bu antlaşmayı yapmış olması” karşımıza çıkmaktadır. Yani bu suikastı gerçekleştiren Amir isimli İsrail vatandaşı, Rabin’in kendi ülkesine ihanet ettiğini ve düşmanla iş birliğine girdiğini düşünerek bu suikastı gerçekleştirmiştir. Bu suikastı gerçekleştiren Amir’in aile içerişinde yaşadığı travmalar da bu suikastı gerçekleştirmesinde etkili olmuştur.[13]

Volkan, etnik grupların veya diğer geniş grupların şahısları arasında (ister bireysel isterse topluca) ‘yoğun duygular uyandıran’ (veya külle dönmüş duyguların yeniden alevlenmesine sebep olan) fiziksel bir yeri tanımlamak üzere ‘sıcak yer’ tanımını kullanmaktadır.[14] Sıcak yer kavramı özelinde Türkiye’de var olan birçok askeri mezarlık örnek gösterilebilir. İnsanların bu tür yerleri ziyaret etmesi sonrası, kimliksel noktada ötekine karşı var olan nefret duyguları canlanmaktadır. Bu durum sonu olmayan bir düşmanlık var etmektedir. Bu tür yerler, depolama olarak da toplumsal hafızaya eklemlenebilir. Çünkü bu durum geniş grup kimliğine yönelik hafızanın şekillenmesine zemin oluşturmaktadır. Bu noktada yazar ‘seçilmiş travma’ vurgusu yaparak, kişiler tarafından oluşturulan sıcak yerlerin, bu travmalara bağlı olarak şekillendiğini belirtmiştir.[15] Yapılması gerekilen şey, yaşanılan bu travmalarla vedalaşmanın geniş gruplar üzerinde gerçekleştirilmesidir. Bu durum ancak çatışmanın son bulması, insani refahın (human well-being) sağlanması ve barışın inşa edilmesi ile olanaklıdır.

Son kısma geldiğimizde ise yazar geniş grupların birlikte yaşamasının mümkün olup olmadığı üzerine durmaktadır. Erikson grupların oluşma sürecini ‘yalancı türleşme’ şeklinde isimlendirmektedir. Bu durumu; “Bir takım ilkel insanın bir araya gelip bir hayvanın kahverengi derisini giysi yapıp kafalarına da kırmızı bir tüy takmaları ve daha sonrasında ise başka bir takım insanın bir araya gelip başka bir hayvanın sarı derisini giydikten sonra kafalarına yeşil bir tüy takmaları ve iki grubunda kendilerini farklı olarak vasıflandırması durumu” olarak tanımlamaktadır.[16] Bu tanım bir bakıma bizlere, aslında yapmamız gereken şeyin derilerimizden kurtulup, insanlık ruhunun penceresinden etrafımıza bakmayı öğrenmemiz gerektiği, çatışmayı önleyip, birlikte sürdürülebilir bir kalkınma ve barışı sağlamamızın gerekliliğini göstermektedir. Elbette ki insanlık tarihi boyunca kimlikler var oldu ve var olmaya devam edecektir. Ancak yapmamız gereken mutlak şey insanlara karşı saygıyla ve sevgiyle yaklaşmayı öğrenmek ve bunu çevremize de bilinçli bir şekilde öğretebilmektir. Bu noktada eğer mutlak manada demokrasi yönetimlerini oluşturabilirsek; halklar, kendilerine gelebilecek zararlardan ötürü çatışmaya girmeyi kolay kolay göze almayacaklardır. Belki de bu sayede savaşlar engellenmiş, barış sağlanmış olacaktır.

Bu konuda Rubert de Ventos özelde milliyetçilik genel manada ise kimlik üzerine şöyle bir ifade kullanmaktadır: “Ancak hepimiz -hepimiz- hafızalarımızı geri kazanırsak, iyileştirirsek, biz de onlar da milliyetçi olmaktan vazgeçebiliriz.[17]

İşte o zaman gerçekten bir arada yaşayabiliriz!

[1] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 17

[2] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 215

[3] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 18

[4] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 56

[5] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 103

[6] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 103

[7] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 116

[8] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 118

[9] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 137

[10] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 137

[11] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 143

[12] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 151

[13] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 154

[14] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 183,  184

[15] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 239

[16] Volkan, Kimlik Adına Öldürmek sayfa 262

[17]  Rubert de Ventos (1994: 241)

About Author

Leave A Reply