İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Tarihin Trajik Aynası: Mağduriyet, Sürgün ve Dönüşen Rolleri Anlamak
Okuma Süresi: ~6 dakika
Tarih, yalnızca geçmişte yaşanıp bitmiş kronolojik olaylar dizisi değil; insanoğlunun ders almadığı sürece aynı trajik rolleri farklı kostümlerle yeniden sahnelediği devasa bir tiyatrodur. Bu tiyatronun en çarpıcı ve sarsıcı perdelerinden biri, yüzyıllar boyunca ağır sürgünler, toplumsal dışlanmalar, karalamalar ve soykırımlar yaşamış bir halkın, zaman içinde kendisini başkalarının coğrafyasında karar verici, hakim ve baskıcı bir egemen güç olarak bulmasıdır.
Kolektif hafızanın ve uluslararası ilişkilerin bu derin ironisi; üç temel tarihsel kırılma noktası üzerinden okunduğunda karşımıza sarsıcı bir hakikat çıkarır.
1. Anahtarların Hafızası: Geçici Sürgün İllüzyonu
1492 yılında İspanya'daki Endülüs medeniyetinin Hristiyan krallıklarca ele geçirilmesi (Reconquista), yüzyıllardır Hristiyan, Müslüman ve Yahudilerin görece uyum ve hoşgörü içinde bir arada yaşadığı Convivencia dönemini trajik bir şekilde sona erdirdi. Dönemin Avrupa zihniyetinde Yahudiler, istenmeyen ırk ve din olarak görülmüş; karikatürlerde aşağılayıcı ve çirkin biçimlerde resmedilerek marjinalleştirilmişti.
Elhamra Kararnamesi ile İspanya'dan sürülen Sefarad Yahudileri, yurtlarını terk ederken yanlarına en kıymetli sembollerini aldılar: Evlerinin demir anahtarlarını. Bu göçün geçici olduğuna, fırtına dindiğinde evlerine geri döneceklerine inanıyorlardı. O anahtarlar Selanik’e, İstanbul’a, Kuzey Afrika’ya ve Avrupa’nın dört bir yanına nesiller boyu taşındı. Ancak o kapılar bir daha onlar için hiç açılmadı.
Geçmişin bu derin yarası, 1948 (Nakba) sonrasında yerinden edilen yüz binlerce Filistinlinin hikâyesiyle birebir kesişmektedir. Bugün Filistinlilerin kuşaktan kuşağa bir miras gibi aktardığı ev anahtarları, Sefarad Yahudilerinin yüzyıllar önce taşıdığı umudun ve trajedinin aynadaki tam karşılığıdır. Yıllardır o anahtarları göğsünde taşıyan, bir gün köylerine dönüp evlerinin kalıntılarına bakmaya çalışan insanlar, tarihin mültecilik hafızasını canlı tutmaktadır.
Dünün mültecileri, bugünün yerinden edilen insanlarının hafızasında aynı nesnel sembolle — bir ev anahtarıyla— yaşamaya devam ediyor.
2. Scopus Dağı'ndan Seyretmek: Asimetrik Direniş ve Rol Değişimi
M.S. 70 yılında Roma İmparatorluğu Kutsal Tapınak’ı yıkıp Yahudileri Kudüs’ten sürdüğünde, sürgünler şehre ve kaybettikleri kutsal mekânlara son kez Scopus Dağı’ndan (İzleme Tepesi) baktılar. Şehirlerine girmeleri yasaklanan bu çaresiz halk, Roma işgaline ve düzenine karşı asimetrik eylemlere yöneldi. Dönemin radikal gruplarından Sicarii (bıçaklılar), kalabalıklar arasında Romalı askerleri ve işbirlikçileri bıçaklayarak bir direniş ve varlık gösterme yöntemi benimsedi.
Tarihsel mekanizmanın ironisi tam da burada devreye girer. Yüzyıllar sonra aynı Scopus Dağı, rollerin tamamen tersine döndüğü bir coğrafyayı kuşatmaktadır.
Bugün Filistinliler kendi topraklarında benzer bir çaresizlik ve abluka altında bırakıldıklarında, devasa askeri mekanizmalara karşı çaresizliğin verdiği bir refleksle bıçaklı eylemlere ve münferit direniş hareketlerine başvurmak zorunda kalmaktadırlar. M.S. 70'te Romalıların ezici gücü karşısında çaresizce bıçağına sarılan zihniyet ile bugün işgal ve baskı karşısında aynı asimetrik yönteme sarılan Filistinlilerin durumu sosyolojik açıdan aynı çaresizlik denklemidir.
Dünün şehre dışarıdan bakıp içeri giremeyen ve asimetrik eylemlerle sesini duyurmaya çalışan halkı, bugün şehrin duvarlarını ören, gümrük kapılarını tutan ve ötekini dışarıda tutan egemen güç haline gelmiştir. Mekân aynı Scopus Dağı'dır; ancak bakışın yönü ve gücü elinde tutan fail değişmiştir.
3. Travmanın Mirası: Mağduriyetten Egemenliğe
Yahudi toplumunun Doğu Avrupa'da uğradığı kanlı pogromlar ve Nazi Almanyası’nın uyguladığı Holokost, insanlık tarihinin gördüğü en büyük kolektif suçlardandır. Ancak toplum psikolojisi ve siyaset bilimi, ağır travmalara uğramış yapıların güç elde ettiklerinde bu travmayı araçsallaştırarak benzer baskı yöntemlerini bir başkasına yöneltme riskine sıkça dikkat çeker.
Bugün Gazze ve Batı Şeria’da tanık olunan tablo —sistematik bombardımanlar, aç bırakma politikaları, hastane ve temel insani altyapıya erişimin kısıtlanması, zindanlarda çürütme ve kolektif cezalandırma— geçmişte en ağır zorlukları yaşamış bir zihniyetin bugün kendi uyguladığı baskıyı meşrulaştırma çabasıdır. Yahudiler geçmişte kendilerine yaşatılan zulmü, kendilerine bunu yapanlara değil; masum ve savunmasız bir başka halka yaşatmayı seçmişlerdir.
Sonuç
Tarihin bize öğrettiği en yalın gerçek şudur: Geçmişte adaletsizliğe uğramış olmak, gelecekte adaletsizlik yapma hakkı vermez. Sürgünün, ayrımcılığın, gettoya sıkıştırılmanın ve dışlanmanın acısını en iyi bilmesi beklenen bir hafızanın, bugün aynı yöntemlerle bir başka halkı mülteciye ve mahkûma dönüştürmesi insanlık tarihinin en trajik paradokslarından biridir.
Yorum Yaz