SAFEVİLER, ŞİİLER VE MODERN İRAN

BATI ASYA

Safeviler, Şiiler ve Modern İran'a Kısa Bir Bakış

İran adı her ne kadar modern anlamda Rıza Şah Pehlevi döneminde resmiyet kazanmış olsa da, İranlıların tarih sahnesindeki varlığı milattan önceki dönemlere kadar uzanmaktadır. Bu yönüyle İran, yalnızca modern bir ulus-devlet değil, aynı zamanda köklü bir medeniyet sürekliliğini temsil etmektedir. Bu tarihsel süreklilik, özellikle din ile siyaset arasındaki ilişkinin dönüşümü açısından dikkat çekici örnekler sunmaktadır.

Safevi Devleti’nin kökenleri, kurucusu Şeyh Safiyüddin Erdebilî tarafından tesis edilen Sufi bir tarikata dayanmaktadır. Safeviyye tarikatı başlangıçta Sünni karakter taşıyan, zahidane bir yaşam anlayışını benimseyen bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Şeyh Safiyüddin’in seyyidlik veya şeriflik iddialarından özellikle kaçınması, onun daha çok takva ve maneviyat merkezli bir otorite kurduğunu göstermektedir. Bu döneme ait temel kaynaklardan biri olan Safvetü’s-Sefa, tarikatın Sünni kimliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Ancak Safevilerin siyasi iktidarı ele geçirmesinin ardından bu eser üzerinde değişiklikler yapıldığı ve geçmişin Şii bir çerçeveye oturtulmaya çalışıldığı bilinmektedir. Bu durum, tarih yazımının siyasal iktidar tarafından nasıl yeniden şekillendirilebildiğine dair önemli bir örnektir.

Safevi hareketinde zamanla belirginleşen dönüşüm, şeyhlikten şahlığa doğru bir evrimi ifade etmektedir. Manevî otorite, dünyevî iktidar talebiyle birleşmiş; dini liderlik siyasi egemenliğe dönüşmüştür. Bu dönüşümün meşrulaştırılmasında İslam tarihinden örnekler referans alınarak dinin siyasete müdahil olmasının doğal olduğu savunulmuştur. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nun, Safevilerin henüz siyasi iddialar geliştirmediği dönemde bu tarikata maddi destek sağlaması, başlangıçta bu yapının daha çok dini bir oluşum olarak algılandığını göstermektedir. Ancak Safevilerin iktidara gelmesiyle birlikte bu ilişki yerini sert bir rekabete bırakmıştır.

Safevilerin İran’da iktidarı ele geçirmesi yalnızca bir hanedan değişikliği değil, aynı zamanda mezhepsel bir dönüşüm anlamına gelmektedir. On İki İmam Şiiliğinin devlet ideolojisi haline getirilmesi, İran’ın dini kimliğini köklü biçimde yeniden şekillendirmiştir. Bu süreçte Anadolu başta olmak üzere farklı bölgelerde Şiiliğin yayılması için yoğun çabalar sarf edilmiştir. Bu durum, İran’ın yalnızca iç yapılanmasını değil, aynı zamanda bölgesel stratejilerini de uzun vadede etkileyen bir unsur haline gelmiştir.

1979’daki İran İslam Devrimi sonrasında kurulan yeni rejim, ideolojik olarak Şii devrim anlayışını sınır ötesine taşıma hedefini benimsemiştir. Bu yaklaşım, İran anayasasında da açık biçimde yer bulmuştur. Bu çerçevede İran’ın bölgesel politikaları sık sık “devrim ihracı” söylemi üzerinden değerlendirilmiştir. Özellikle İran-Irak Savaşı sürecinde bu gerilim açık biçimde ortaya çıkmış; Irak’ın İran’a karşı başlattığı savaşta birçok Arap ülkesinin Irak’ı desteklemesi, bu ideolojik yayılma endişesinin bir yansıması olarak yorumlanmıştır. Sekiz yıl süren savaşın belirgin bir kazananı olmamakla birlikte, bölgesel dengeler üzerinde kalıcı etkiler bıraktığı açıktır.

Uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında, belirli bir güç kapasitesine ulaşan her devletin kendi nüfuz alanını genişletme eğiliminde olduğu görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya gibi küresel aktörler doğrudan veya dolaylı yollarla etki alanları oluştururken, diğer devletler daha çok kültürel araçlar üzerinden nüfuz üretmeye çalışmaktadır. Bu noktada Batı’nın demokrasi, insan hakları ve liberal değerler üzerinden yürüttüğü uzun vadeli küresel etki stratejisi dikkat çekmektedir. Bu strateji, klasik güç projeksiyonunun ötesinde, normatif ve kültürel bir hegemonya kurma çabası olarak da değerlendirilebilir.

Bu çerçevede İran örneği, dinin yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda güçlü bir siyasal mobilizasyon ve dış politika aracı olarak da kullanılabileceğini göstermektedir. Safevilerden günümüze uzanan süreçte din-siyaset ilişkisinin süreklilik arz eden bir stratejik boyut kazandığı ve bunun hem iç yapı hem de dış politika üzerinde belirleyici olduğu söylenebilir.

Ozan Dur

Ozan DUR
Ozan DUR

Ozan Dur, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olup, İngilizce, Osmanlıca, Farsça, Arapça ve İbranice öğrenerek dil alanında uzmanlaştı. Humboldt Üniversitesi, İmam Humeyni Üniversit ...

Yorum Yaz