ARAMAK ÜZERİNE

0

Bugünkü manâda Sosyoloji ilminin kurucu babası olarak görülen İbn Haldun’un asabiyye ve umran teorisi takipçisi sayılabilecek Arnold Toynbee’nin ‘sınama ve cevap verme’ yaklaşımına temel teşkil etmiştir. Toynbee’ye göre ‘‘Bir topluluk, birtakım biyolojik özelliklere yahut olağanüstü güçlere sahip olduğu için değil, karşısına çıkan maddî ve manevî krizlere, meydan okumalara ve sınamalara cevap verme kabiliyetine sahip olduğu için sistem kurma ve medeniyet inşa etme imkânına kavuşur.’’ İç dinamikler ayakta tutulabildiği için cevap verme yeteneği (etkiye tepki) sürekli canlı tutulabilmiştir. Bu minvalde krizsiz ve sorunsuz bir dünya olmayacağından kriz ve sorunları güçlendirici birer unsur olarak kabul etmek, krizden fırsat yaratmak nev’inden olacaktır. Aynı zamanda yine Arnold Toynbee’ye göre, bir medeniyetin yaşaması, kendi iç dinamiklerini canlı tutmaya bağlıdır. İbn Haldun ve Arnold Toynbee’nin medeniyet üzerine yaptığı tespitlerden yola çıkarak daha küçük resme bakarak ya da büyük resmin küçük bir parçası-detayı olan ‘insan’ odaklı bir okuma yapıldığında da benzer tespitleri yapmak pek alâ mümkündür. Nasıl bir medeniyetin yaşaması dış tehditlerden çok iç dinamiklerin birbiri ile organik kaynaşımına bağlı ve dış tehditlerin bir toplumu ve milleti ancak ve ancak birbirine kenetleyeceği kesin bir durum ise insan için de aynı durum söz konusudur. Karşılaşılan zorluklar ancak ve ancak insanı güçlendirmektedir. Bu yazıdaki gayemiz de insanın dikkatini ve motivasyonunu diri tutulmasının önemi üzere kaleme alınmıştır.

Dikkat ve motivasyon dinamik melekelerdir. Sürekli canlı kalabilmeleri muayyen bir sürece bağlıdır. Bu süreç de çakra ve algıların her an açık olmalarına delâlet etmektedir. Çakra ve algılar ise ‘arayış ibresini gözünden ayırmamak’ ile mümkündür. Bir hayat düsturu olarak ‘aramak’ bu işin başındadır. Çünkü aramak, dış dünyaya salt nazar kılmak manasına gelmemekte dahası zihni zinde tutmaktadır. Yine, yeni, yeniden tazelemektir, çakraları. Arayışta bir süreklilik vardır. Hayret makamında akıl tutulmasının ötesine geçerek ve kanıksama duvarlarını yıkarak bünyeye bir fark ediş melekesi katmaktır. Hayret elbisesi giyinip kanıksama elbisesi çıkarıldığında ve çakralar-algılar açıldığında merak yetisi devreye girmektedir. Aşağıdaki İsmet Özel’in dizeleri meselenin bir bölümüne ışık tutacağından okuyucunun dikkat nazarına sunulmaktadır.


gök hırpalanmaktadır merakımdan
ıtır kokan benim yumruklarımdır
benim kavgamdır o, aşk diye tanınan

Şair merak ve sorgu kavramlarını silâh mahiyetinde düşünmüş olup karanlık perdesini bu unsurlarla; arayarak ve sorgulayarak yırtacağını düşünmektedir.

Peki aramaya nereden başlanmalıdır?

Arama işi için bir nokta-i nazar seçilmelidir. Bu nokta-i nazar alemin göz bebeği olan insanı orjin kabul etmelidir. En köklü ve radikal sorun çözücü nokta olarak insanın ‘ben’ i milat mahiyetindedir. Ontolojik bir problem olarak ben tasavvuru-muhayyilesinin oluşturulma süreci sancı vericidir. Metafizik bir referans noktasına atıfta bulunmak gerekir. Manâ ikliminden bağımsız bir ben tasavvuru düşünülemez. Yer çekiminden azade ceteris paribüs bir halde olamaz insanoğlu. Değerden, kimlikten azade olmak başı boş bir savrulmayı beraberinde getirmektedir. En radikal ve en şumullü başlangıç noktası insanoğlunun ontolojik olarak kendinin kim olduğu hususunda sorduğu sorularla başlayandır. Bunun için kendine bakmak, düşünmek, kendi içine düşmek, kendini ve ne olduğunu sorgulamak gerektir. Bunun için ilk köşe taşı insanın kendini bilmesidir. Kim ki kendini bildi rabbini bildi düsturunu referans almak kimine göre mikro kimine göre makro kozmoz olan insanın varlık sorununa berraklaştırıcı bir cevap mahiyetinde olacaktır. Mezkûr cevap salt bir cevap olmanın ötesinde Hz Mevlâna’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir ayağı pergelin iğnesi gibi bir yere sabitleme mahiyeti taşımaktadır. İnsanoğlu bir yere konumlandıktan sonra oraya ait olur. Ait olduğu yerin sabiteleri ile düşünmeye başlar. Aynı zamanda aidiyet mensubiyet doğurur. Mensubiyet ise mesuliyet doğurur. Mesuliyet ise durumdan vazife çıkararak ödev doğurur. Elini taşın altına koymayı gerektirir. Bu vazife nazar vazifesi değil isyan ahlâkı ile bezenmiş bir vazifedir…


onu yaralar kıpırdatıyor
ve o sertelmektedir yaralardan
kasıklarına boşalmaktadır nal sesleri
saçları bukleli bir çocuğu öperek uyandıran
içimize güneşler bırakan nal sesleri.

Yine Hz Mevlâna “isyan et ey arkadaşım, söz söyleyecek an değil.” Derken eylemin ve hareketin önemine vurgu yapmaktadır. İsyan etmek dar kalıpları yıkmak, kendi kabuğunu kırmak manasınadır. “Kendi varlığını kendi varlığı içinde kendine mesele edinen bu varolan, kendini kendi varlığıyla kendi en sahih olanağı olarak ilişkilendirir.” Yani insanoğlu düşündüğünü düşünen ilâhi bir varlıktır.

İnsan, bu arayışı esnasında birçok talî yola girebilmektedir. İdeolojiler (hangi türden olursa olsun) insanoğlunun kendini aradığı fırtınalı gecede sığınmaya çalıştığı limanlardan biridir. İnsanı eşrefi mahlukat bir varlık olarak ele almada bireycilik, hazcılık, sekülerizm, agnostisizm, materyalizm, spiritizm, uluşçuluk, liberalizm gibi sosyal akımlar; modernite öncesi toplumların metafizik bir atıf çerçevesinde temellendirdiği varlık tasavvurunu ve yaşam felsefesini reddetmektedir. Ama arayış ibresinde insanın kendini sorgulaması açısından, İdeolojilerin çoğu insanın ontolojik problemine cevap olamamakta güdük kalmakta modası geçince de kadük hale gelmektedir. Bu ideolojiler ve çeşitli düşünsel sistemler bir oyun misali kendi sınırları içerisinde tutarlıdır. İnsanın ontolojik problemine cevap verememektedir. Bu düşünsel sistemler ya da ideolojiler insanın ya bir yönünü ele almakta ya da insanı eşref-i mahlukattan azade sistemin çarklarını döndüren salt bir ara aparat olarak kullanmaktadır. Varlığın, var olan şeylerin toplamından ibaret olduğunu sanılmakta, oysa vücûd mevûdâta indirgenemez. Kısacası ilâhî bir varlık olan insanoğlu bir perspektifin nakıs nazarından çok daha fazlasıdır.

Bazen de sığınak, bir şeyhin dizinin dibidir. İnsan bedeni araçsal rasyonel yaklaşımın bir metası haline geldiği zaman onun metafizik yönü gözardı edilmektedir. Bunun bir neticesi olarak da ruhsal bunalım beraberinde gelmekte ve insanoğlunun transandantal meditasyon ihtiyacı depreşmektedir. Dahası küresel kapitalizm bu durum için de bir pazar oluşturmuştur. Metafizik bir ihtiyaç olarak ruhun doyumu için manâya ihtiyaç vardır. Ancak Teoman Duralı’nın da tabiri ile Dindışı Çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyeti (Küresel Kapitalizm) bu ihtiyacı ölü kültür-inanç sistemleri ve evrensel iddiasi olmayan bölgesel güdük medeniyetler üzerinden yapmaktadır. Peki neden ölü kültür ve inanç sistemleri? Ölü olanın bir iddiası olmadığı için mezkûr inanç sistemleri küresel kapitalizmin metası olarak hizmet etmektedir. Küresel kapitalizm ve araçsallaştırdığı birçok hususu içinde barındıran tartışma hamuru çok su götüreceğinden bu bahis burada kısa kesilmektedir.

Aslında insan daha çok aradığından ziyade aramanın kendine taliptir. Yani bir netice, bir nesne olarak sonuca neticeye bağlı değildir, onun arayış çakraları. Yani sürece taliptir. Yola taliptir. Sürekli yolda olmaya… Topçu: bizim meselemiz muaffakiyet değil (bir netice sonuç olarak ele alındığında) , harekettir. Hareketten kasıt eylemektir. Yine aynı rahle-i tedristen geçen İsmail Kara’nın ifade ettiği gibi ‘‘Seyr ü seferin, yolun ve hareketin bizzat kendisi sonucun, zaferin, muvaffakiyetin en azından bir parçası olmak itibariyle zaten baştan bir neticedir.’’ (Zafer Değil Sefer) Dolayısıyla musikî dili ile suzinak makamından açıkça ifade edilebilir ki: Müptelayı derd olan diller devadan geçtiler… Burada dert, bir lokomotif unsur olarak acının itici gücüdür. Istırap üretkendir ve öğreticidir. Tecrübelerin birçoğu acılardan devşirilmiş ve rafine edilmiştir. Neitschze’nin tabiri ile ‘beni öldürmeyen şey güçlendirir.’ Yani büyük şair ve edibimiz Fuzulî’nin de ifade ettiği gibi insan acı çektikçe olgunlaşır. Ekmek olma yolunda bir buğday ve kılıç olma yolunda demirin dövülmesi gibi… Acı çekmek neden yola çıkıldığını asla unutmamaktır. Ancak acının verdiği sıkıntıyı kuvveden fiile aktarılır ise bir değişim ve dönüşüm sürecine girilmiş olacaktır. Bu minvalde dert sahibi kişi (derman olan dert) acı ile diri kalacaktır. Dolayısıyla bizzat yolun kendine seferin kendine talip olmak sürekliliği aslında zihne nakşetmek ve rahatın terk-i rahatta olduğunu idrak etmektir.

Aramak, zihinde gönüllü bir rahatsızlık hali oluşturmaktadır. Kendini böylesi bir gönüllü itaate zorlayan kişi ‘var iken yok gibi yaşayarak’ İbn Haldun tabiriyle zühd hayatını tercih ettiği için doğa haline en yakın durumda olacaktır. Doğa hali ise hadarî yaşamdan ziyade hayra en yakın durumdur. Bu dervişane tutum bir lokma bir hırka felsefesi olarak da adlandırılmaktadır. Yine şair İsmet Özel lisanı ile:

Aradı
Arayış ibresinden gözünü ayırmadı
Karnı aç
Üstü başı lime lime
Artık narin ayakları çiziklerle dolu
Dirseklerinde yara kabukları
Gerçi bu kadarı, böylesi
Başlarken hiç akla gelmezdi
Lakin hayret!
Arayana yoksulluk eziyet vermiyor
Arayanın aramaktan başka derdi yok.

Vakti bilmek için
Diyor kendi kendine
Haber almak sadece bir başlangıçtı
Aradıkça dirisin
Aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.
Aradın ve anladın
Haber almakla yol tüketilmiyor
Arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan
Senin kendin
Haber olsa gerektir.

İnsan’ın BEN’ini araması aslında içinde mündemiç olan özü ortaya çıkarıp dünyaya müptelâ olan izzet-i nefsi ortadan kaldırmaktır. İzzet-i nefse müptelâ olmak daha yolun başında yanlış yola; tali yola girmektir. Gabriel Marcel’in bu minvalde insanları liyakâtli-liyakâtsiz şeklinde iki sınıfa ayırdığını aşağıdaki cümlelerle ifade etmektedir. ”Kendi benliğini merkez edinen şahıs liyakâtsizdir… Kendi benliğiyle engellenmiştir. Açıklık ve açık kalplilikten uzaktır. Başkalarını sevmekten yana kabiliyetsizdir ve kendi durumunu anlamasını sağlayacak arkadaşlık duygusundan yoksundur. O, kendi içine kapalı durur, sert kabuğunu kıramadığı şahsî deneyinin küçük dairesiyle sarılmıştır… Liyakâtli ve yararlı ben, şahsi hayatını aşabilen ve başka benlerle yaratıcı bir birlikte yaşamaya açık bulunan ”ben” dir. Liyakâtli ben her zaman sevgi ve duygu birliği kurmaya hazırdır. Hiçbir zaman kendi üzerine kapalı değildir.”

Doğada her şeyin bir modüs operandisi olduğu gibi insanın fıtratı gereği bir işleyişi vardır. Bu işleyiş insanın aklını kullanması ve sorgulama yetisidir. Ancak sorgulamak ve arayış fayda ve hazdan azadedir. Fayda ve hazdan azade olan bir diğer şey de insanın koşulsuz şartsız bir değere, güzel olan bir şeye karşı meyl etmesidir. Aramak gibi aşkta da neticeden çok sürecin kendine müptelâ olmak vardır. Güzel karşında pasif duruma düşmek ve bağlanmak söz konusudur. Hele ki Pirimiz Hoca Ahmed Yesevî hazretleri der ki:

Zahid olma abid olma aşık ol sen,
Mihnet çekip aşk yolunda sadık ol sen,
Nefsi tepip dergahina layik ol sen,
Aşksızların ne dini var ne imanı.

Fethi Gemuhluoğlu gibi Pîrimiz de Aşksızlığı, dertsizliği gamsızlığı insan olmamanın temeli olarak görmektedir. Aşk menfaat gözetmemektir. Faydayı ikinci plâna almaktır. Hatta başkasının acısıyla da dert edinebilmektir. Şirazlı Sadi’nin de buyurduğu üzere: Ey başkalarının acısıyla kaygılanmayan, sana insan demek yakışık almaz. Neye açsanız onun tokluğu için çalışırsınız, bu böyledir… Derdi olan insan işiyle; boş insan kişiyle uğraşır..!

İsmet Özel’in Bir Yusuf Masalı’nda, O Hüsnü Yusuf’u bulmak, onun gibi kaybolmak, yani kayboluşla kendiliğini bulmak için koyulur yola. Şivekâr türlü çileler çeker, arayış içinde günler, yıllar geçirir. Aç kalır, üstü başı parçalanır, kolu bacağı yaralanır. Fakat çektiği çileler ona eziyet vermez, canını acıtmaz. Izdıraplarla zevk etmeye çalışmak gerekir, ızdıraplara tahammül ettiğinde bedenin bu mahrumiyetleri ona ferah verir. Mecnun Leyla’nın peşinde çölde koşarken susamaz, onun hikayesini dinlerken biz susarız. Ferhat dağları delmeye çalışırken yorulmaz, onun yerine biz yoruluruz. Çünkü içine düştüğü yoksulluk onun umurunda değildir; aramaktan ve bulmaktan başka gayesi yoktur. Aramayanlar, aramadığı için canı yanmayanlar, yaşamlarından memnunluk duyanlar, duydukları memnunluk sonucu “hepsi”, “sıradan”, “anonim” olanlar, farkında olmadıkları utançları sahiplenenler durup düşünmelidirler. Şivekâr’ın perişan hali değil, onların bu halleri küçümsenmelidir. Aramakta motivasyonu diri tutmak ateşi harında tutmak için acı ve dert gerektir. Çünkü umut korku ve kaygıdan beslenmektedir.
Dücane Cündioğlu’nun tabir ettiği gibi,
İki kemâl vardır; kemâl-i evvel ve kemâl-i sânî.
Birincisi varolmaktır, ikincisi o varlığı en yetkin aşamasına vardırmaktır.
En yetkin aşamaya varmak da, başladığı noktaya geri dönmekle olur. Yani kendine…

Ve unutulmamalıdır ki…
Beyazıt-ı Bistamî hazretlerinden nakille: Aramakla bulunmaz. Ancak bulanlar arayanlardır… Ancak aranan şey: Hakikat, marifet, aşk ise..

MÜCAHİT BAYRAM IŞIK

About Author

Mücahit Bayram IŞIK

ULUSLARARASI İLİŞKİLER Sanat muhibi/Asyalı mubayi624@gmail.com

Leave A Reply