İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Zor Zamanlarda Ümitvar Olmak: İrade, Tevekkül ve Dönüşüm Üzerine
Hepimiz zaman zaman derin ekonomik zorluklardan geçiyor, hayatın yükünü omuzlarımızda hissediyoruz. Fakat dönüp tarihe baktığımızda görürüz ki, insanlık tarihi bir bakıma krizler ve kırılmalar tarihidir. Küresel ölçekte mutlak bir süper güç konumunda bulunmayan, orta veya daha alt ölçekteki her güç, yapısal olarak bu ekonomik dalgalanmaları ve sarsıntıları dönemsel olarak yaşamıştır. Bugün küresel sisteme yön veren Amerika Birleşik Devletleri ya da Çin gibi devasa ekonomiler bile kendi içlerinde çok ciddi krizlerle, enflasyonist baskılarla ve toplumsal zorluklarla mücadele etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun dahi iktisadi açıdan tamamen sorunsuz olduğu dönem, o muazzam küresel süper güç konumunu elinde bulundurduğu belli birkaç yüzyılla sınırlıdır; o dönemin haricinde devlet, çok uzun süreler boyunca iktisadi darboğazlarla ve yapısal bunalımlarla boğuşmak zorunda kalmıştır. Bizim kendi yakın tarihimiz, Türkiye tarihi de bir yönüyle devalüasyonlar ve ekonomik krizler kronolojisidir. Paranın değer kaybetmesi, piyasaların tıkanması ve bunun neticesinde insanların zaman zaman ciddi geçim sıkıntıları, hatta açlık derecesinde darlıklar çekmesi bu topraklar için yabancı bir durum değildir.
Lakin mevcut imkanlarımıza ve coğrafi potansiyelimize gerçekçi bir gözle baktığımızda, ülkemizin bir Afrika ülkesi gibi mutlak bir yoksunluk içinde olmadığını net bir şekilde görürüz. Türkiye; doğal kaynakları, jeopolitik konumu ve tarımsal potansiyeli açısından oldukça avantajlı bir konumdadır. Orta vadeli projeksiyonlarda, eğer küresel iklim değişikliği ve Batı dünyasının taahhüt ettiği üzere yüzey sıcaklıklarının iki derece düşürülmesi gibi makro hedefler gerçekleşirse, iklim koşullarının normale dönmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu da bizim çocuklarımızın ve onların evlatlarının çok daha verimli, yaşanabilir ve güzel bir dünyada hayata gözlerini açma ihtimalini masada tutmaktadır.
Tevekkülün ve Sabrın Hakikati
Bir Müslüman için iktisadi darboğazların ötesinde, kalbi bir sükûnet kaynağı olan en temel inanç esası "Rızkı Alallah" sırrıdır; yani rızkın mutlak kefili Allah’tır. Tabiun neslinin mümtaz şahsiyetlerinden Hasan Basri Hazretlerinin yaşadığı dönemde, Basra ahalisi çok ciddi bir ekonomik kriz ve pahalılıkla sarsılıyordu. Halk kendisine gelip feryat ederek ekonomiden dert yandığında, o sarsılmaz imanın verdiği vakarla şöyle buyurmuştur: "Eğer bütün Basra halkı benim ailem olsaydı ve buğdayın tek bir tanesi bile bir altına satılsaydı, ben yine de rızık kaygısıyla korkmazdım. Allah, beni yaratırken rızkımı vereceğini taahhüt etmiştir."
İşte bu duruş, kuru bir teslimiyet değil, derin bir Allah’a tevekkül meselesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de bu imtihanın sünnetullahın bir gereği olduğunu açıkça beyan etmektedir: "Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!" (Bakara, 155). Ayette işaret edilen sabır, başa gelen ilk felaket anında, yılgınlığa düşmeden gösterilen asil duruştur ("Sabır, ilk şok anında gösterilendir"). Ve unutulmamalıdır ki, her çetin imtihanın ardından ilahi bir inşirah ve genişlik vaat edilmiştir: "İnne me'al-usri yusrâ" yani şüphesiz, her zorlukla beraber mutlak bir kolaylık vardır (İnşirah, 6).
Zorlukların Yetiştirdiği Büyük Ruhlar
Hayattaki hiçbir zorluğu mutlak bir şer veya kalıcı bir felaket olarak görmemek gerekir. O zorluğun bizi gelecekte hangi büyük vazifeye, nasıl bir olgunluğa hazırlayacağını biz bilemeyiz. Büyük travmalar, ağır kayıplar ve yokluklar atlatmış insanlara dikkatle bakın; hayata çok daha farklı, olgun ve derinlikli bir perspektiften bakarlar. Akranlarına kıyasla hayata çok daha çabuk atılır ve erkenden şahsiyet kazanırlar. Bunun en müşahhas örneklerinden biri İstiklal Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’dur. Akif, çok küçük yaşta hamisi olan babasını kaybetmiş, ardından evleri yanmış ve ailesiyle birlikte derin bir yoksulluğun ortasında kalmıştır. Fakat onun çocuk yaşta ve gençlik yıllarında yaşadığı bu muazzam zorluklar, onu kamçılamış, ruhunu çelikleştirmiş ve nihayetinde onu koca bir milletin İstiklal mücadelesinin manevi önderi ve şairi olmaya hazırlamıştır. Dolayısıyla, yaşanan zorlukları mutlak bir çıkmaz sokak gibi görmemeli, arkasından gelecek olan ilahi mükafatı ve kolaylığı hesap ederek geleceğe dair ümidi asla kaybetmemeliyiz. İmtihanın şiddeti nispetinde, arkasındaki mükafatın da büyüyeceğine inanarak tam bir tevekkül içinde hareket etmeliyiz.
Dijital Çağda Eyleme Geçmek ve Ek Gelir Kapıları
Ekonomik darboğazlardan şikayet etmek yerine, mevcut şartlar altında ne yapabileceğimizi düşünmeli ve rızık yollarını arayarak fiili duamızı yapmalıyız. Bugün insanlık, tarihin en hızlı dönüşüm evrelerinden birini yaşıyor; artık dijital bir çağın, yapay zeka devriminin tam göbeğindeyiz. ChatGPT ve benzeri teknolojilerle üç beş yıl gibi çok kısa bir sürede yapay zeka çağında bulduk kendimizi. Bu yeni dünyada çocuk yetiştirirken, onları bilgisayar, telefon veya tablet karşısında sadece pasif birer oyun tüketicisi olarak bırakmamalıyız. Çocuklarımızı dijital dünyaya erken yaşta adapte etmeli, onları üreten, kodlayan, bu araçları yöneten bireyler haline getirmeliyiz. Bu vizyon, evlatlarımızın ilerleyen yıllarda bu küresel alanlardan çok ciddi katma değerler ve paralar kazanmasını sağlayacaktır.
Aynı durum üniversitede okuyan genç kardeşlerimiz veya 24-30 yaş grubundaki yetişkinler için de geçerlidir. Bilgisayar ve bilişim alanlarında kendimizi geliştirmek artık bir lüks değil, zorunluluktur. Üstelik bu çağın en büyük avantajı, meslek edinme sürelerinin inanılmaz derecede kısalmış olmasıdır. Eski dönemlerde bir zanaat sahibi olabilmek için yıllarca süren çıraklık, kalfalık ve ustalık aşamalarından geçmek, bir dükkanın size miras kalmasını beklemek gerekirken; bugün yapay zeka çağında, 3 ila 6 aylık yoğun, disiplinli ve odaklanmış bir çalışmayla yepyeni bir dijital beceri öğrenip bunun üzerinden ciddi paralar kazanmaya başlayabilirsiniz. Bu süreçte emeğinizi ve kendinizi geliştirme sürenizi ne kadar uzatır, derinleştirirseniz, elde edeceğiniz kazanç da o nispette artacaktır. Örneğin, 3 aylık bir eğitimle edindiğiniz temel bir dijital yetkinlikle aylık 40-50 bin lira kazanabiliyorken; kendinizi 3 yıl boyunca bilişim alanında derinlemesine uzmanlaştırdığınızda, uluslararası piyasalarda milyon liralık gelirler elde etmeniz işten bile değildir. Bu ham hayal değil, bizzat küresel teknoloji uzmanlarının ve iktisatçıların ortaya koyduğu somut bir gerçektir. Bu yüzden araştırmalar yapmalı, alternatif ek gelir kaynaklarımızı mutlaka oluşturmalıyız.
Biz bu topraklarda çok daha çetin, çok daha karanlık günler gördük. Milli Mücadele dönemini zihniyetinizde bir canlandırın; yiyecek ekmeğin olmadığı, ordunun ihtiyacı için insanların elindeki son ineğe, hayvana, bir çift çoraba bile Tekalif-i Milliye emirleriyle el konulduğu bir yokluk çağıydı o dönem. Askerimizin elinde modern silahlar yoktu; göğüs göğse, süngülerle, bıçaklarla, sarsılmaz bir imanla savaştılar. Tamamen bir yokluk çağının içinden muzaffer bir devlet çıkardık.
Bu zor günler de elbet gelip geçecektir; bizim ümitvar olmaktan ve azimle çalışmaktan başka çaremiz yoktur. Çünkü biz ne yaparsak yapalım, makroekonomik dengeleri tek başımıza değiştiremeyiz. Hayatta değiştiremeyeceğimiz gerçeklerle karşılaştığımızda, psikolojik ve zihni dengemizi koruyabilmek için o şeye karşı bakış açımızı değiştirmemiz şarttır. Bakış açımızı değiştirmezsek, dünyada mutlu olmanın imkanı kalmaz. Önümüzde iki net yol vardır: Ya mevcut durumumuzu iyileştirmek, daha iyi bir konuma gelmek için sonuna kadar mücadele ederiz ya da mücadele etmeyi bırakıp sadece mevcut şartlarda pasif bir şekilde hayatta tutunmaya çalışırız. Fakat her iki durumda da zihniyetimizi ve bakış açımızı dönüştürmeliyiz. Gün boyu ekonomi konuşarak, durmaksızın şikayet ederek makroekonomik gerçekliği zerre kadar değiştiremeyiz; aksine kendimize ve ruhumuza psikolojik bir işkence etmiş oluruz.
Şöyle düşünün: Dışarıda havanın kapalı ve kasvetli olduğunu görüyorsunuz. Hava kapalı diye oturup ağlasanız, üzüntüden kendinizi yeseniz, sizin bu kederiniz gökyüzünü açmaya yetecek mi? Elbette hayır. Üzüntümüz dış dünyayı değiştirmez ama yapacağımız yapıcı eylemler iç dünyamızı ve yakın çevremizi kurtarabilir. Denemeden asla bilemeyiz. Kendimizi eğittiğimizde, dijital çağa adapte ettiğimizde ve bakış açımızı ümitle tazelediğimizde hem yeni kazançlar elde edebilir hem de çevremizdeki insanlara bir kandil gibi faydalı olabiliriz. Hiçbir şey denemiyorsak bile, en azından ruh sağlığımızı, bedenimizi korumak, stresin midemize ve kalbimize zarar vermesini engellemek ve uzun, sağlıklı bir ömür sürebilmek için olaylara bakış açımızı mutlak surette müspete çevirmeliyiz.
Yorum Yaz