Sevgili dostum,
Şu an üniversite amfisinde, bir kütüphane köşesinde, yurttaki masanda ya da akşam çayını yudumlarken bu yazıyı okuyor olabilirsin. Vize-final koşturmacaları, geleceğe dair belirsizlikler, "Ben ne olacağım?", "Bu dünyada nasıl bir iz bırakacağım?" soruları zihnini kurcalıyor olabilir.
Sana bugün çok temel ama bir o kadar ıskaladığımız bir hakikatten bahsetmek istiyorum: Yazmak, not tutmak ve sonucu zamana değil, niyetine emanet etmek.
İçinde bulunduğumuz dijital çağ bize sürekli hız ve anlık görünürlük dayatıyor. Bir şey yapıyorsak hemen karşılığını görelim, bir fikir öne sürüyorsak hemen alkışlansın istiyoruz. Oysa tarihin derinliklerine baktığımızda, kalıcı olan hiçbir şeyin bu telaşla inşa edilmediğini görüyoruz.
Hz. Ebû Bekir Kendi Günlüğünü Tutsa Ne Olurdu?
Geriye dönüp baktığımızda Doğu ve İslam medeniyetinin çok güçlü bir sözlü kültüre sahip olduğunu görürüz. Ancak gündelik hayatı, hisleri ve bireysel tecrübeyi yazılı metne aktarma konusunda ne yazık ki yetersiz kaldık.
Düşünsene; Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ya da hakkında sadece birkaç satır bildiğimiz o büyük sahabeler kendi hayat hikayelerini, o büyük dönüşüm anlarında hissettiklerini birer hatırat olarak kaleme alsalardı bugün milyarlarca insan onları nasıl bir heyecanla okurdu!
Resmî tarih metinleri bize savaşları, anlaşmaları ve büyük siyasi olayları anlatır. Ama bir dönemin gerçek ruhunu, insanını ve hissiyatını geleceğe taşıyan şey küçük notlar, mektuplar ve aile defterleridir.
Çocuğunun ilk dişinin çıktığı gün hissettiğin o mütevazı sevinç, ilk derse girdiğinde yaşadığın o tatlı heyecan ya da bir gece vakti kütüphanede zihnine düşen bir fikir... Bunları küçümseme. Bir aile defteri tutmak, bir günlük tutmak, tarihe atılmış kişisel bir imzadır.
Bir Fikrin Mayalanması Bazen Yüzyıllar Alır
Üniversite yıllarında bazen anlaşılmadığını, fikirlerinin baskılandığını veya çabalarının karşılıksız kaldığını düşünebilirsin. Burada sana İbnü'l-Arabî örneğini hatırlatmak isterim.
İbnü'l-Arabî’nin mezarı uzun yıllar boyunca görmezden gelindi, unutuldu. Fakat kendisi ölmeden önce bir ufuk çizmişti: "Sin Şine girince mezarımı bulacak." Yıllar sonra Yavuz Sultan Selim Şam’a (Şin) girdiğinde o yeri buldu ve üzerine türbesini inşa ettirdi. İbnü'l-Arabî, düşünceleriyle Osmanlı zihniyetini derinden etkiledi.
Kendi döneminde fikirleri engellenen, susturulan ama öldükten sonra öğrencileri aracılığıyla dünyayı değiştiren nice alimler, düşünürler geçti bu dünyadan. Bir fikrin ekildiği an ile meyve verdiği an her zaman aynı yüzyıla denk gelmez. Sen tohumu saç, vakti geldiğinde onu filizlendirecek toprak bulunur.
Mekke'nin Fethini Her Müslüman Göremedi
Kişisel gelişim dediğimiz şey sadece bünyeyi büyütmek ya da kariyer basamaklarını tırmanmak değildir; bir dava ve gayret ahlakı geliştirmektir.
Şunu hiç unutma: Mekke fethedildi ama o ilk günlerde çile çeken her Müslüman o fethi gözleriyle göremedi.
Görüp görmemek bizim elimizde değil. Ama o fethe giden yolda bir taş koymak bizim elimizde. Planlarını kısa vadeli değil, sonsuz yapmalısın. Çabanı, gayretini, disiplinini ortaya koymalı; sonucu ise Allah'a bırakmalısın. Tohumu eken insan, o ağacın gölgesinde oturma hırsına kapılmamalıdır. Önemli olan o tohumu toprağa düşürebilmektir.
Genç Dostum, Sana Üç Küçük Tavsiye:
-
Bir Aile Deftelerin / Günlüğün Olsun: Dijital notlar güzeldir ama kalemin kağıda dokunduğu o his başkadır. Kendi tarihini yaz. Hissiyatını, kırılmalarını, sevinçlerini not et.
-
Sabrı Okuma Disiplinine Dönüştür: Anlaşılmadığını hissettiğin anlarda kabuğuna çekil ve yazmaya, okumaya devam et. Fikrin zihinde mayalanması zaman alır.
-
Sonuç Odaklı Değil, Süreç Odaklı Yaşa: Başarıyı anlık alkışlarda arama. Geleceğe kalacak olan şey, gösterdiğin o sessiz ve samimi çabadır.
Umudunu asla kaybetme. Sen bugün göremesen de, gelecekte olmayacak demek değildir; mutlaka olacaktır.
Geleceğe bir not bırakmak dileğiyle










Yorum Yaz