İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Cahiliyeden Medeniyete: İlimle Kurulan İnce Bağ
Cahiliye dönemi denildiğinde zihnimizde çoğu zaman karanlık, kaba ve bütünüyle bilgisiz bir toplum tasavvuru belirir. Oysa tarih, bu genellemeyi sorgulamamızı gerektiren çok sayıda ayrıntı sunar. Evet, bu dönem inanç ve ahlak açısından ciddi sorunlar barındırıyordu; ancak ilim, söz, şiir ve hafıza gibi alanlarda bütünüyle kopuk bir yapıdan da söz edemeyiz.
Cahiliye Arap toplumunda şiirin merkezî bir yeri vardı. Neredeyse her kabilenin bir şairi bulunur, bu şairlerin sözleri kabile onurunu temsil ederdi. Hatta bir şiir mısraı, kimi zaman yıllar sürecek savaşların fitilini ateşleyebilirdi. Muallakât-ı Seb‘a olarak bilinen ve Kâbe’ye asıldığı rivayet edilen yedi büyük kaside, bu toplumun söze ve estetiğe verdiği değerin sembolüdür. Kur’ân-ı Kerîm’in indiği dönemde şiirin bu denli güçlü olması tesadüf değildir; ilahî hitap, insanların en güçlü oldukları alanda onları aciz bırakmıştır.
Benzer bir tabloyu Hz. Musa döneminde de görürüz. O çağda sihir en itibarlı bilgi alanıydı. Firavun’un sarayında söz sahibi olanlar sihirbazlardı. Fakat hakikat, yine insanların en güvendikleri yerden tecelli etmiş ve ilahî mesaj üstün gelmiştir. Bu durum bize şunu hatırlatır: Toplumlar her ne kadar sapkınlıklar içinde olsalar da bilgiyle bağlarını bütünüyle koparmazlar. Asıl mesele, bilginin neye hizmet ettiğidir.
İslam tarihinde âlimlerle bedeviler arasındaki ilişkilere bakıldığında da dikkat çekici bir tablo ortaya çıkar. Bedeviler, şehirli olmasalar bile ilme ve âlime saygı duymuşlardır. Bu saygı, ilmin sadece şehir duvarları içinde değil, kültürel bir değer olarak yaşatıldığını gösterir. Demek ki “cahillik”, her zaman “bilgi düşmanlığı” anlamına gelmez.
Bugüne yaklaştıkça ise başka bir kırılmayla karşılaşıyoruz. Otuz-kırk yıl önce yaşamış insanlara baktığımızda, bilginin ve öğrenmenin hayatta daha merkezi bir yere sahip olduğunu fark ediyoruz. Sözlü kültür, şiir, edebiyat ve güçlü bir ana dili bilinci vardı. Mesela Zeki Velidi Togan’ın anne ve babasının birbirlerine şiirle mesaj vermeleri, sıradan bir romantizm değil; kültürle kurulan derin ilişkinin bir göstergesidir. Benzer şekilde birçok büyük hocanın hayatına baktığımızda, annelerinin onlara küçük yaşta şiir ve edebiyat zevki aşıladığı açıkça görülür.
Buradan çocuk eğitimine dair önemli bir ders çıkarabiliriz. Bir çocuğa verilecek ilk ve en kalıcı armağan, ana dilini güzel ve doğru öğrenmesidir. Dil, sadece bir iletişim aracı değil; kimliğin, düşüncenin ve aidiyetin taşıyıcısıdır. Bu noktada Ayşe Şasa’nın hayatı çarpıcı bir örnek sunar. Yabancı dadılarla büyümenin, çocuğun kimlik dünyasında nasıl derin yarılmalara yol açabileceğini kendi tecrübeleri üzerinden anlatır. Onun Bir Ruh Macerası adlı kitabı, modern insanın kimlik arayışını anlamak için mutlaka okunması gereken eserlerden biridir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük sorunlardan biri, teknolojik bilgi artarken hikmetin azalmasıdır. Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, bilginin değeri düşüyor; dil fakirleşiyor, düşünce yüzeyselleşiyor. Oysa geçmiş toplumlar, imkânları sınırlı olsa bile söze, hafızaya ve ilme daha fazla emek veriyorlardı.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur: Medeniyet, sadece ilerlemek değil; kökle bağını koparmadan derinleşebilmektir. Çocuklara önce ana dillerini sevdirmek, şiirle, hikâyeyle, nitelikli sözle tanıştırmak; kimlik bunalımlarının ve ilimden uzaklaşmanın önüne geçmenin en sahici yoludur. Cahiliye bile ilimle bağını tamamen koparmamışken, bugün bizim bu bağı zayıflatmamız üzerinde ciddi ciddi düşünmemiz gerekir.
Ozan Dur
Yorum Yaz