GÜN NEDİR?

0

Niceliğin niteliğe, rakamın harfe, sayının söze egemen olduğu modern zamanlar, günü de rakamlarla tarif eder; “Bir gün, yirmidört saattir. Her saat altmış dakika, her dakika altmış saniye olduğuna göre, bir gün bindörtyüzkırk dakika ve seksenaltıbindörtyüz saniyedir. Gün, geceyarısı 00:00 ile başlar, 23:59’dan sonra biter ve 00:00 ile yeni bir gün başlar. Günler birbirini tekrar eden yirmidört saatlik zaman dilimleridir.”

Niceliğin egemenliği çağında günün böyle tarif edilmesine karşılık, gerçekte hiçbir insan ‘gün’ü böyle algılamaz. Güne başlamak deyince akla gelen, rakamların egemenliği çağında bile, saatlerin 00:00’ı gösterdiği an değildir. Günü, ‘uyanmak’la başlatırız hepimiz. Hangi çağda yaşıyor olursa olsun aynı fıtratla varedilmiş her insanın hayat ve zaman algısında, gün ‘uyanmak’la başlar, ‘uyumak’la biter. Yeniden uyanışla da, yeni bir güne başlamış oluruz.

‘Uyandığımız’ zaman ise, hayatın biyolojik ritmini bozup kesintiye uğratmamış isek eğer, bütün bir alemin uyanışa geçtiği zamandır. Gün, bu bakımdan, ‘güneş’le tarif edilir hep. Çünkü gerek uyanışımız, gerek uykumuz güneşle ilgilidir. ‘Güne başlamak’la eşdeğer tuttuğumuz uyanışımız, hayatın kadim biyolojik ritmine uygun olarak, güneşin gözkapaklarımıza ilettiği bir mesajla gerçekleşmektedir. Güneş henüz doğmamış olmakla birlikte onun ışıkları zifiri karanlığı alacakaranlığa dönüştürmeye başladığında, bu dönüşümü hisseden gözkapaklarımız beynimizi uyarır ve bizi uyanan alemle birlikte uyanarak yeni bir dünyanın yaratıldığı yeni bir güne şahit olmaya çağırır. Güneşin ışıktan eteklerini yaşadığımız diyardan çekip başka diyarlara göçmesinden bir süre sonra ise, alacakaranlık zifiri karanlığa dönüşür. Hem, gözkapaklarımız ağırlaşır. İç dünyamızın dış dünyaya açılan pencereleri olarak gözlerimizin tekrar açılması için, güneş ışıklarının tekrar yaşadığımız diyara gelip gözkapaklarımıza bir mesaj bırakması gerekecektir.

Kısacası, günümüzü aslında güneş tarif eder. Bu, iki açıdan böyledir. Birincisi; ‘gün’ deyince ilk akla gelen ‘güneş’tir. İkincisi; yaşadığımız dünyadaki herşey güneşin ışığıyla gözümüze görünmektedir. Güneş adlı gündüz yıldızının yerkürenin üzerine siyah bir yorgan örtüp gittiği anlarda ise, gökyüzündeki diğer yıldızları görür gözlerimiz. Geceler, uykudan başını kaldırabildiği zamanlarda, insanın koskoca kainet içinde kendi biricikliği üzerine düşünme imkanı bulduğu ideal vakitlerdir.

Böylece, gündüzü ve gecesiyle bütün bir gün, yeryüzü, gökler ve ikisi arasındakiler ile hemhal olma imkanı bulur insan. Her sabah yeni bir dünya kurulur ve her yeni gün insan yeni bir alemde yaşar.

Hem, insan da bir alemdir. Hayatı, hem maddi hem manevi boyutuyla, her şeyle alakalıdır çünkü. Her gün, bu iki alem buluşur. Her yeni gün, kainat adlı büyük alem ile insan adlı küçük alemin buluştuğu sahnedir.


*Bu metin ‘Metin Karabaşoğlu – Peygamberin Bir Günü’ adlı kitabından alınmıştır.

About Author

İlim ve Medeniyet

iletisim@ilimvemedeniyet.com

Leave A Reply