DEMOKRASİ ÜZERİNE-2

0

…Freud’un “Psikanaliz”inin kapitalizmin elinde bir silah olması da tüketiciyi tamamen sömürebilmek için onun tüm psikolojisini bilmekten geçmektedir. Zaten “Psikanaliz”in de temel mantığı insanı özgürleştirmek değil, kontrol etmek üzerinedir…

Demokrasi üzerine yapılan eleştirilerden bazıları da marxist ya da sosyalizm savunusu yapan bazı düşünürlerin eleştirisidir. Onlar bir yönetim modeli olarak demokrasinin ve bireyin kapitalizmin mütemmim cüzü olarak ve kapitalizmle özdeşleşerek onun metası haline geldiğini iddia etmektedir. Öncelikle toplumun atomize birimi olan bireyin ve bireyleşmenin demokrasi ile ilişkisi kurularak ekonominin konusu yapılır ve sonrasında ise onların tüketim çarkının dönmesi için bir metadan başka bir şey olmadığı açıkça görülmektedir.

Sigmund Freud’un psikanalizdeki insanın bilinçdışına yönelik çalışmalarını yeğeni Edward Bernays’ın tüketim ve kapitalizmin hizmetine sokarak kitleleri nasıl manipüle ettiği daha 20. yüzyılın ilk yarısında göze çarpmaktadır. Burada maksat insanın bilinçdışını kontrol etmek ve onları sermaye ve pazarın hizmetine sokmak temel esastır.

“Bilinçdışı nedir?” diye sorulduğunda: kabaca insanın mantıktan azade duygu, istek ve arzuları olarak tanımlanabilmektedir.

Bilinçdışı, tüketimde reklam siyasette propaganda yolu ile kitleleri manipüle ederek, onları iki alanda bir yığından farksız kılmıştır. Halbuki tüketiciler reklamların üzerlerindeki yönlendirici etkisini göz ardı ederek kendilerini akıllı karar vericiler olarak görmektedirler. Ama tamamen ihtiyaç kültüründen arzu kültürüne geçilmekte ve arzular ihtiyaçları gölgede bırakmaktadır. Freud’un “Psikanaliz”inin kapitalizmin elinde bir silah olması da tüketiciyi tamamen sömürebilmek için onun tüm psikolojisini bilmekten geçmektedir. Zaten “Psikanaliz”in de temel mantığı insanı özgürleştirmek değil, kontrol etmek üzerinedir. Bernays o dönemde statükoyu korumak istiyordu. Statüko da demokrasi içindeki kapitalizmdir. Bunu kapitalizmin olmadığı yerde gerçek demokrasi olmazmış gibi gösterdi ve yukarıda bahsedilenleri karşılayan “democracity” diye bir kavram geliştirildi. İnsanların içsel arzularına en iyi cevabı şirketler sunuyordu. Demokrasi adına siyasetçiler bunu yapamazdı. Ama bu demokrasi anlayışı insanları aktif değil pasif tüketici sistem ateşinin yanması için odun olarak görüyordu. Böylece demokrasi aktif vatandaşlık düşüncesinden pasif tüketici halk düşüncesine indirgendi. Maksat arzuları kamçılamaktı. Dolayısıyla liberal düşüncenin kapitalizme daha da atomik oranda kişinin benliğine indirgenmesi onun istek ve arzularını yapmak istemesinden başka bir şey değildir. “Demokratik bireycilik”, sözüm ona küreselleşen dünyada yönlendirici medya ve reklamları göz ardı etmeksizin bireylerin ağızlarına birer parmak bal çalmaktır. Bu görüşe göre eğer kahir ekseriyetin eşitliğinden bahsedilecekse bu eşitlik “tüketici halk” nev’indendir.

Jean Baudrillard, tamamen piyasa zorunluluklarının boyunduruğu altına girmiş bir “bireyleşme”nın yanılsamalarını gösteriyor ve tüketimciliğin vaatleri altında kurulan sahte eşitliğin “demokrasinin yokluğunu ve eşitliğin olmayışını” gizlediğini dile getiriyordu. Baudrillard a göre “kişileşme süreci” bir aldatmacadan ibarettir. Yabancılaşmış tüketiciyi meta evreninin simgeleri ve nesneleriyle teklifsiz şekilde oynayan bir narsist kişiye dönüştürerek, demokrasi ile tüketimi olumlu biçimde özdeşleştiriyordu. Kitle bireyciliğiyle demokratik yönetim arasındaki uyumsuzluğu ortadan kaldırmak, çok daha derin bir kötülüğü kanıtlamak anlamına gelir. Demokrasinin, verdiği oyu ya da kişisel zevklerini değiştiren narsist tüketicinin hükümranlığından başka bir şey olmadığını olumlu bir tarzda ifade etmek demektir bu.

Jacques Ranciére ise bu durumu, yetişkin olmayan bir varlık, eşitlikle kafayı bulmuş genç bir tüketici ve insan haklarını bir temel sözleşme olarak kabul eden öğrenci, anti demokratik insanın mükemmel bir temsilcisi olduğunu ifade etmiştir.

Freud’un Psikanalizi ve Edward Bernays’ın reklam ve propaganda faaliyetleri göz önünde bulundurularak, siyaset bilimci Walter Lippman’ın “İnsanlar irrasyonel güçler tarafından yönlendiriliyorsa demokrasiyi yeniden düşünmek gerekiyor” ifadelerine dikkat edilmelidir. Lippman’ın yaşadığı çağdan bağımsız olarak bu sözler ele alınamamaktadır. Çünkü o, iki dünya savaşını da görmüş ve özellikle de 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da Nasyonal Sosyalizm’in nasıl yükseldiğine şahit olmuştur. Özellikle, demokrasi kavramı “çoğunlukçuluk” ve Nazi temelli incelendiğinde ise Lippman’ın ifadelerine hak vermemek mümkün değildir. O dönemde Nazi Partisi demokrasiyi kaldırma vaadi ile seçime girmiştir. Almanlara göre demokrasi kaos ve işsizlikten başka bir şey getirmemişti. Tıpkı ilk yazıda Platon’un demokrasi üzerine düşüncelerinde bahsedildiği gibi…

Özet olarak demokratik toplumda eleştirilen konu demokrat egoist bireyciliktir. Ranciére’e göre; demokrasi, yani modern kitle toplumundaki bireylerin sınır tanımayan arzularının egemenliğidir. Kitle tüketiminin gelişmesiyle birlikte, tüketim tek bir üstün değer, yani “kendini gerçekleştirme” tarafından tahakküm altına alınmaktadır. Ama kendini gerçekleştirme insanın tamamlanmamışlığına yönelik tekâmül yolu değil tamamen benmerkezci bir vadide yol almaktadır. Egoist bireylerin yerine açgözlü tüketicileri, bu açgözlü tüketicilerin demokratik insan olarak adlandırılan sosyotarihsel tür olduğu varsayılmaktadır. Sonuç olarak da demokrasinin bir eşitlik rejimi olduğu hatırlandığında, artık sonuç apaçık ortadadır: Egoist bireyler demokratik insanlardır.

MÜCAHİT BAYRAM IŞIK

About Author

Mücahit Bayram IŞIK

ULUSLARARASI İLİŞKİLER Sanat muhibi/Asyalı mubayi624@gmail.com

Leave A Reply