HİNDİSTAN’DA DEVLET KAPASİTESİNİN ZAFERİ: 59 YILLIK MAOİST İSYANIN ÇÖKÜŞÜ

ASYA

Kendi sınırları içerisindeki huzuru kalıcı hale getiren Hindistan önümüzdeki yıllarda küresel istikrarın ve güç dengelerinin en belirleyici odaklarından biri olacaktır.

Uluslararası ilişkiler disiplininin en temel kaidelerinden biri, bir aktörün dış politikadaki manevra alanının ve küresel nüfuzunun iç güvenlik mimarisinin sağlamlığıyla doğrudan orantılı olmasıdır. Kendi egemenlik sahasında asayişi mutlak manada tesis edemeyen ve kaynaklarını kronikleşmiş iç çatışmalara harcayan yapıların küresel siyasette oyun kurucu bir pozisyona yükselmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Hindistan devletinin 1967 yılında Batı Bengal eyaletinin Naksalbari bölgesinde filizlenen ve tam 59 yıl boyunca devletin bekasını ve toplumsal bütünlüğünü tehdit eden Maoist isyanı kesin bir çöküşe sürüklemesi, bahse konu olan bu teorik önermenin en güncel ve çarpıcı ispatı mahiyetindedir. On yıllar boyunca Yeni Delhi’nin stratejik enerjisini emen bu kanlı sayfanın kapanması, Asya-Pasifik jeopolitiğinde çok önemli bir kazanımdır.

"Kızıl Koridor" olarak tesmiye edilen ve ülkenin doğu ile merkez eyaletlerini boydan boya kesen bu kriz hattı, uzun yıllar boyunca devlet otoritesinin ulaşamadığı karanlık bir bölge olarak varlığını sürdürmüştür. Ne var ki, Hindistan devleti son dönemde uyguladığı çok boyutlu strateji sayesinde bu makus talihi tersine çevirmeyi başarmıştır. Gözle görülür bir biçimde, isyanın çöküşünü hazırlayan amilleri incelerken meselenin münhasıran askeri operasyonların başarısına indirgenmesi büyük bir analitik noksanlık doğuracaktır. Güvenlik güçlerinin nokta atışı operasyonları isyancıların komuta kademesini felç etmiş ve lojistik ağlarını geri dönülemez biçimde parçalamıştır. Lakin asıl yıkıcı darbe kaba kuvvetin ötesinde, devletin şefkatli ve kalkınmacı yüzünün bu bölgelere derinlemesine nüfuz etmesiyle vurulmuştur.

Bununla birlikte Yeni Delhi yönetiminin hayata geçirdiği entegre kalkınma projeleri, Naksalit ideolojinin beslendiği yoksulluk ve ihmal edilmişlik bataklığını hızla kurutmuştur. Ormanlık ve sarp arazilere hapsolmuş köylere ulaştırılan asfalt yollar, kesintisiz elektrik şebekeleri ve bilhassa dijital altyapı hizmetleri, bölge halkının devletle olan bağlarını yeniden tesis etmiştir. Nitekim finansal sisteme dahil edilen, eğitim ve sağlık imkânlarına kavuşan yerel halk, isyancıların ütopik anlatılarına itibar etmeyi bütünüyle bırakmıştır. Devletin sunduğu refah ve istikrar vaadi, silahlı grupların baskıcı yöntemlerine galip gelmiştir. Dolayısıyla isyanın sönümlenmesi süreci, bir taraftan terörle tavizsiz bir mücadeleyi içerirken diğer taraftan devasa bir sosyo-ekonomik entegrasyon projesi olarak ele alınmalıdır.

Kuşkusuz bu tasfiye süreci münhasıran askeri bir zaferin ötesine geçerek demokratik kurumların tabana yayılması bağlamında da emsalsiz bir kazanım sunmaktadır. On yıllar boyunca devletin gayrimeşru ilan edildiği, sandıkların kurulamadığı ve hukukun işlemediği bu coğrafyalar şimdilerde siyasal katılımın en canlı örneklerine sahne olmaktadır. Öyle ki, yerel halkın seçimlere iştirak oranlarındaki muazzam artış, anayasal düzene duyulan güvenin yeniden tesis edildiğini kanıtlamaktadır. Silahın gölgesinden kurtulan kitleler hak arama hürriyetlerini namluların ucunda aramak yerine demokratik mekanizmalar vasıtasıyla dile getirmeyi tercih etmektedir. Şüphe yok ki, ideolojik bir anlatı üzerine kurulan Maoist isyanı, devletin kapsayıcı politikaları karşısında fikri bir iflas yaşayarak bütünüyle marjinalleşmiştir.

İktisadi düzlemde ise "Kızıl Koridor"un bütünüyle pasifize edilmesi, Hindistan’ın endüstriyel atılımı için elzem olan muazzam doğal kaynakların sisteme entegre edilmesi manasını taşımaktadır. Zengin maden yataklarına ve orman ürünlerine ev sahipliği yapan bu geniş kuşak, isyanın gölgesinde âtıl kalmış, yatırımcılar için girilemez bir kara deliğe dönüşmüştü. Günümüzde ise tesis edilen sarsılmaz güven ortamı hem yerli sermayenin hem de uluslararası doğrudan yatırımların bu bölgelere akmasını doğrudan teşvik etmektedir. Bu bağlamda kurulan devasa sanayi tesisleri ve maden işletmeleri bölge halkına istihdam sağlayarak kalkınma hamlesinin kalıcılığını güvence altına almaktadır. Velhasıl, asayiş ve refah arasındaki bu kopmaz bağın kusursuz bir biçimde işletilmesi, Hindistan’ın küresel tedarik zincirlerindeki merkeziliğini tahkim etmekte ve ülkeyi geleceğin iktisadi nizamında üst sıralara tırmandırmaktadır.

Bölgesel güvenlik mimarisi zaviyesinden bakıldığında ise bu kronik yaranın kapanması Hindistan’ın yakın çevresindeki güç dengelerini de etkileyecek niteliktedir. Ne var ki, geçmişte Yeni Delhi’nin enerjisini tüketmek isteyen hasım devletlerin bu iç istikrarsızlığı bir vesayet aracı olarak kullanma gayretleri tarihsel bir vakıadır. İç cephesini bu denli muhkem hale getiren bir Hindistan, artık komşularından gelebilecek asimetrik tehditlere karşı eşsiz bir bağışıklık kazanacaktır. Bununla birlikte, özellikle Nepal ve Myanmar sınırındaki güvenlik zafiyetlerinin giderilmesi, ülkenin doğu kanadını tam manasıyla bir istikrar adasına dönüştürmüştür. Şurası bir gerçek ki, sınırları içerisinde ayrılıkçı veya radikal örgütlere yaşam alanı tanımayan bu devlet aklı, bölgesel diplomasi masasında çok daha caydırıcı ve proaktif bir figür olarak konumlanmaktadır.

Bu eşi benzeri az bulunur iç güvenlik başarısının küresel siyasetteki yansımalarını okumak aslında geleceğin dünya düzenini anlamak bakımından elzemdir. İçerisindeki en büyük kanayan yarayı kapatan Hindistan, artık tüm dikkatiyle küresel meselelere odaklanma imkânına kavuşmuştur. Savunma bütçesini, istihbarat kapasitesini ve askeri personelini kendi iç coğrafyasındaki ormanlarda tüketmekten kurtulan bir Hindistan, Çin ile olan sınır ihtilaflarında ve Hint Okyanusu’ndaki deniz yetki alanları mücadelesinde çok daha net bir duruş sergileyecektir. Kendi evindeki yangını söndürmüş olan Yeni Delhi, Küresel Güney’in liderliği hedefine ulaşma yolundaki en büyük prangalarından birini söküp atmış bulunmaktadır.

Sonuçta 59 yıllık bu kronik isyanın tasfiyesi Hindistan’ın modern bir ulus-devlet inşasındaki rüştünü ve kurumsal kapasitesinin ulaştığı olgunluk seviyesini ispatlaması anlamına gelmektedir. Bu çetin süreç güvenlik ile özgürlük, askeriye ile sivil kalkınma arasındaki o hassas dengenin nasıl kurulması gerektiğine dair diğer gelişmekte olan ülkelere emsal teşkil edecek kıymetli bir devlet aklı tecrübesi sunmaktadır. Aşikârdır ki, iç cephesini böylesine sağlam bir şekilde tahkim eden, toplumsal fay hatlarını onaran Hindistan; çok kutuplu dünya düzeninin yeni mimarisinde ağırlığı her geçen gün artan bir güç merkezi olma iddiasını geri dönülemez bir biçimde perçinlemiştir. Nihayetinde, kendi sınırları içerisindeki huzuru kalıcı hale getiren Hindistan önümüzdeki yıllarda küresel istikrarın ve güç dengelerinin en belirleyici odaklarından biri olacaktır.

Abdulkadir Aksöz

Abdulkadir AKSÖZ
Abdulkadir AKSÖZ

Political Science Indian Subcontinent Studies [email protected]

Yorum Yaz