HİNT-PASİFİK’TE HEGEMONİK REKABET: ÇİN’İN DENGELEYİCİ GÜCÜ OLARAK HİNDİSTAN

ASYA

Hint-Pasifik sahasında Pekin’in karşısına asimetrik değil simetrik bir rakip olarak çıkabilecek potansiyele sahip başka bir bölgesel aktör bulunmamaktadır.

Uluslararası ilişkiler disiplininde, küresel güç merkezlerinin yer değiştirmesi her daim sancılı, belirsizliklerle dolu ve yapısal sarsıntılara gebe bir süreç olarak mütalaa edilir. Şurası inkâr edilemez bir hakikattir ki, 21. yüzyılın jeopolitik ağırlık merkezi çoktan Atlantik’ten Hint-Pasifik havzasına kaymış durumdadır. Tam da bu yapısal dönüşüm evresinde, Washington merkezli güvenlik ve ekonomi komisyonlarının raporlarında giderek daha gür bir sesle dile getirilen "Çin ile gerçek manada rekabet edebilecek yegâne ulusun Hindistan olduğu" yönündeki tespit, ABD’nin yeni dönem büyük stratejisinin (grand strategy) kodlarını ifşa etmesi bakımından fevkalade mühimdir. Bu sarih tespit, alelade bir siyasi temenninin ötesinde, uluslararası sistemin dayattığı jeopolitik bir zaruretin Batı başkentlerinde artık yüksek sesle ikrar edilmesinden ibarettir.

Meseleyi kuramsal bir zemine oturtmak gerekirse, John Mearsheimer’ın ufuk açıcı eseri Büyük Güç Politikalarının Trajedisi’nde (The Tragedy of Great Power Politics) formüle ettiği "bölgesel hegemonya" ve "açık deniz dengelemesi" (offshore balancing) kavramlarına müracaat etmek elzemdir. Mearsheimer’a göre, bir bölgede mutlak hâkimiyet kurmaya yeltenen her yükselen güç, karşısında o bölgedeki diğer aktörlerden müteşekkil ve genellikle sistemin dışında kalan ana hegemon tarafından desteklenen bir dengeleyici koalisyon bulur. Tarihsel referanslar zaviyesinden bakıldığında, 19. yüzyılda Napolyon Fransası’na ve 20. yüzyılın başlarında emperyal Almanya’ya karşı kurulan ittifakların mantığı neyse, bugün Pekin’in asimetrik yükselişini çevrelemek maksadıyla Yeni Delhi’nin diplomatik ve ekonomik olarak tahkim edilmesi de aynı rasyonel devlet aklının bir tezahürüdür. İşin ironik tarafı şudur ki; 1971 yılında Henry Kissinger ve Richard Nixon’ın Sovyetler Birliği’ni dengelemek için Çin’e yaptığı o meşhur açılımın bir benzeri, bugün bizzat Çin’i dengelemek maksadıyla Hindistan üzerinden kurgulanmaktadır.

Gündeme gelen bu stratejik okuma bir mübalağa yahut retorik olmaktan ziyade, demografik ve iktisadi istatistiklerin soğuk yüzüyle desteklenmektedir. Çin’in on yıllardır sürdürdüğü katı nüfus politikalarının neticesi olarak yaşlanan toplum yapısı ve daralan iç pazarına mukabil; Hindistan, dünyanın en kalabalık ülkesi unvanını devralarak muazzam bir genç işgücü havuzunu küresel sermayenin hizmetine sunmaktadır. Buna ilaveten, küresel tedarik zincirlerinin Pekin’den bağımsızlaşma (de-risking) stratejisi çerçevesinde yöneldiği en güçlü alternatif, sahip olduğu teknolojik ekosistem ve devasa pazar hacmiyle şüphesiz Hindistan’dır. Dolayısıyla Batı blokunun gözünde Yeni Delhi yönetimi, münhasıran ekonomik bir ortak değil, aynı zamanda Asya’daki güç muvazenesini Çin aleyhine eşitleyebilecek yegâne stratejik sıklet merkezidir.

Hindistan’ın uluslararası sistemdeki bu müstesna ehemmiyeti, elinde bulundurduğu devasa coğrafya ve demografik avantajların ötesinde, eşine az rastlanır bir jeopolitik köprü işlevi görmesinden kaynaklanmaktadır. Küresel Güney’in (Global South) tartışmasız liderliğine soyunan Yeni Delhi, Batı’nın kural temelli düzeni ile Asya’nın ivme kazanan güçleri arasında son derece geniş bir diplomatik manevra alanına sahiptir. Yapay zekâ ve yazılım alanındaki inovasyon kapasitesi, uzay araştırmalarındaki iddialı adımları ve Hint Okyanusu’ndaki deniz ticaret yollarını kontrol eden eşsiz konumu, Hindistan’ı dışarıdan desteklenen bir piyon olmaktan çıkarıp, kendi yörüngesini tayin eden devasa bir jeopolitik çekim merkezine dönüştürmektedir. Teknolojik tedarik zincirlerinde güvenilir bir liman arayan küresel sermaye için Hint demokrasisi, kendi içindeki sosyolojik çelişkilere rağmen, otoriter Çin modeline karşı en meşru ve dayanıklı kurumsal kalkanı teşkil etmektedir.

Bununla birlikte, Washington’ın bu büyük stratejisini sahaya tatbik ederken karşılaştığı en temel handikap, Hindistan’ın uysal bir müttefik rolünü oynamaya katiyen niyetli olmamasıdır. Soğuk Savaş yıllarında Bağlantısızlar Hareketi’nin (Non-Aligned Movement) bayraktarlığını yapan Hindistan, bugün de dış politikasını kutuplaşma refleksleriyle değil, "stratejik özerklik" (strategic autonomy) doktrini etrafında şekillendirmektedir. Yeni Delhi yönetimi, bir yandan ABD, Japonya ve Avustralya ile QUAD (Dörtlü Güvenlik Diyaloğu) çatısı altında Pekin’i çevrelenme paktına dâhil olurken, öte yandan Rusya ile kadim askerî ve enerji bağlarını muhafaza etmekten, BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi Batı dışı platformlarda boy göstermekten geri durmamaktadır. Gözle görülür bir biçimde, Hindistan’ın devlet aklı, Batı’nın Çin endişesini kendi ulusal kalkınması için rasyonel bir kaldıraca dönüştürmekte fevkalade mahir davranmaktadır.

Nihayetinde, Amerikan güvenlik elitlerinin de sıklıkla altını çizdiği üzere, Hint-Pasifik sahasında Pekin’in karşısına asimetrik değil simetrik bir rakip olarak çıkabilecek potansiyele sahip başka bir bölgesel aktör bulunmamaktadır. Hindistan, sahip olduğu devasa demografik avantajı, teknolojik sıçrama kapasitesi ve dış politikadaki rasyonel manevra kabiliyetiyle bu beklentileri karşılayacak bir stratejik olgunluğa hızla erişmektedir. Elbette, Yeni Delhi’nin küresel bir kutup yahut Asya’daki güç muvazenesini tek başına değiştirecek bir aktör olma serüveni, bugünden yarına neticelenecek bir kısa mesafe koşusu değildir. Ne var ki, Hindistan devlet aklının izlediği temkinli, çok boyutlu ve istikrarlı kalkınma rotası mütalaa edildiğinde; Asya’nın kaderini tayin edecek bu iki köklü medeniyet arasındaki rekabetin, uluslararası nizamı tedrici fakat geri döndürülemez bir biçimde yeniden şekillendireceği açıktır. Uzun lafın kısası, önümüzdeki on yıllarda küresel siyasetin ritmi, ani ve keskin hegemonik zaferlerden ziyade, Yeni Delhi’nin bu rasyonel yükselişinin uluslararası sistemde yaratacağı yeni ve kalıcı denge arayışları üzerinden şekillenebilir.

Abdulkadir Aksöz

Abdulkadir AKSÖZ
Abdulkadir AKSÖZ

Political Science Indian Subcontinent Studies [email protected]

Yorum Yaz