Son yıllarda yayımlanan uluslararası güvenlik analizleri, Hindistan'ın askeri modernizasyonunda köklü bir paradigma değişimine işaret etmektedir.
Uluslararası ilişkiler disiplininde, küresel sistemin güç dağılımındaki yapısal değişimleri okumadan devletlerin tekil politikalarını anlamlandırmak imkânsızdır. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte tek kutuplu (unipolar) bir an yaşayan dünya, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde çok açık bir biçimde Asya merkezli, çok kutuplu (multipolar) bir düzene evrilmiştir. Bu yeni mimarinin en çarpıcı ve en rasyonel aktörlerinden biri şüphesiz Hindistan'dır. Yeni Delhi, tarihi boyunca benimsediği "Bağlantısızlık" (Non-alignment) politikasını, günümüzde "Çok Yönlü Bağlantılılık" (Multi-alignment) ve "Stratejik Otonomi" kavramlarıyla yeniden yorumlamıştır.
Son yıllarda yayımlanan uluslararası güvenlik analizleri, Hindistan'ın askeri modernizasyonunda köklü bir paradigma değişimine işaret etmektedir. Geleneksel olarak güvenlik doktrinini Batı sınırındaki Pakistan tehdidi üzerine kurgulayan Yeni Delhi, artık stratejik ufkunu genişleterek uzun menzilli silah sistemleri ve nükleer caydırıcılık kapasitesiyle Asya kıtasının tamamında dengeleyici bir güç (balancer) olarak konumlanmaktadır.
Devletlerin hafızaları, onların stratejik kültürlerini şekillendiren en temel unsurdur. Hindistan'ın güvenlik mimarisini anlamak için 1962 Çin-Hint Savaşı'na ve bu savaşın Yeni Delhi'nin stratejik elitleri üzerindeki kalıcı etkisine bakmak gerekir. O dönemde yaşanan travma, Hindistan'ın savunma politikasını temelden sarsmış ve kendi kendine yetebilen, asimetrik tehditlere karşı koyabilen bir ordu inşasının gerekliliğini acı bir tecrübeyle göstermiştir. Bununla birlikte, uzun yıllar boyunca Hindistan'ın askeri yapılanması daha çok "yakın çevre" ve kısa-orta menzilli tehditler üzerine kurgulandı. Ancak Çin'in son yirmi yılda gerçekleştirdiği olağanüstü askeri büyüme, Halk Kurtuluş Ordusu'nun (PLA) modernizasyonu ve Çin'in Pakistan ile derinleşen stratejik ortaklığı (örneğin Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ve askeri teknoloji transferleri), Yeni Delhi'yi "iki cepheli savaş" (two-front war) senaryosuna karşı hazırlıklı olmaya itmiştir. Fakat rasyonel devlet aklı, böyle bir senaryoda salt savunma pozisyonunda kalmanın yeterli olmayacağını öngörür. Güçlü bir caydırıcılık (deterrence), düşmanın saldırı maliyetini katlanılamaz boyutlara çıkarma kapasitesiyle mümkündür.
Bu bağlamda Hindistan'ın 1998 nükleer testleri (Pokhran-II), jeopolitik bir zaruretti. Nükleer statünün kazanılması, Hindistan'ı Güney Asya'nın alt-sisteminden çıkarıp küresel satranç tahtasında başat bir oyuncu haline getirdi. Bugün geldiğimiz noktada ise mesele, nükleer silahlara sahip olmak değil, bu silahları hedefe ulaştıracak sofistike, uzun menzilli ve beka kabiliyeti yüksek (survivable) fırlatma sistemlerine sahip olmaktır.
Klasik strateji teorilerinde caydırıcılık, "cezalandırma tehdidi" (deterrence by punishment) ve "engelleme tehdidi" (deterrence by denial) olarak ikiye ayrılır. Hindistan, tarihsel "İlk Kullanan Olmama" (No First Use - NFU) doktrinine sadık kalarak stratejisini "garantili ve yıkıcı ikinci vuruş" (credible minimum deterrence ve assured retaliation) üzerine inşa etmiştir. Hindistan, artık sadece sınır boylarındaki taktiksel çatışmalara veya Pakistan'a yönelik 1000-2000 km menzilli sistemlere odaklanmıyor. Yeni odak noktası, Çin'in içlerindeki stratejik hedefleri, komuta kontrol merkezlerini ve sanayi bölgelerini menzil içine alabilecek kapasitelerin geliştirilmesidir.
Bu değişim uluslararası ilişkilerde "güvenlik ikilemi"nin (security dilemma) doğal bir sonucudur. Çin'in J-20 hayalet uçakları, DF serisi balistik füzeleri ve Hint Okyanusu'ndaki denizaltı faaliyetleri karşısında, Hindistan'ın kendi "uzun menzilli kalkanını" inşa etmesi, bölgesel dengenin korunması adına istikrar sağlayıcı (stabilizing) bir hamle olarak yorumlanabilir. Öte yandan “İlk Kullanan Olmama (No First Use) Doktrini” Hindistan’ın nükleer doktrininin temel taşı olup, Yeni Delhi'nin silahlarını yalnızca bir saldırıya karşılık vermek için kullanacağını taahhüt eder. Bu durum, Hindistan'ın elindeki nükleer başlıkların ve füze sistemlerinin savunmacı ve caydırıcı niteliğini uluslararası kamuoyuna kanıtlayan en önemli argümandır.
Hindistan Savunma Araştırma ve Geliştirme Örgütü (DRDO), son yıllarda dünyanın en ileri füze sistemlerinden bazılarını başarıyla tasarlayıp üretmiştir. Bu başarı hikayesinin merkezinde "Agni" (Sanskritçe'de Ateş) balistik füze serisi yer almaktadır. Agni füzeleri, Hindistan'ın caydırıcılık şemsiyesinin omurgasını oluşturur. Özellikle 4.000 kilometre menzile sahip olan Agni-IV, Hindistan'ın kısa menzilli füzeleri (Agni-I/II) ile kıtalararası füzeleri (Agni-V) arasındaki kritik "menzil boşluğunu" kapatmıştır. Bu sistem, gelişmiş yönlendirme algılayıcıları, halka lazer jiroskoplar ve yüksek sıcaklıklara (3.000°C) dayanan kompozit ısı kalkanları ile donatılmıştır.
Ancak asıl stratejik dengeleyici güç, Agni-V Kıtalararası Balistik Füzesi'dir (ICBM). 5.000 kilometrenin üzerinde menzile sahip olan Agni-V, Çin'in en kuzeyindeki bölgeler de dahil olmak üzere tüm Asya'yı kapsama alanına almaktadır. Katı yakıtlı olması ve mobil platformlardan (TEL araçları) fırlatılabilmesi, bu füzenin fırlatma öncesi tespit edilme ihtimalini minimize ederken, Hindistan'ın hayati önem taşıyan "ikinci vuruş" yeteneğini garanti altına almaktadır. Hatta güncel analizler, Hindistan'ın Çoklu Bağımsız Yönlendirilebilir Yeniden Giriş Araçları (MIRV) teknolojisini entegre ederek, tek bir füzeyle birden fazla hedefi vurma kapasitesine ulaştığını göstermektedir.
Prithvi & Dhanush
350 km
SRBM (Taktik)
Kısa menzilli çevre güvenliği, Deniz varyantı (Dhanush) aktif.
Agni-Prime
1.000- 2.000 km
MRBM
Yeni nesil, yüksek isabet oranlı, mobil ve hızlı tepki süresi.
Agni-IV
4.000 km
IRBM
Ara menzil boşluğunu kapatan, gelişmiş re-entry kalkanlı sistem. Başarıyla test edildi.
Agni-V
5.000+ km
ICBM
Çin'in tamamını kapsayan temel stratejik nükleer caydırıcı güç.
Nirbhay LRLACM
1.000- 1.500 km
Seyir Füzesi (Cruise)
Uzun menzilli, alçak irtifa kara saldırı seyir füzesi, yüksek hassasiyet.
Savaşın doğası değişmektedir. Artık sadece nükleer füzeler değil, siber alan, uzay ve otonom sistemler de güç denkleminin temel parametreleridir. Hindistan'ın Çin'in muazzam silahlanma temposuna verdiği yanıt, salt simetrik bir silahlanma yarışı değildir; aynı zamanda teknoloji yoğun asimetrik araçlara yatırım yapmayı içerir. Küresel arenadaki son çatışmalar (örneğin ABD-İran gerilimleri veya Doğu Avrupa'daki savaşlar), İnsansız Hava Araçları'nın (İHA) ve "Kamikaze Dronların" önemini kanıtlamıştır. Hindistan savunma sanayisi, uzun menzilli taarruz yeteneklerini bu alana da genişletmektedir. Yaklaşık 1000 kilometre menzile ulaşabilen, 5 saat havada kalma süresine sahip yeni nesil yerli "Sheshnaag-150" gibi kamikaze dron projeleri, Yeni Delhi'nin derin darbe (deep strike) konseptini nükleer eşiğin altındaki konvansiyonel alanda da tahkim ettiğini göstermektedir.
Havacılık tarafında ise Hindistan Hava Kuvvetleri (IAF), Rus menşeli Su-30MKI, Fransız menşeli Rafale uçakları ve yerli üretim Tejas savaş uçaklarıyla filosunu modernize etmektedir. Çin'in J-20 hayalet uçaklarına karşı Hindistan'ın kendi Gelişmiş Orta Sınıf Savaş Uçağı (AMCA) programı da hız kazanmıştır. Bu süre zarfında ise Rusya'dan tedarik edilen S-400 hava savunma sistemleri ve yeni nesil Nebo-UM anti-stealth (hayalet uçak savar) radarları, Hindistan'ın hava sahasını muhtemel sızmalara karşı güvence altına alan stratejik kalkanlardır.
Bir devletin gerçek anlamda "büyük güç" olabilmesinin ön koşulu, milli güvenliğini dış tedarikçilere (özellikle kriz anlarında kesilebilecek ithalata) bağımlı kılmamaktır. Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin önderliğinde başlatılan "Atmanirbhar Bharat" (Kendine Yeten Hindistan) inisiyatifi, tam da bu rasyonel felsefeye dayanır. Tarihsel olarak dünyanın en büyük silah ithalatçılarından biri olan Hindistan, günümüzde savunma üretiminde devasa bir yerlileşme hamlesi içindedir.
Bu yerlileşme stratejisinin en kritik ayaklarından biri, temel havacılık ve savunma sistemleri üretiminin özel sektöre kaydırılmasıdır. Hem Savunma Araştırma ve Geliştirme Örgütü (DRDO) hem de Hindistan Uzay Araştırma Örgütü (ISRO), ellerindeki kilit teknolojileri ve üretim yeteneklerini (know-how) yerli sanayiye transfer etmektedir. Savunma Bakanı Rajnath Singh, DRDO tarafından geliştirilen tüm konvansiyonel füze sistemlerine ait teknolojilerin, gerekli şartları sağlayan Hint özel şirketlerine ve KOBİ'lere (MSME) devredilmesine onay vermiştir. Buradaki temel hedef, projeleri laboratuvar ortamından çıkarıp endüstriyel ölçekli üretime taşıyarak yalnızca kamu sektörü tekeline dayalı sistemi sona erdirmektir. Elbette bu teknik verileri devralacak şirketlerin son derece sıkı yeterlilik, sertifikasyon ve mevzuat standartlarını başarıyla geçmesi şart koşulmaktadır. Benzer bir hamle uzay alanında da yaşanmaktadır. ISRO, kendini kanıtlamış fırlatma araçlarının (roketlerin) rutin üretiminden aşamalı olarak çekilmektedir. Üretim sorumlulukları tamamen özel şirketlere ve kamu teşebbüslerine devredilerek, ISRO'nun bütçesini ve enerjisini gelişmiş araştırmalara ve derin uzay misyonlarına ayırması hedeflenmektedir.
Resmi verilere göre yerli savunma üretimi 2015 mali yılında 46.400 Lakh Crore Rupi (yaklaşık 5.5 milyar USD) iken, 2025 yılı itibarıyla 1.78 Lakh Crore Rupi'ye (yaklaşık 21.3 milyar USD) sıçramıştır. Daha da önemlisi, Hindistan artık sadece silah ithal eden değil, silah ihraç eden bir ülkedir. Savunma ihracatı 38.400 Crore Rupi (yaklaşık 4.6 milyar USD) ile rekor kırmıştır. BrahMos süpersonik seyir füzelerinin Güneydoğu Asya ülkelerine (örneğin Filipinler'e) ihraç edilmesi, Hindistan'ın Çin'in arka bahçesinde diplomatik ve askeri nüfuz inşa etme yeteneğinin en açık göstergesidir.
2030'lara doğru ilerlerken Asya'nın jeopolitik manzarası daha da kompleks hale gelecektir. Çin'in J-20 uçaklarının sayısının 1000'i aşması, 6. nesil savaş uçağı programlarını hızlandırması beklenmektedir. Hindistan bu süreçte rehavete kapılma lüksüne sahip değildir. Hindistan'ın önündeki temel sınavlar; yapay zeka (AI), biyoteknoloji, hipersonik füzeler ve uzay silahları gibi yeni nesil "yıkıcı teknolojilerde" (disruptive technologies) sivil Ar-Ge kapasitesini DRDO'nun askeri başarılarıyla entegre etmektir. "Entegre Muharebe Grupları" (Integrated Battle Groups) konseptinin sahada tam operasyonel hale gelmesi, kara kuvvetlerinin hantal yapısından kurtulup daha çevik ve teknoloji odaklı bir yapıya dönüşmesi gerekmektedir. Eğitim, STEM (Bilim, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik) yatırımları ve sivil endüstrinin savunma ekosistemine daha fazla katılımı, bu uzun maratonun belirleyicileri olacaktır.
Toparlamak gerekirse; devletlerin yükselişleri ve düşüşleri uluslararası sistemin anarşik doğasının bir gereğidir. Çin'in yükselişi nasıl küresel sistemin doğal bir gerçeği ise, Hindistan'ın bu yükselişe karşı kendi uzun menzilli caydırıcılığını inşa ederek denge arayışına girmesi de o denli rasyonel, meşru ve öngörülebilir bir gerçektir. Hindistan'ın odak noktasını Batı'daki komşusu Pakistan'dan Kuzey ve Doğu'daki dev komşusu Çin'e kaydırması, Yeni Delhi'nin dar bir vizyondan sıyrılıp Asya'nın bütününe hitap eden bir "Büyük Strateji" (Grand Strategy) benimsediğinin kanıtıdır. Sonuçta Agni-V kıtalararası füzeleri, kamikaze dronları ve rekor kıran yerli savunma sanayii, askeri alanda Hindistan'ın bölgesel bir güç olmaktan çıkıp küresel bir ağırlık merkezine dönüştüğünü tescillemektedir.
Abdulkadir Aksöz
Yorumlar
Yorum Yaz