1980’DEN SONRA TÜRKİYE’DE ARABESK MÜZİĞİN TEKNİK OLUŞUMU VE SOSYOLOJİK BAĞLAMDA MÜSLÜM GÜRSES ÖRNEĞİ

0

Yusuf Ubeydullah GÜLAÇAR [1]

Öz: 1950’lerden sonra Türkiye’de ekonomik ve siyasi alandaki köklü değişimler birçok insanın hızlı modernleşme ve şehirleşme ile olan mücadelesini kaybetmesine neden olmuş ve köyden kente büyük göçlere sebep olmuştur. Gelen bu yoğun nüfusun geneli, metropollerdeki değişime uyum sağlayamamış, buna bağlı olarak ekonomik, psikolojik bir buhran yaşamıştır. Bu noktada kendileri için bir arayış içerisine giren bu alt kültür mensupları varolan düzen içerisinde kendi mimarilerini, yaşam biçimlerini, müziklerini oluşturmuşlardır. Bu makalede ise bu dönemde ortaya çıkmış olan arabesk müzik işlenecektir. Bu konu makalenin asıl amacı olmakla birlikte bu bağlamda arabesk müziğin teknik yapısı ve sosyolojik bağlamında Müslüm Gürses örneği de bu makalenin amaçlarını oluşturmaktadır.

Makalenin temel konularını göç hareketlerine bağlı yaşanan gecekondulaşma, yeni oluşan müzik anlayışındaki müzikal stiller ve Müslüm Gürses’in toplumsal bağlamdaki karşılığı gibi meseleler oluşturacaktır. Nitel yöntem itibarıyla bahsi geçen dönemin doküman incelemesi yapılıp bilhassa o dönemleri yaşayan müzisyenlerin katkılarıyla desteklenecek ve özelde Müslüm Gürses’le bizzat çalışmış kişiler ile yapılandırılmış mülakat yapılacaktır. Makalenin neticesinde ise arabesk müziğin 1980’den sonra nasıl bir değişim-dönüşüm geçirdiği, nasıl bir karşılık bulduğu; teknik veya stil olarak ne tür bir yapıya sahip olduğu, herhangi bir sınıfa ait olup olmadığı ve Müslüm Gürses örneği üzerinden sosyolojik ve müzikal etkileri tartışılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Arabesk, Müslüm Gürses, 1980, Göç.

GİRİŞ

Dünya üzerinde varolan müzik türlerinin çoğu genel çerçevede kendi tarihini, kendi ideolojisini yansıtmaktadır ve bundan dolayıdır ki müzik türlerinin geneli, ait olduğu tarihsel ve toplumsal bağlamdan bağımsız gelişmemiştir. Modern Türkiye’de müzikal sürecin değişimi ve gelişimi birçok farklı olaylar zinciriyle olmuştur. Osmanlı Devleti’nin devamı niteliğinde kabul edilen Türkiye’nin müzik serüvenini ve sosyolojik yapısının tarihsel panaromasını analiz edecek olursak olaylara son dönem Osmanlı tarihinden ışık tutarak başlamamız gerekecektir.

Tanzimat sonrası başlayan toplumsal hareketlilik toplumun dinamiklerini kültürel politik, sosyolojik anlamda ciddi düzeyde etkilemiştir. Modernleşmeyle ilk yüzleşme girişimlerimizden biri olan Tanzimat Fermanı’nın, bilinen kaynaklarca Batılılaşma girişimlerinin ilk ayağını oluşturduğu söylenmektedir. Bundan dolayıdır ki içinde doğup geliştiği kültürden ve ortak bir kültüre sahip olan insanların oluşturdukları, anlam dünyasından bağımız olarak ele alınamayacak bir sosyolojik yapı ve müzikle karşı karşıya olduğumuzu belirtmemiz gerekir. (Küçükkaplan, 2013, 35) – Elbette bu Batılılaşma çabalarına yalnızca Tanzimat döneminde değil Tanzimat öncesi dönemde de rastlamaktayız. Örneğin 1524’te İstanbul’daki Venediklilerin düzenlediği bir şenlikte Venedik balyosunun evinde bir bale gösterisi yapılmış, bu gösteriye Türk’ler de oyuncu ve seyirci olarak katılmıştır. (Aksoy, 1985, 1213) – Sultan II. Mahmud’un Mehterhane’yi kapatıp yerine Mızıka-i Hümayun’u kurması müzik özelinde buna en dikkat çekici örnektir. Bu gelişmeler Batılılışma çabalarının Cumhuriyet’ten önce başladığını göstermektedir. Bundan dolayıdır ki bu dönemi Batılılaşmaya, modernleşmeye zemin hazırlaması hasebiyle Cumhuriyet dönemine hazırlık olarak da ifade edebiliriz. (Aksoy, 1985, 1214)

Bu gelişmeler ilk başta saray özelinde başlamış olsa da bir süre sonra ister istemez sivil alana da tesir etmiştir. Osmanlı Devleti’nin son döneminde müzik özelinde herhangi bir otorite baskısından bahsetmek pek mümkün değildir. Zira Sultan Abdülaziz Tanzimat sonrası padişahlardan olmasına ve iyi düzeyde piyano çalmasına rağmen, aynı zamanda Hicaz makamında sirto da bestelemiştir. Başka bir örnek olarak bünyesinde Zekai Dede[2]’yi himaye eden Osmanlı Devleti, aynı zamanda 1847 yılında Franz Liszt[3]’i bulundurmuştur.

Debussy’yi, Wagner’i sevmek ve Mahur Beste’yi yaşamak, bu bizim talihimizdi.” (Tanpınar, 1949, 110)

Bu dönemle alakalı Tanzimat aydınının Doğu’yu terk ettikleri iddiasının gerçeği yansıtmadığı söylenmektedir, İlber Ortaylı bu durumu “Tanzimat aydını Batıya yüzünü dönüp Doğu’yu terk etmemiştir. Batı’nın edebiyatına, düşüncesine, müziğine yönelirken; Doğu kültürünü de geçmiş yüzyıllardaki Osmanlı’dan daha sistematik ve ciddi bir ilgiyle ilgilenmekteydi. … Aynı zamanda Türk musıkisi de en önemli değişimlerini bu çağda geçirdi.” (Ortaylı, 2007, 14) şeklinde ifade etmiştir. Bu farklı yönelimler o dönemin hem Doğu hem de Batı yüzünü bir arada tutmaya çalıştığımızı ciddi bir fotoğraf olarak önümüze sunar. Öte yandan “Cumhuriyet dönemi’nin ilk aydın kuşaklarınca açık bir biçimde yaşandığını bildiğimiz bu iç çatışmanın daha o zaman uç verdiğini düşünmek pek yanlış olmaz.” (Aksoy, 1985, 1217)

Bu bağlamda en radikal değişimlerin Cumhuriyet döneminde başladığını görmekteyiz. Cumhuriyet’in kurulmasının ardından yeni bir ulus inşa etmek amacıyla girişilen reformlarla, geleneksel müziğin iki önemli kolundan biri olan klasik Türk müziğinin dışlanıp, yerine halk müziği temelli çoksesli bir müzik yaratma fikrinin geliştirilmesi, Türk müzik tarihi açısından büyük bir kırılma noktası olmuştur. (Küçükkaplan, 2013, 118) Cumhuriyet rejimi tarafından dışlanan ve teksesli olması hasebiyle sürekli eleştirilen klasik Türk müziğinin, başta devlet desteği olmak üzere birçok destekten mahrum kalması, bu müziği 20. yüzyılın başında oluşmaya başlayan müzik sektörünün nezdinde ilgi odağı haline getirmiştir.

Çok geçmeden bürokratlar tarafından alınan bir kararla 2 Kasım 1934‘te radyolarda Türk Müziğinin çağdaş olmadığı gerekçesiyle yasaklanmasına karar verilmiştir. Bu süreç halkı Türk müziğine alternatif müzik arayışlarına sürüklemiştir. Bunun sonucunda ise Arap radyoları ön plana çıkmıştır. Gerek makamsal gerek ritmik yapı itibarıyla Türk müziğiyle ortak yön barındıran genelde Arap özelde ise Mısır müziği, toplumun bu arayışına etkili bir çözüm olmuştur. Bastırılmaya karşın ısrarla ortaya çıkan bir müzik ve aynı şekilde ısrarla o müziği ortaya çıkarmaya çalışan bir toplumla karşı karşıya kalan rejim, 6 Eylül 1936’da radyo yasağını kaldırmıştır.

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti uzun yıllar süren tek partili dönemden sonra Türkiye’de siyasi olarak yeni bir dönemin açılmasına neden olmuştur. Yalnızca siyasi olarak değil, ekonomik, kültürel ve sosyolojik olarak uyguladığı politikalarla Türkiye’de adeta yeni bir modernleşmenin zeminini oluşturmuştur. Bu bağlamda ileride çok büyük bir göçe sebep olacak tarımda makineleşme, sanayileşme dönemini başlatmıştır. Tarımdaki makineleşmeyle elindeki tarım ekipmanının artık ilkel olduğunu gören halkın büyük bir kısmı şehir merkezlerine göç etmek zorunda kalmıştır.[4] Göç eden bu kitleler metropollerin yaşam koşullarına ayak uyduramayınca metropolü kendi yaşam koşullarına uydurmaya çalışmışlardır. Bu noktada gecekondulaşma, yoksulluk ve buna bağlı olarak yaşanan psikolojik, sosyolojik krizler kentin gerek mimari gerek toplumsal yapısını da ciddi anlamda etkilemiş ve artık ne kentli ne de köylü olabilen yeni bir alt kültür sınıfının oluşmasına sebep olmuştur. (Gülaçar, 2019, 14)

Bugün bahsettiğimiz arabesk, 1960’larda asıl kimliğini kazanmaya başlamıştır. Bu bağlamda Meral Özbek arabeskin, Türkiye’nin modernleşme sürecinde Doğu’su ile Batı’sının karşılaşmasından doğmuş ilk popüler ürün olduğunu söylemektedir. (Özbek, 2000, 141) 1960’lı yıllar Türkiye’de arabeskin gençlik dönemi olarak da ifade edilebilir, zira geçmiş yıllara göre icra stilleri daha belirgin bir hale gelmeye, Arap müziğiyle birbirinden ayrılmaya başlamıştır. Aynı zamanda kayıt teknolojileri daha ideal bir seviyeye gelmiş, farklı plak tipleri ortaya çıkmıştır. Farklı plak tiplerinin yanısıra artık kaset sektörü dediğimiz yeni bir sektör de bu süreçte gelişmiştir. 1963 yılında Philips markası adeta bir devrim yapıp kaset teknolojini icat edince, bu gelişme plak sektörünün hızlı bir şekilde sona ermesine neden olmuştur.

Kaset sektörünün Türkiye’de asıl yaygınlaşma dönemi 1970’ler ve sonrası olmuş ve kısa sürede kasetten kasete hızlı kayıt yapan makineler ithal edilmiştir. Çok geçmeden Plaksan markası ilk yerli kaset üretimine başlamıştır. 1980’lerde sonra ise kaset fabrikaları kurulmaya başlanmıştır. Kurulan fabrikalarda üretilen kasetlerin ithal kasetlerden daha ucuz oluşu nedeniyle tüketim ciddi anlamda artmıştır ve bu sektörleşme, endüstrileşme süreci artık Avrupa’da üretilen her yeni aygıtın anında Türkiye’ye getirilmesiyle devam etmiştir. (Özbek, 2000, 121)

Bu bağlamda kasetin plaktan daha çok tercih edilmesi de diğer müzik tarzları gibi arabesk müziğin farklı mecralara hızlı bir biçimde yayılmasının nedenlerinden biri olabilir. Diğer yandan Dolby B[5] gürültü azaltma teknolojisinin kullanılması, plaktan daha fazla kayıt kapasitesine sahip olması, taşınabilir olması, otomobillere özel üretilmesi ve en önemlisi plaktan daha ucuz olması gibi nedenler kaset teknolojisini daha tercih edilebilir hale getirdi ve kaset sektörü plak sektörünün yerini almaya başladı. Kasetlerin plaktan daha fazla şarkı kaydedebilmesi halk nezdinde yoğun bir talep kitlesi oluşturmuştur. Kervan Plak’ın müdürü Burhan Kencebay’ın belirttiği üzere, “Türkiye’de 1987 yılı itibarıyla yılda 78 milyon kaset üretim kapasitesi vardır, gerçekleşme miktarı ise yılda takribi 40-50 milyon civarındadır.” (Özbek, 2000, 121) 2000’lere değin Unkapanı Plakçılar Çarşısı’nda 600 civarında yapım firmasının bulunması, üretim noktasındaki rakamları ciddi anlamda desteklemektedir.

Kaset döneminin iyice zirveye tırmandığı 1980’ler, Türkiye’de arabesk müzik üretiminin de yoğunlaştığı bir dönemdir. Bu bağlamda Türkiye’de arabesk müziğin orkestrasyonunun da gelişimi bu dönemlerde oluşmaktadır. Yine aynı dönemde Türkiye’de ilklerden olabilecek arabesk stil ile çalan yaylı veya arabesk stil ile çalan bağlama grupları, perküsyon grubu gibi kavramlarla karşılaşmaktayız. Bununla beraber bu çalgıların yanında çoban kavalı, ney, kanun, ud, obua, klarinet, trombon, trompet, yan flüt, pikolo, syntheseizer, sitar, tabla, bongo, tumba gibi Batı müziği ve yerel müziklere dair çalgıların kullanıldığı da görülür. Orkestrasyon noktasında şunu belirtmemiz gerekir, arabesk müzik diğer müzik tarzlarına nazaran geniş ve serbest bir orkestrasyona sahiptir. Örnek olarak Müslüm Gürses’in sözü Ali Maraşlı’ya müziği Özer Şenay’a ait olan “Unutmadın mı?” isimli şarkısını inceleyecek olursak bu örnekleri daha somut bir biçimde görebiliriz. Aranağme bölümünde slow rock tarzda giren distortionlu elektro gitar solosunu dönüşte arabesk bir stil ile yaylı grubu karşılamış, hemen ardından bas gitar eşliğinde tabla ritimlerinin üzerine sitar solosu çalınmıştır.[6] Müslüm Gürses’in 1980’lerden itibaren yaptığı albümleri incelediğimizde farklı aranjörlerle çalışmasına rağmen hemen hemen tüm albümlerinde yaylı grubu[7], Arap müziğine veya Batı müziğine ait ritim kalıpları çalan ritim grubu ve bir altyapı çalgısı ile genel olarak karşılaşmaktayız. Vokal icrada ise çarpmalar, nüanslar, perde baskıları ve arabesk müziğin kendine özgü nağmeleri de, bu müziğin vokal icrasında belirleyici bir özellik arz etmektedir. (Gülaçar, 2019, 10)

Müzik sektöründe yaşanan bu hızlı değişim ve gelişim, müzik tüketimini de hızlandırmış, yapımcıları yeni bir tip ve kimlik arayışına yönlendirmiştir. Yeni oluşan bu kimlikler arabesk müziğin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır ve buna bağlı olarak “Küçük Emrah”, “Küçük İbo” ve “Küçük Ceylan” gibi örneklerin oluşmasına neden olmuştur.

Öte yandan kayıt teknolojisinin de giderek geliştiği 1980’ler bu endüstride yeni bir kapı açmıştır. 1980’lere kadar hücum[8] kayıt denilen kayıt tekniğinin kullanılması, yerini ADAT (Gülaçar, 2019, 10) diye adlandırılan sisteme, oradan da stereoya[9] (kanal kayıt) bırakmıştır. Stereo sistemin gelişimi ise sırasıyla 8, 12, 24 ve 32 kanallı kayıt sistemi şeklinde olmuştur. (Gülaçar, 2019, 10) Orhan Gencebay, kaset teknolojisini bir mülakatta şöyle değerlendirmektedir: “Longplay, kaset devri başladığından itibaren bana göre mertlik bozuldu. … Bir 45’liğe 2 parça sığıyor, önlü arkalı 2 parçaya 3-4 ay çalışmak var, bir longplaye 10-12 parça sığıyor, 10-12 parçayı birden ele almak var kolay değil, çok zordur.” (Özbek, 2000, 291)

Kaset sektörünün hızlı bir şekilde hem hayatımıza hem de müzik dünyasına giriş yapması aslında ileride yapılacak (özellikle 2000’lerden sonra) fast music diye adlandıracağımız kavramın da zeminini oluşturmaktadır. Zira bugüne baktığımız zaman izlenme ve dinlenme sayısının bir gecede milyonlara ulaştığı bir şarkının 2-3 ay sonra hiçbir şekilde hatırlanmaması, gündemde olmayışı, şarkıyı yapan sanatçının dahi bir daha kendi şarkısını seslendirmemesi bu noktadaki en bariz göstergelerden birisidir.

 

Arabesk ve Devlet

Tarih 12 Eylül 1980’i gösterirken dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, yayınladığı bir bildiri ile hükümetin asli görevlerini yerine getiremediği gerekçesi ile yönetime askeriyenin el koyduğunu açıklamıştır. 1980, genelde Türkiye özelde ise arabeskin sosyolojik boyutu adına çok ciddi kırılmaların yaşanacağı bir sürecin başlangıcı olmuştur.

1960’tan 1980’e kadarki süreçte yoğun bir baskı ve sansür sürecinden geçen arabesk müzik, 1980’li yıllara gelindiğinde biraz daha esnek bir hal almıştır. 1983’te iktidara gelen Anavatan Partisi’nin arabesk müzikle kurduğu temas ve yıllardır aşağılanan, dışlanan, varoş müziği olarak tanımlanan bu müziği tanıması, arabesk müzik adına önemli bir kırılma noktası olmuştur. Bu kırılma, kendilerine bu noktada bir kapı bulan gerek dinleyici gerekse icracı kesimin siyasi tercihlerine de etki etmiştir. 1980’de Orhan Gencebay’ın TRT’de yılbaşı programına çıkıp Yarabbim isimli şarkısını seslendirmesi aynı şekilde özel günlerde İbrahim Tatlıses, Mine Koşan, Ferdi Tayfur gibi arabesk sanatçılarının TRT’ye konuk olmaları hem arabeskin hem de bir zamanlar sansürlenen sanatçıların bu bağlamda önünü açmıştır. (Stokes, 1998, 162)

Bu noktada Anavatan Partisi’nin arabeskle olan münasebetini gözardı etmemek gerekir. Zira bugün birçok sanatçının bir kimlik oluşturmasındaki en önemli engeller bu dönemde ortadan kalkmıştır. İlkin 1988’in başlarında Turgut Özal’ın katıldığı bir davette Orhan Gencebay ile samimi bir sohbette bulunması, sonraki dönemlerde İbrahim Tatlıses ile karşılıklı düet yapması, bu durumun ‘Arabeske Başbakan düzeyinde destek’ şeklinde sunulmasına neden olmuştur. 1988’i takip eden günlerde bir gelişme daha yaşanmış ve Anavatan Partisi dönemin en popüler arabesk şarkısı Seni Sevmeyen Ölsün’ü seçim şarkısı olarak seçip meydanlarda yankılandırmıştır. Kısacası Cumhuriyet rejiminin yıllardır inşa etmeye çalıştığı modernist-elitist ulus kimliği bizzat devlet eliyle yıkılmıştır.[10]

1989’da art arda gelen kırılma noktalarına yeni biri daha eklenmiştir. Televizyonda yayınlanacak bir resepsiyona Başbakan eşi olan Semra Özal’ın, Bülent Ersoy’un da katılmasında ısrar etmesi dönemin tek televizyon kanalı ve devlet televizyonu olan TRT içinde ciddi karışıklıklara ve krizlere sebebiyet vermiştir. Çünkü Bülent Ersoy’un Türkiye’de sahneye çıkması yasaklanmış, bunun üzerine Bülent Ersoy da Batı Almanya’ya gitmiştir. TRT ise bu noktada kurumsal imajını ön planda tutup, parlak giysiler giyen bir transseksüelin varlığını reddetmekteydi. (Stokes, 1998, 163)

Arabesk müziğin ciddi anlamda değişim geçirdiği ve siyasilerce daha da tanındığı 1980’ler somut olarak arabeske yönelik ilk adımların atıldığı dönemlerdir. 1989 yılında dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz’in organize ettiği I. Müzik kongresinde, güfte itibarıyla kaderci, karamsar bir anlayış barındırmayan arabesk müziğin desteklenmesi noktasında mutabakat sağlanmıştır. Bunun için Hakkı Bulut’tan[11] bu tanıma uyan bir şarkı bestelenmesi istenmiştir. Bunun sonucunda güftesi Hakkı Bulut’a bestesi ise Esin Engin’e ait ‘Seven Kıskanır’ isimli şarkı bestelenmiştir. Hakkı Bulut bu bestesini ilk kez 1989 yılında TRT ekranlarında seslendirmiştir. Arkasında kalabalık bir bağlama grubu, Batı tekniği ile çalan yaylı grubunun öne çıktığı, bongo ve bendir gibi vurmalı etnik çalgıların yanında bateri, bas gitar ve klavye kullanılan farklı aile ve ses gruplarına mensup çalgıların yer aldığı geniş bir orkestrayla seslendirilen şarkının icra ve vokal yönünden karma bir nitelik taşıdığı söylenebilir. (Küçükkaplan, 2013, 210)

Farklı kültürlerin bir arada bulunduğu büyük metropollerde farklı müzik tiplerinin bir arada bulunmasını göz önünde bulunduracak olursak, aynı yıllar içerisinde gelişen taverna kültürü de bu noktada dikkat çekici bir örnektir. Bu sanatçıların repertuar itibarıyla arabesk müzik ile ortak repertuarı kullandığı görülmektedir. Bu ise arabesk müziğin artık giderek yayılmaya, geniş kitlelere ulaşmaya başladığının bir göstergesidir. Cengiz Kurtoğlu, Arif Susam, Ümit Besen, Yıldırım Caner gibi sanatçıların ön planda olduğu tavernalara 1990’larda duyulan bu ilgi giderek azalmıştır. (Küçükkaplan, 2013, 213)

1990’larda yaşanan değişim ve dönüşümler

1990’lar göç hareketlerinin iyice belirginleştiği, cümlenin tam anlamıyla Mahsun’ların, Mükremin’lerin şehir hayatıyla iyice bütünleştiği bir dönem olmuştur. Aynı zamanda Türkiye’de Müslümcü’lerin, Orhancı’ların, Hakkıcı’ların yerini tam anlamıyla almaya başladığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. 1980’lerde nihayet devlet tarafından da tanınan arabesk müzik için 1990’lar hızlı yaşanacak bir dönemdir. Bu dönem icra edilen arabesk müziklerde Orhan Gencebay’ın Vazgeç gönlüm sen bu aşktan’ı, yerini yavaş yavaş İbrahim Tatlıses’in Ben de isterem kiraz dudaklardan’ına bırakmıştır. Yaşanan bu dönüşüm yalnızca müzikte değil, sosyolojik anlamda da farklı karşılıklar bulmuştur. Arabesk müziğin artık toplumun farklı kesimlerince de kabul gördüğü, daha ılımlı bir ortamda ele alındığı bir dönem olmuştur. Artık tek televizyon kanalının TRT olmayışı, bununla beraber özel kanalların da açılması[12] bundan sonra TRT’ye alternatif oluştuğu ve yasaklanan, sansürlenen neredeyse her şeyin artık bu alternatif mecrada yayınlanabileceği anlamına gelmektedir. Nitekim çok geçmeden 1992’de Kanal 6’nın[13] açılması ve 1993’te başlayan İbrahim Tatlıses’in sunduğu ve 2011’e kadar da devam edecek olan müzikli eğlence programı İbo Show, toplumun bu talebine karşılık vermek amacıyla atılan ilk adımlardan birisi olacaktır.

1990’lar kayıt teknolojisi açısından da ilklerin yaşandığı bir yıl olacaktır. Müslüm Gürses’in seslendirdiği müziği Uğur Bayar’a sözü ise Levent Bektaş’a ait olan Benim Kaderim isimli şarkının

“Benim yüreğimde batar her güneş,

Benim yüreğimde yanar her ateş,

Bu isyanımı hor görme kader,

Gidene ağlamak benim kaderim.”

sözlerinin seslendirildiği bölümde ilk kez bir vokal kaydında tiz ve pes oktav bir arada kaydedilmiştir.[14] (Gülaçar, 2019, 12)

1990’lar Türkiye’nin tarihinin en karmaşık ve karanlık dönemi olarak ifade edilmektedir. Bir yanda ekonomik krizler ve siyasi iktidarsızlık öbür yanda yaşanan sosyolojik krizler Türkiye’yi bu noktada sıkıntılı bir sürecin içine çekmekteydi. Yaşanan bu olayların üzerine toplumun psikolojisi de genel anlamda olumsuz yönde etkilenmiş, şehrin içinde sıkışıp kalan bu yeni sınıf kendi için bir temsilci arayışı içerisine girmiştir. Müslüm Gürses böyle bir atmosfer içerisinde “Baba” olmuş, bu kesimin sesine temsilci olmuştur. [15]

Müslüm Baba’dan Müslüm Gürses’e

Bahsettiğimiz gibi Türkiye’de ilklerin yaşandığı bir yıl olan 1990’lar bu sefer toplumun pek alışık olmadığı ama daha sonra “90’ların klasiği,” “Bir bilet alana bir jilet bedava” gibi cümle kalıplarıyla hafızamızda yer edinecek bir ilki yaşamaktaydı. Müslüm Gürses’in 1992’de Gülhane parkında verdiği konserde çoğu insan kendini jiletlemiş, ağaçlardan, direklerden atlamış intihar etmiş, bu olayların iyice yayılması üzerine bir süre sonra Gülhane konserleri kaldırılmıştır. “Müslüm tarikatı” “Müslüm hayranlarına jilet kontrol” manşetleri bu döneme damgasını vuran diğer unsurlardan olmuştur. Yine Gülhane konserlerinin birisinde Müslüm Gürses hayranlarının Gürses’i alenen ilahlık düzeyine kadar çıkarması bize hem toplumun nasıl bir durum içinde olduğunu hem de Müslüm Gürses’in bu toplumda nasıl bir karşılığının olduğunu göstermektedir.

Genel hayran profilini inceleyecek olursak bu kesim 18-28 yaş aralığında olan, ekseri olarak geleceğe dair umutlarını yitirmiş gençler olarak boy göstermektedirler. Bu profilin tipik özelliği kırdan kente göç eden ailelerin 2. kuşağı olmalarıdır. Gelenekten kopmama çabası ama bir yandan modern olma çabası veya diğer bir biçimde kentli olmayışı ama kentli olmaya çalışması bu profilin en tipik özelliğini yansıtmaktadır.

Şanlıurfa’da spor salonundaki konserinde salonun ikinci katından aşağı atlayıp Müslüm Gürses’in ayaklarına sarılan hayranı ile yine aynı gün o konserden sonra salonun en üst katından atlayıp intihar eden hayranını göz önüne alacak olursak, bu durum bize bu kayıp kuşağın Müslüm Gürses’i kendisine temsilci olarak kabul ettiğinin, bastırılmış seslerinin sesi olduğunu göstermektedir. Bununla beraber kendini kıvırcık saç, siyah bıyık ve takım elbise ile Müslüm Gürses’e benzetmeye çalışan Müslümcü’ler de bu bağlamda başka bir imge olarak karşımıza çıkmaktadır. Müslüm Gürses konuk olduğu bir televizyon programında kendi dinleyici kitlesini şöyle tanımlamaktadır: “Benim dinleyicilerim müziği seven, bilen, tanıyan insanlardır ama böyle fanatik olanlar da var. Ben doğru bulmuyorum ama ne yapsın yani, yapmayın diyorum olmuyor, dinlemiyorlar.” Birçok müzisyen bu durumun Müslüm Gürses’i zor durumda bıraktığını hatta karalama kampanyalarına malzeme olduğunu ifade etmektedir. (Gülaçar, 2019, 11-13-15)

Müslüm Gürses’in de 1990’lardaki hayran kitlesiyle[16] benzer bir hayatı yaşamış olması, bu Gürses’in daha yakın bulunmasının nedenlerinden biri olduğu düşünülmektedir. Küçük yaşta babasının annesini öldürmesi, zor bir hayat yaşaması, gerek imaj anlamında olsun gerekse vokal icrası anlamında olsun kendine has bir stilinin olması da Müslüm Gürses’i bu noktada toplum tarafından daha da kabul edilebilir bir hale getirmiştir.

2002’de Teoman’a ait Paramparça isimli şarkıyı seslendirmesi Müslüm Gürses’in 90’lardan gelen jiletçi hayranlarını hayal kırıklığına uğratsa da diğer taraftan kendisine yeni bir kitle edindiği gerçeğini gizleyemez. Müslüm Baba’nın Müslüm Gürses olmaya başladığı bu süreç 2006’da Bob Dylan, Garbage, David Bowie, Saint Preux, Leonard Cohen gibi sanatçı ve grupların eserlerini Türkçe olarak “Aşk tesadüfleri sever” albümüyle netice buldu. Bu çalışmalarını sonradan Duman, Öykü Gürman, Hande Yener gibi modern pop, rock sanatçıları ile devam ettiren Müslüm Gürses 2006’da jiletçi hayranlarına 2013’te ise sevenlerine veda etti. Bu noktada şunu göz ardı edemeyiz. Müslüm Gürses tek başına Müslüm Gürses değildi. Müslüm Gürses’i stil yapan, müziğine otantiklik katan, besteleriyle ve güfteleriyle Ali Tekintüre, Yavuz Taner Durmuş, Hamza Dekeli, Uğur Bayar, Burhan Bayar gibi nice isimlerdi. (Gülaçar, 2019, 13)

Sonuç:

            Tanzimat’a uzanan modernleşme sürecinin Cumhuriyet rejiminin iktidar olmasıyla daha da hızlanması ve bizzat her şeyin devlet eliyle gerçekleşmesi toplumu yeni bir sürecin içine dahil etmiştir. Yeni rejimin geçmişe ait olan her şeyi modernleşmenin önünde bir engel olarak görmesi, geçmişe dair her şeyin yasaklanmasına sebep olmuştur. konuyu müzik özelinde ele alacak olursak, Türk müziğinin teksesli (monofonik) bir yapıya sahip olması, Batı müziğinin ise çok sesli (polifonik) bir yapıya sahip olması ve otoritelerin Batı müziğini çağdaşlaşmada referans kabul etmesi bu iki müzik arasındaki ilk çatışmanın temelini atmıştır.

Avrupa’ya gönderilen Türk bestecileri Halk müziği ezgilerini Batı müziğine uygun bir hale getirmeye çalışmıştır. Bu girişim halk nezdinde ciddi bir karşılık bulmamıştır. Cumhuriyet’in ilk yılları olan bu yasaklı dönem içinde radyolara da getirilen yasak Cumhuriyet rejiminin hiç hesaba katmadığı, günümüze dek gelecek arabesk diye adlandırılan stilin halka etki etmesine neden olmuştur. Sonrasında plak ve kaset sektörünün gelişmesi bu müziğin yayılmasında önemli olan faktörlerden biri olmuştur.

Türkiye’de Orhan Gencebay ile başladığı söylenen arabesk müziğin teknik oluşumu, sosyolojik bağlamını bulunca önü alınamaz kitlelerin sesi olmaya başlamış, bununla beraber her arabesk müzik sanatçısı kendi kitlesini oluşturmuştur.

1980’lerden sonra artık her yerde dinlenen ve bulunan arabesk müziğe başta teknolojik nedenler olmak üzere 1990’larda duyulan ilgi önceki yıllardan daima fazla olmuştur. Giderek artan bu ilgi ve devlet tarafından sunulan uygun koşullar, kaldırılan yasaklar arabesk müziği artık daha da cazip bir hale getirmiştir. Arabesk müzik, artık insanlar için müzik işinden ziyade para kazanılacak ekmek kapısı haline dönüşünce Unkapanı Plakçılar Çarşısı, köydeki her şeyini satıp sırtına bir yatak bir yorgan alıp “şöhret olma” hayali ile İstanbul’un yolunu tutanlarla dolup taşmıştır.

1990’larda patlak veren jiletli konserlerle ilgili olarak yapılan mülakatlar sonucu 3 farklı bulgu elde edilmiştir. Bu sonuçları sırayla ifade edecek olursak:

  • Jilet atan insanların kimyasal maddelerin kullanımı sonucu günlük hayatta da böyle bir alışkanlığının olması ve Müslüm Gürses’i ise bu alışkanlığına alet etmesi,
  • Şarkı sözlerinin bu insanda oluşturduğu etki sonuncunda kişinin kendisini jiletlemesi,
  • Müslüm Gürses için kendisini jiletlemesi.

2000’lerden sonra Müslüm Gürses’in geçirdiği değişim Müslüm Gürses ile teselli bulan “Müslüm Babacı’ları” büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Tüm umudunu yitirip bir umut ile şehre göç etmiş olan, binaların arasına kırmızı tuğla evlerini yerleştiren, taşralının gök kubbeye attığı bir feryad olan arabesk, entellerin de artık açıktan dinlediği bir müzik türü haline geldi.

2000’lerden itibaren arabesk öğeleri de barındıran pop müziğin revaçta olduğu, gelişen teknolojinin de etkisiyle farklı müzik tiplerinin ortaya çıktığı bir dönem olarak karşımıza çıkmıştır. Teknoloji ile gelişen çalgı ve ekipmanlar yeni tarzları ortaya çıkarmıştır.

2000’lerden sonra gelişen teknoloji müziğin seyrini de etkilemiştir. Her şeyin çabucak yapılır oluşu, müzik sektöründeki üretimin ve tüketimin hızlanmasına sebep olmuştur. Bu sadece müzik sektörünü değil müzisyenlerin icrasını da etkilemiş, önceden tek parça halinde bütün eseri hatasız bir şekilde çalan icracılar, teknolojinin getirdiği kes-kayıt sisteminin kurbanı olup bir parçayı neredeyse baştan sona çalamaz duruma gelmişlerdir. Bu sadece kayıt müzisyenliği anlamında değil canlı performans anlamında da olumsuz bir etki yaratmış, müzisyenler artık instagram gibi sosyal medya uygulamalarının 1 dakikalık icracıları haline gelmiştir.

Günümüzde artık albümlerin yarısından fazlası dijital platformlarda yayınlanmakta, hızla tüketilip derhal unutulmaktadır. Hızla gelişen teknoloji hızlı yemek (fast food) gibi artık hızlı müziği de (fast music) hayatımıza yerleştirmiş durumdadır. Günümüzde genelde arabesk dışı tarzlar özelde ise arabesk müziklerde aranağme veya giriş (intro) dediğimiz bölümlerin olmaması, bütün şan bölümünün azami birkaç cümleden oluşması, zemin-nakarat-meyan zincirinin bozulması, hareketli bir hazır ritim kalıbının üzerine acıklı sözler yerleştirilmesi, zengin ezgi yapısı yerine sürekli tekrar eden müzik cümlelerinin kullanılması günümüzde müziğin genel gidişatını özetlemektedir.

Mülakatlar:  [17]

Fahri Karaduman, 29.03.2019, Bakırköy – İstanbul

Müslüm GÜRSES ile ilk ne zaman tanıştınız ve kaç yıl çalıştınız ?

İlk olarak 1999 yılında Arkadaşım isimli parçasına keman solosu çalarak Müslüm Gürses ile çalışmaya başladım. Tabi daha öncesinde de diğer kayıtlarında bulundum fakat bu benim Gürses’e çaldığım ilk soloydu ve isim yapmaya başladığım yıllarda benim için de ayrıca etkili olmuştu. Kendisiyle televizyon programlarında, albüm kayıtlarında, konserlerde yaklaşık 20 yıl boyunca çalıştım.

Müslüm Gürses sizin için ne ifade ediyor ?

Müslüm Gürses bana göre arabesk müziğin Atatürküdür. Yanlış anlaşılmasın diye nedenini de söyleyeyim. Geçmişte Müslüm Gürses dinleyenler bazı kesimler tarafından aşağılanırdı ama rahmetli hep aynıydı aslında. Sonradan pop camiasında meşhur olmuş gibi görünse de rahmetli olduktan sonra kıymeti bilindi. Şöyle bir şey var öbür sanatçıların arasında arabeski gerçekten arabesk gibi yapan Müslüm Gürses’ti. Şan anlamında da nasıl bir duayen olduğunu son yıllarda yaptığı farklı tarzlardaki albüm çalışmaları ile kanıtladı.

Sizce arabesk müziğin kimliğini oluşturan temel unsurlar nelerdir ?

Perde baskıları, ritim yapısı, gırtlak yapısı bu müziğin en temel unsurlarıdır. Tampereman sisteminin dışında bir ses sistemine sahip olması iyi bir kulağınızın olmasını da gerektiriyor. Bunun için ise iyi düzeyde Türk müziği ve Arap müziği bilmeniz gerekiyor.

1990’larda kayıt teknolojisi nasıldı ? Bu dönemlerde yaşanan ilkler nelerdir ? 

Bu yıllarda stüdyolarda analog makara sistemi vardı hatta daha öncesinde toplu canlı kayıt alınırdı. Ve bu 8 kanaldan fazla olmazdı. 90’lı yıllarda ADAT sistemi dediğimiz sistem geldi. Bu sistem o dönemler kayıt teknolojisinin zirvesiydi. Bu sistemde aradan girme dediğimiz olay vardı. Örneğin parça 8-9 ölçü önceden geliyordu, kontrol odasındaki kişinin el becerisi ile kayda kalınan yerden girilip bütün parça baştan sona çalınıyordu. Parçada 3 kıta 3 senyö varsa bile hepsi durmadan çalınıyordu ve biz 15 yıl kadar böyle çaldık. Ondan sonra teknoloji gelişti ve kopya sistem dediğimiz bir sistemden haberdar olduk inanamadık resmen imkansız, böyle bir şey olamaz dedik. Teknoloji güzel geldi güzel de gidiyor ama sound’u öldürdü. Organikliği yok etti aynı günümüzdeki yiyecek içecekler gibi. Neden ? Çünkü artık kulağa mat geliyor. Mesela eski kayıtlara bakıyoruz, biz iki kanal çalıyorduk üçüncü kanala gerek olmuyordu çünkü dolu dolu geliyordu. Mesela açıp Müslüm Gürses’in, Gencebay’ın işlerini dinleyebilirsiniz. Şu an 4-5 kanal çalıyoruz ama yine o lezzeti alamıyoruz. Bu bizim suçumuz değil. İlerlemiş gibi görünen teknolojinin suçu.

Sizce arabesk müzik 1960’lardan sonra kente göç etmiş bir alt kültürün müziği midir ?

Arabesk müzik herkese ait bir müziktir. Kimse sevmiyorum, dinlemiyorum demesin. İki duble içen, Gencebay’dan da okuyor, Müslüm Gürses’ten de okuyor. Bu bir gerçek. Gidelim gizliden de açıktan da test edelim böyle bir gerçeğimiz var. Bunu inkar edemeyiz. Türk sanat müziği, Türk halk müziği neyse arabeskte o dur.

Arabesk çalım diye bir kavram var mıdır ? Varsa bunun temel şartları nelerdir ? 

Vardır. Temel şartları ise şunlardır: sazında, vokal icranda ileri düzey olmak gerekir. Çok iyi düzeyde Batı müziği ve Türk müziği bilip aynı zamanda dünya müziklerini de dinlemek gerekir. Kendine has bir tarzdır arabesk çalım tarzı.

Müslüm Gürses’in jiletli konseri olarak bilinen Gülhane konserinde bulundunuz. Müslüm Gürses toplumda nasıl bir etkiye sahip olmuştur ? Hangi kitleye hitap etmiştir? Ayrıca insanlar Gürses için mi yoksa başka bir nedenden ötürü mü kendini jiletlemiştir ? 

Şimdi şöyle bir şey var. Rahmetli Müslüm abi asla kendisi için insanları jiletletecek birisi değildi. Tam tersine o, insanları kontrol etmeye çalışıyordu. Ama baktığın zaman kime neye engel olabilir ki ? Ona bakarsan günümüzde stadyumlarda hala insanlar birbirlerini döner bıçakları ile satırlar ile doğruyor kendilerini kesiyor. Şimdi bunun o futbol takımı ile ne alakası var ? Bunu takıma veya kişiye mi mal etmeliyiz ? Ha şöyle bir şey de vardı. Müslüm abinin konserlerine on binlerce insan akın ederdi. Müslüm abi için jilet atan da vardı ama jilete gerek kalmadan ağaçtan düşerek, elektrik direğinden atlayarak ölen insanlar da vardı. Veya bir izdiham çıkar yaşanan izdihamda ölürlerdi. Ben buna şahit oldum yani buna yapacak bir şey yok. Ben insanların kendisini jiletlemesini elbette doğru bulmuyorum. Tamam arabesk bir kısımda insanı bunalıma sürükleyebilir ama bir insan kendini bildikten sonra jilet vs. onu o hale getiremez. Bu kişinin kendi içinde olan bir şeydir. Bu insanlar günlük yaşantısında da bunları yapıyor. Karakola düştüğü zamanda da kendini jiletliyor, dilinin altından da birine atıyor. Ama bunu ne olursa olsun arabeske veya Müslüm abiye mal etmeyi doğru bulmuyorum. Bunlar sadece o insanlar için bir bahane.

Günümüzde Türkiye’de arabesk müziğin gidişatını nasıl buluyorsunuz ?

Öncelikle şunu şöyleyeyim şu an her şey çok gelişti, herkesin gözü kulağı açıldı. Güzel olan her şey dinlenmeli, yapılmalı bir sınır konulmamalı. Çünkü ben bunu konservatuar yıllarımda çok yaşadım. Okuldan atılmak istendim, gizli gizli çalıştım çünkü ekmek paramı kazanmak zorundaydım. Müzikte yasak olmamalı. Arabesk, Hint, Türk, Batı vs. böyle bir şey yok. Günümüzde dikkat ederseniz arabesk müziğe ciddi bir dönüş var. Niye ? Çünkü popçuların 4 ölçülük sıradan melodilerinden sıkıldı insanlar. Şimdi cover müzik yapan gruplar Müslüm Gürses’in, Orhan Gencebay’ın eserlerini cover yapıp okuyor. Neden ? Çünkü insanlar bu olaydan bıktı artık. Ha bu noktada sadece arabeske değil  sanat müziğine, halk müziğine de ciddi dönüşler başladı. Şöyle bir şey de var arabesk bir parça patladığında yeni nesilden kimse onun geçmişte bir Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur şarkısı olduğundan haberdar değil. Örneğin Aleyna Tilki ile meşhur olan bir şarkı birebir Bergen’in okuduğu bir şarkı ve müziği de Uğur Bayar’a ait. Maalesef geçmişten uzak bir nesil var. Ama yine söylüyorum insanlar artık 4 ölçülük melodilerden sıkıldı ve bahsettiğim tarzlara dönüş yapıyor.

Fahri Karaduman: 13 Eylül 1977 tarihinde Gaziantep’te dünyaya geldi. Küçük yaşlarda abisinin yönlendirmesi ile keman çalmaya başladı. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Çalgı bölümünden mezun oldu. 1999‘da Müslüm Gürses’in “Arkadaşım” isimli parçasına solo kemanı ile eşlik etti. Uzun yıllar A Takımı, Şenyaylar Yaylı Grubu gibi yaylı gruplarında çalıştı. Gündem Yaylı Grubu isimli yaylı grubunun kuruculuğunu yaptı ve grup çalışmalarına burada devam etti. Gerek solist keman anlamında olsun gerekse yaylı grubu anlamında olsun Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Kibariye, Tarkan, Bülent Ersoy, Asala Nasri, Abdallah al Rowaished başta olmak üzere sayısız sanatçıya uzun yıllar eşlik etti. Amerika Birleşik Devletleri, Tunus, Mısır, İsrail, Rusya, Belçika, Almanya başta olmak üzere birçok ülkede konserler verdi. Yunanistan’da Türk müziği ve keman üzerine düzenlenen bir workshopa davet edildi. 3 adet albümü ve bir de İstanbul Acoustic Fusion isimli etnik müzik grubu bulunan Fahri Karaduman, halihazırda sanatsal faaliyetlerine devam etmektedir.

 

Uğur Bayar, 30.3.2019, Uğur Bayar Müzik Prodüksiyon / Mecidiyeköy – İstanbul

Müslüm Gürses ile ilk ne zaman tanıştınız ?

Ben Müslüm Gürses ile ilk olarak 12-13 yaşında iken Adana’da tanıştım. Ondan önce ise çocukken görmüştüm Müslüm abiyi. Hatta o olayı da paylaşayım: Ben çocukken içimde müziğe karşı daima bir heyecan vardı. Hep müzisyen olmak, yorumcu olmak istiyordum. Müslüm abi Adana’ya Emirgan Çay Bahçesi’ne gelmişti. Tabi çay bahçeleri günümüz konser alanları gibiydi sürekli sanatçılar çıkar, durmadan sahne değişirlerdi. Kulisin arkasına gittim. Tabi o zaman daha 7 yaşındayım. Baktım kulisin arkasında birisi ses provası yapıyor. Ama inanılmaz bir ses geliyordu ve beni resmen oraya çekti adeta. İlk tanışmamız böyle oldu.

Müslüm Gürses ile kaç yıl çalıştınız ve birlikte hangi çalışmalara imza attınız ?

Bizim Müslüm Gürses ile ilk çalışmamız şarkılarımı verdiğim Müzik Ziyafeti albümüyle oldu. Ve bu aynı zamanda Sev yeter, Çekemez oldum, Misafir oyunu, Bir durak göremiyorum gibi şarkılarımın da kamuoyunda ilk yayınlandığı dönem oldu. Yaranamadım isimli albüm benim ona yaptığım yine çok tutan albümlerden biriydi. Sonradan Benim Kaderim albümünü yaptım ve Türkiye’de ilk çift ses vokal kaydını orada kullandım. Bu yaptığım şeye o dönem insanlar inanamadı, imkansız dediler çünkü daha önce böyle bir şey hiç yapılmamıştı. Sonrasında Müslüm abi ile Kahire’ye gittik. Kahire Resitalleri albümünü yaptık. Bu albümü Müslüm Gürses çok istedi. Dediki “yahu bütün albümleri Türkiye’de yaptık bir tane de Kahire’de yapalım.” Sene 1994’tü. Müslüm abinin ısrarı üzerine 24 gün kalmak suretiyle Kahire’ye gittik. Yanımda Mısırlı Ahmet vardı Arapça bildiği için bize yardımı da dokundu. 1 hafta da Müslüm Gürses’in okumalarını yaptık ve hakikaten bizim için inanılmaz bir albüm oldu. Müzisyenler o albümden çok şey gördü çok şey öğrendiler. Albümün tamamını Arap müzisyenlere çaldırdık. Benim Kaderim albümünü Türkiye’de yaptım ama Kahire’ye gittiğim zaman çoğu kanalı sildirip oradaki müzisyenlere çaldırdım. Zaman olarak da Müslüm Gürses ile gerek aranjör olarak gerek icracı olarak 35 yıl çalıştım.

Peki Müslüm Gürses sizin için ne ifade ediyor ?

Bir kere Müslüm Gürses çok iyi bir insan çok iyi bir yürek çünkü bir sanatçının şahsiyeti, karakteri de çok önemlidir. Ondan sonra da yeri doldurulamayacak bir ses bana göre. Özellikle kimsenin hakkında konuşmayan, kimseyi kıskanmayan, kendini bilen bir insandı.

Sizce arabesk müziğin kimliğini oluşturan unsurlar nelerdir ?

Bir defa arabesk müzik dediğimiz müzik İslam müziğidir. Bütün İslam ülkeleri bu müziği kullanıyor. Bana göre Türkiye’de de çok sevilmesinin nedeni o zaten. Çünkü neden ? İlk besteler şarkı formatlarından ziyade kasidelerden meydana getirilmiş. Şarkı formuna kasidelerden yola çıkılarak gelinmiş, bu format oluşturulmuştur. Arabesk müzik de o duygudan geldiği için direkt olarak yüreğe, beyine, kalbe vuruyor. Onun haricinde arabesk müzikte çok zengin bir çalgı zenginliği olması gerekir en nihayetinde bütün çalgıları kullanabiliyorsunuz. Örneğin halk müziğinden bağlamayı, çoban kavalını vs. kullanıyoruz. Sanat müziğinden ise kanun, ud gibi sazları da kullanıyoruz öte yandan obuasından, trompetine kadar Batı müziğinden çalgıları da kullanabiliyorsun. Örneğin ben bir aranjemde pikolo bile kullandım. O yüzden diyorum tüm çalgılar bu müziği oluşturabilir.

1990’larda kayıt teknolojisi nasıldı ? Kayıtlar nasıl yapılırdı ?

Mesela ben çocukken (1970 ve 80’ler) kayıtlara giderdim. O zamanlar kayıtlar hücüm kayıt olarak yapılırdı ve iki kanal tek vardı. Herkes bir arada çalıyordu. Mesela biri bir hata yaptı mı bütün parçayı bir daha baştan alıyorduk. Tabi sonra kanallar sırasıyla ilk olarak 8 kanala çıktı ve bunu 12, 24, 32 kanal takip etti. 80’ler 90’larda yapılan kayıtların daha iyi çıkmasının sebebi şuydu: Bizim yaptığımız müzik akustik bir müzikti. Tüm çalgılarımız akustikti ve elektronik olan neredeyse hiçbir şey yoktu. Ve o zaman yapılan kayıtlar 1 inç ve 2 inçlik kayıtlar olduğu için kayıtlar daha  doğal ve canlı oluyordu. Şimdi iş biraz daha bilgisayarlara girince her şey biraz daha metalikleşti. Mesela kayıt aşaması ise şöyle oluyordu: İlk önce davul kayıtlarını yapıyorduk. Rahmetli Cezmi vardı bütün albümlerin altyapı kayıtlarına genelde ilk o çalardı biz de ondan aldığımız click sesi ile parçayı düzenlerdik. Sırasıyla akorlar, ritimler, kemanlar ve renk sazlar çalınır sonra mix yapılırdı.

Sizce arabesk müzik 1960’lardan sonra kente göç etmiş bir alt kültür müziği midir ?

Eğer arabesk bir altkültür müziği olsaydı yalnızca kendi çevresinde kalırdı. Türkiye’de günümüzde yapılan albüm satış grafiklerine bakın mesela. 10 albümden 8’i arabesk içerikli albümlerdir.

Sizce arabesk icracısı veya arabesk çalım diye bir kavram var mıdır ? Varsa bunun temel şartları nelerdir ?

            Tabii ki vardır çünkü arabesk müzik bir stildir. Müzikal içeriği çok geniş bir stildir tabi bunu herkes yapamıyor. Maalesef insanlara arabesk müzik çok sıradan geliyor. Özellikle günümüzde aranağme ve zemin sonra yine aranağmenin aynısı nakarat oluyor şarkı çeyrek şarkı gibi bitiyor. Mesela bizim yaptığımız işlerde sırasıyla A, B, C bölümleri var.

Sizce Müslüm Gürses toplumda nasıl bir etki oluşturmuştur ve aynı zamanda hangi kitleye hitap etmiştir ?

            Şimdi hem olumlu hem de olumsuz bir etki oluşturmuştur. Olumsuz yönü şudur, konserlerinde bilindiği üzere jiletle kendini kesenler var. Ben onlara artık bir şey diyemiyorum çünkü onlarınki müziğe uyan bir şey değil. Onlar Müslümcü ben bunu kabul ediyorum ama bunlar fanatik insanlar. İnsan illa fanatik olacaksa kendini kesmesine gerek yoktur. Örneğin al bir konserinde çiçek götür, “Müslüm Gürses seni seviyoruz” diye pankart aç bir jest yap. Olması gereken de budur yani. Bu kesim Müslüm Gürses’e ve arabesk müziğe zarar verdi bunlar hep karalama kampanyasına dönüştü.

Sizce bu insanlar Müslüm Gürses için mi yoksa başka bir nedenden ötürü mü kendini jiletlemiştir ? 

Bence bu insanların jilet atmasının en önemli nedeni şarkılarının ta kendisidir. Adam kendini her şarkıda jiletlemiyor. Çünkü Müslüm Gürses bizden önce yapılan albümlerin hepsinde yapımcılar dolayısıyla kamuoyuna hep bir ayyaş görüntüsü içerisinde sunuldu ve hep meyhane şarkıları okuttular ona. Müslüm abiyi abim Burhan Bayar ile biz daha otantik ve daha herkesin dinleyebileceği hale getirdik. Mesela baktığın zaman eski albümleri hep isyankar hep kaderci bir anlayışa sahip. Yok efendim “kaderi ben mi yarattım?”, “sen affetsen ben affetmem” gibi sözler vardı hep.

Günümüzde arabesk müziğin gidişatını nasıl yorumluyorsunuz ?

            Şimdi arabesk müzikte 1980’den öncesi ve sonrası var. Bu ikiye ayrılıyor. Bizden yani 1980’den önce arabesk biraz daha Türk Sanat Müziğine yakınlaşmış bir durumda. O dönemlerdeki müzisyenlerin bilgileri vardı, müziği bilerek yapıyorlardı ama şimdikilerin bilgileri sıfır. Artık dünya daha global oldu ve akor tanımları, farklı anahtardan nota yazımı vs. hemen hemen her şeyi bilmeniz gerekiyor. Günümüzde arabesk müziğe katkı yapacak bir adamın geleceğini sanmıyorum. Şu an yapılan müzik tamamen popüler olan bir anda biten bir iki ay sonra unutulan müzikler. Günümüzdeki eserlerin kalıcı olmamasının sebebi 3-5 çalgıdan bir araya geliyor olması. Bir eserin klasik olabilmesi için iyi bir orkestra yazımının olması gerekir. Şimdikiler ancak nostalji olur. Bir çoğunun da bir şey yapmaya hevesi olmadığı için yapılan müzik kendi dairesinde dönüp duruyor.

 

Uğur Bayar: 1957’de Adana’da doğdu. Çocuk yaşta müziğe başladı. Çalgı olarak kavalayı geliştirerek dönemin ünlü sanatçıları olan Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Neşe Karaböcek ve daha birçok sanatçıya eşlik etti. Müzik dünyasında birçok yenilik ve ilklere imza atmış olan aranjör ve besteci Uğur Bayar, alışılmışın dışındaki arabesk aranjeleri ile de Türkiye’nin müzik gündemini sürekli değiştirmiş, arabesk müziğe yeni bir soluk getirmiştir. Sev Yeter, Yorgun, Bırakın Gitsin, Boynu Bükükler, Acıların Çocuğu başta olmak üzere birçok beste yapmış bunun yanısıra Müslüm Gürses, Kibariye, Emrah, Bergen, Hakan Taşıyan gibi birçok sanatçının albümlerinde de müzik yönetmenliği ve icracı kimliğiyle yer almıştır.

 

Birol Yayla, 31.3.2019, Beşiktaş – İstanbul

Sizce arabesk müzik nedir ?

Şimdi arabeskin esasen sanat tarihinde başka bir tanımı var. Biliyorsun resimde, mimaride bir takım motiflere verilen bir isimdir. 60’lar 70’lerde arabesk müzik iyice bir stil haline gelmeye başlayınca insanlar bir tanım arayışı içerisine girdi. Türkiye’de arabesk tanımı bunun bağlamından tamamen farklı bir şekilde, o dönemin üst kültürü tarafından kökeni tamamen Arap tarzı olan bir alt kültür ürünü olarak tanımlandı. Bu aslında bir anlamda aşağılayıcı bir şeydi. Aşağılayıcı olan yanı ise Arap kökenli olması değil, insanların bu müziği Arap bozması bir şey olarak nitelemesiydi. Arabesk, ne halk müziğine benzeyen ne de sanat müziğine benzeyen ama ikisinden de bir şeyler barındıran kendine has bir müzik stilidir.

Size göre arabesk Türkiye toplumunun sesine karşılık vermiş midir ve toplumun içinde bulunduğu durumu yansıtmakta mıdır ?

Toplum demek doğru olmaz zira toplum dediğimiz şey birçok katmandan oluşur. Bu aşamada köyden kente göçen ama ne kentli olabilen ne de köylü kalabilen bir kültürü ele almamız gerekir. Evet bu kesimin sesine çok büyük bir karşılık verdi. Bu insanlar gerek  sözleriyle gerekse melodik yapısıyla kendisine yakın bulduğu arabesk müziği acılarını, hüzünlerini, umutlarını dile getirmede aracı olarak kullandı. Şarkı sözlerine baktığınız zaman toplumun neyi talep ettiği neyi kabul ettiği açık bir şekilde ortadadır. Örneğin “bir tek dileğim var mutlu ol yeter” veya “batsın bu dünya” gibi. Ama bunu toplumun tüm kesimi üzerinden değil, 1960’dan sonra kente göç etmiş insanlar üzerinden tartışmak gerekir. Nihai olarak bu kesimin sesine temsilci, aracı olduğu için doğal olarak o insanların içinde bulunduğu durumu da yansıtmıştır. Arabesk müziğin toplumla böyle karşılıklı bir ilişkisi vardır.

İnsanların kendisini jiletlemesini nasıl buluyorsunuz ?

Ben insanların kendisini jiletlemesini Müslüm Gürses’e olan bir sevginin tezahürü olarak görmüyorum. Çünkü Müslüm Gürses’e baktığın zaman “kendini öldür,” “intihar et” vs. gibi bir mesaj vermiyor. Bak tam o döneme denk gelen bir kayıp kuşak var. Bu bahsettiğim kuşağın kentin içinde underground dediğimiz bir yer altı halleri var bir nevi gettolar gibi. Kentte yaşıyorlar ama oralı değiller öbür yandan tam bir kentli gibi yaşıyorlar kısacası bunların tamamı arada kalmış bir kuşak ve bunlar şiddete daha eğilimliler. Ayrıca eskiden olmayan çeşitli uyuşturucu maddeleri kullanan insanlar bunlar. Kentlerde yaşadığından kimsenin haberinin olmadığı bu kesimin sayısı ve tehlike seviyesi Müslüm Gürses’in konserlerinde ortaya çıktı. Yani Gürses’in o naif, kibar, beyefendi duruşuna rağmen böyle bir şey ortaya çıktı. Bunun sebebi de bahsettiğimiz gibi bu kayıp kuşak oldu. Bence Müslüm Gürses’in söylemlerinden ziyade çok daha karanlık şeyleri daha önceki dönemlerde yaşayan arabeskçiler söylediler. Ben Müslüm Gürses arabeskinin buna sebep olduğu değil o dönemin sosyolojik şartlarının buna sebep olduğunu düşünüyorum.

Son olarak günümüzde müzik icrası ve müzik sektörünün gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz ?

Günümüzde eskiye göre avantajlarımız olduğu gibi dezavantajlarımız da oldu. Her dönem kendi koşulunu oluşturuyor bir defa bunu bilmemiz lazım. Eskiden kasetçalarların olduğu zamanda kasetlerin 300-400 milyon tirajı olurdu. Eskiden sanat dalları özellikle müzik stilleri birbirinden daha ayrıydı. Şimdi artık akımların, sistemlerin bittiği tamamen kişisel icraların ön plana çıktığı bir dönemdeyiz. Türkiye’deki müzik sektöründe de artık belli bir tarz veya kategori ayrımı yok çünkü artık kişiler var. Günümüzde ise dijital çağ, müziğin ortaya konma ve tüketim şeklini tamamen değiştirdi. Mesela eskiden albüm yapmak diye bir şey vardı banda yapılırdı bu kayıtlar ve bir kaseti komple doldurma zorunluluğunuz vardı. Ama şu an günümüzde böyle bir şey yok. Tek başınıza single (tekli) dediğimiz bir şey var. Bu iyi bir şey çünkü albümü doldurma zorunluluğun yok ama öte yandan bir anda yapılıp hemen biten parçalar çıktı. Bu ise bir bulanıklığa yol açıyor ve münferit kişiler üzerinde yoğunlaşıyor. Günümüzde ise homojen bir dinleyici kitlesi var ve üretimler de buna göre yapılıyor. Buna doğru veya yanlış diyemeyiz çünkü bu bir olgudur. Bunu ancak beğenebiliriz ya da beğenmeyebiliriz.

Birol Yayla: 1980 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nda müzik eğitimine başlayan Birol Yayla, 1983 yılında Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’na tanbur icracısı olarak katıldı. 1990 yılında Aziz Şenol Filiz ile ikili çalışmaları başladı. Aziz Şenol Filiz ile beraber kurdukları Yansımalar adlı grup dünya çapında ses getirdi. Bu güne kadar Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Bosna Hersek, Almanya, Fransa, Romanya, Belarus, Litvanya, Bahreyn, Mısır, Tunus, Sudan, Tanzanya, Brezilya, K.K.T.C ve daha birçok ülkede konser ve albüm çalışmaları yaptı. Yansımalar adıyla TRT’de 2003-2004 arası yayınlanan müzik-sohbet programını Aziz Şenol Filiz ile birlikte hazırlayıp sundu. Cumhurbaşkanlığı Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nda Tanbur sanatçısı olan Birol Yayla, İTÜ TMDK’nda Öğretim Görevlisi olup, besteci ve icracı olarak sanat hayatını sürdürmektedir.

 

EK: 

Güftesi Ali Maraşlı’ya bestesi ise Özer Şenay’a ait olan Unutmadın mı ? isimli eserin aranağme bölümünün notası. (Sadeleştirilmiştir.)

Kaynakça:

AKSOY, B. (1985), Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Musıki ve Batılılaşma, İstanbul, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, s. 1212-1236.

GÜLAÇAR, U. (2019), 1980’den Sonra Türkiye’de Arabesk Müziğin Teknik Oluşumu ve Sosyolojik Bağlamında Müslüm Gürses Örneği, 11-13-15.

KÜÇÜKKAPLAN, U. (2013), Arabesk, Toplumsal ve Müzikal Bir Analiz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 35-213.

ORTAYLI, İ. (2007), Batılılaşma Yolunda, İstanbul: Merkez Kitapçılık. 14.

ÖZBEK. M. (2000), Popüler kültür ve Orhan Gencebay Arabeski, İstanbul: İletişim Yayınları. 121-141-291.

STOKES, M. (1998), Türkiye’de Arabesk Olayı, Çev. Hale Eryılmaz, İstanbul: İletişim Yayınları. 162-163.

TANPINAR, H. (1949), Huzur, İstanbul: Dergah Yayınları, 110.

 

Teşekkür:

Bu makalenin başlangıç sürecinden bitiş sürecine kadar desteklerini esirgemeyen, mülakat sürecinde kıymetli vakitlerini ayıran hocalarım Fahri Karaduman’a, Birol Yayla’ya, Şerif Eskin’e, aranjör ve besteci Uğur Bayar’a bitmeyecek bir gönül borcu içinde olduğumu belirtir, çalışmama bulunduğu katkılardan ötürü Uğur Küçükkaplan’a ve bu çalışmayı tamamlama noktasında bana gerekli koşulları sağlayan İlmi Etüdler Derneği’ne sonsuz şükranlarımı sunarım.

*Bu metin, 2019 yılında Türkiye Lisansüstü Çalışmalar Kongresi’nde Yusuf Ubeydullah GÜLAÇAR tarafından sunulmuştur.

 

[1] Yusuf Ubeydullah Gülaçar, İstanbul Teknik Üniversitesi, Türk Müziği Devlet Konservatuarı, Müzik Teorisi bölümü, Lisans öğrencisi

[2] İstanbul’da doğup Osmanlı döneminde yaşamış Türk Müziği bestekarı. (1825 – 1897)

[3]Macar piyanist ve besteci. (1811 – 1886)

[4]Bu bağlamda en çok göç alan yer İstanbul olmuştur. Zira Cumhuriyet tarihinde yatırım yapılan iller arasında İstanbul’a diğer illerden fazla yatırım yapılmış, bu dengesiz dağılım Necmettin Erbakan’ın Odalar Birliği başkanlığı dönemide dengelenmeye çalışılmışsa da sonrasında yine benzer biçimde devam etmiştir.

[5]Kasetçalarlar için kullanılan gürültü önleme teknolojisi.

[6]Eserin aranağme notası için bkz. Ek bölümü

[7]Keman, viyola, viyolonsel ve kontrbas veya arşe bastan oluşan yaylı çalgılar topluluğu.

[8]Çalınan eserde kullanılan tüm çalgıların kayıt odasına aynı anda girip, bir arada eş zamanlı olarak tek seferde çalmasına denir. Bununla ilgili olarak 1970’ler ve daha önceki dönemlerde kaydedilen eserlerin azımsanamayacak kadar büyük bir kısmında entonasyon hataları, yanlış nota, nefes sesleri, müzisyenlerin duyma problemlerine bağlı olarak ortaya çıkan nüans dengesizliği gibi sorunlar dikkat çekmektedir.

[9]Hücum kaydın aksine kanal kayıtta solo çalgı veya aynı aileye ait çalgı grubu tek parça halinde kayıt odasına girip tek kanal olarak çalarlar. Kanal kayıtta, hücüm kayıttakine nazaran dezavantaj olarak görünen unsurlara rastlamak pek mümkün değildir ama buna rağmen bazen aranjörlerin veya tonmaysterlerin dikkatinden kaçan click sızması, ses çatlaması, çalınacak yere erken girme, geç girme, entonasyon hatalarına çok nadir de olsa denk gelmekteyiz.

[10]Bu ifadeyi yalnızca 1980’ler özelinde ele almamamız gerekir çünkü bu kırılma bir süreç olarak günümüze kadar devam etmiştir.

[11]3 Şubat 1945’te Tunceli’de dünyaya gelen Hakkı Bulut, 12 yıl öğretmenlik yapmıştır. Akabinde kimine göre “Acısız Arabesk,” kimine göre ise “sipariş eser” olarak bilinen Seven Kıskanır ile Türkiye’nin karşısına çıktı. Ayrıca 1969’da katıldığı bir ses yarışmasında İkimiz Bir Fidanız şarkısı ile birinci olmuştur. 60 tane albüm yapan Bulut,  bine yakın bestesinin olduğunu söylemektedir.

[12]5 Mayıs 1990 tarihinde Almanya üzerinden test yayınına başlayan kanal, 4 Ağustos 1990 tarihinde ise “Star 1” adıyla normal yayına başladı. Türkiye’nin ilk özel televizyon kanalıdır.

[13]Kanal 6, 4 Ekim 1992’de kurulmuş ve 22 Mayıs 2008 tarihine dek yayın yapmış televizyon kanalı.

[14]Eserin notası için bkz. Ek bölümü

[15]Müslüm Gürses (Müslüm Akbaş, 5 Temmuz 1953; Fıstıközü, Halfeti, Şanlıurfa – 3 Mart 2013, İstanbul), Arabesk ve Türk halk müziği sanatçısı.

[16]Bu kısmı 90’lardaki hayran kitlesi diye ayırmak mecburiyetindeyim. Zira 2000’lerden sonra Teoman, Duman gibi sanatçılarla yaptığı düetler eski hayran kitlesini kaybetmeye başlasa da, yeni bir hayran kitlesinin oluşmasının önüne geçememiştir.

[17]Yapılan mülakatlarda genel olarak aynı sorular sorulmuştur. Bunun sebebi ise aynı sektör içerisinde yer alan icracıların bu problemlere aynı bakış açısı ile yaklaşıp yaklaşmadığını ve Müslüm Gürses’in toplumdaki karşılığını tespit etmektir.

Lütfen takip edip, beğenin
error0

About Author

Konuk Yazar

Leave A Reply