Dört eyvanlı plan, İran mimarisinde Sâsânî saray mimarisinden izler taşıyan bir şemadır. Ancak bu plan, Cuma Camii’nde yalnızca seküler bir hatıranın taklidi değil; dinî bir kavramlaştırmanın mekâna tercümesidir.

Bazı yapılar yalnızca bulundukları çağın değil, çağlar boyunca oluşan mimarî birikimin kristalleşmiş halidir. Onlar sadece bir inanç mekânı değil, mimarî hafızanın kendisidir. İsfahan Cuma Camii (Masjid-i Jameh), işte bu hafızanın İran coğrafyasındaki en büyük yazıtıdır. Duvarları sadece taşı değil; plan anlayışının evrimini, estetiğin dönüşümünü ve inancın mekâna nasıl işlendiğini barındırır. Özellikle dört eyvanlı plan şemasının İslam mimarisinde tam biçimini aldığı yer olarak, bu cami yalnızca mimarlık tarihi için değil; medeniyet tarihi için de bir eşiktir.

İsfahan’daki Cuma Camii’nin inşası, Abbasî dönemine, 8. yüzyıla kadar uzanır. Ancak asıl kimliğini Selçuklular döneminde kazanmıştır. Sultan Melikşah’ın veziri Nizâmü’l-Mülk’ün öncülüğünde 11. yüzyılda büyük bir yeniden inşa süreci başlatılmış; cami, geleneksel hipostil planından çıkarılarak dört eyvanlı plan şemasıyla yeniden düzenlenmiştir1. Bu, yalnızca bir mimarî müdahale değil; bir plan fikrinin vücut bulmasıdır.

Dört eyvanlı plan, İran mimarisinde Sâsânî saray mimarisinden izler taşıyan bir şemadır. Ancak bu plan, Cuma Camii’nde yalnızca seküler bir hatıranın taklidi değil; dinî bir kavramlaştırmanın mekâna tercümesidir. Her eyvan, yönü ve simetrisiyle farklı bir işleve sahiptir. Kuzey ve güney eyvanları giriş ve yön tayiniyle ilişkilidir. Doğu ve batı eyvanları ise ilim halkaları ve vaazlarla ilişkilendirilir. Avlunun ortasında yer alan havuz, hem ritüel temizliği hem de mimarî bütünlüğü sağlayan merkezî bir unsurdur.

En dikkat çekici bölümlerden biri, güneydeki Nizâmü’l-Mülk kubbesidir. 1086 yılında inşa edilen bu kubbe, mimarî olarak Orta Asya’dan gelen teknik bilgiyle, İran estetik anlayışının zarafetini birleştirir. 14.5 metre çapındaki kubbe, yüzyıllar boyunca İran ve Orta Asya’daki cami kubbelerine ilham vermiştir. Kubbe kasnağında yer alan kufî yazılar ve geometrik örgüler, mimarînin aynı zamanda yazı olduğunu, sessizce konuştuğunu gösterir2.

Caminin doğu kısmında yer alan Tacü’l-Mülk kubbesi, farklı bir mimarî anlayışı temsil eder. Bu kubbe, daha hafif, daha yüksek ve daha süslüdür. Aynı plan şeması içinde iki farklı kubbe estetiğinin yer alması, bu yapının yalnızca bir cami değil; bir mimarî laboratuvar olduğunu kanıtlar. Çünkü burada plan değişimi yalnızca yapısal değil; anlamsal bir evrimdir.

İsfahan Cuma Camii, her dönemde yeni bir katmanla zenginleşmiştir. Moğol istilasından sonra İlhanlılar, Timurîler, Safevîler ve Kâçarlar döneminde farklı eklemeler yapılmıştır. Bu çok katmanlılık, yapıyı bir tarih kitabı gibi okumayı mümkün kılar. Her taş, bir dönemin estetik anlayışını, bir hükümdarın mimarî niyetini, bir hattatın veya mimarın iç sesini taşır. Bu yüzden camiye giren, sadece bir mekâna değil; yüzyılların yankısına adım atar.

Sanat tarihçisi Sheila Blair, İsfahan Cuma Camii için “mimari tarih içinde nadiren rastlanan, katmanlar arasında boğulmayan ama hepsini taşıyabilen bir yapı” der3. Gerçekten de bu cami, ne yalnızca Selçuklu’dur ne Safevî. Ne sadece bir başlangıç ne de bir sonuçtur. Ama her dönemle konuşabilen, her dönemden iz taşıyan bir yapı belleğidir.

Bu plan şemasının etkisi Anadolu’dan Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. İran coğrafyasında ise Şiraz, Tebriz, Yezd gibi şehirlerdeki büyük camiler, bu dört eyvanlı düzenin yorumlarıdır. Ancak orijinal yapı ve plan bütünlüğü açısından, İsfahan Cuma Camii hâlâ ana metin olma özelliğini korur.

Bugün UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan cami, hâlâ aktif ibadet mekânı olarak kullanılmakta; ama aynı zamanda mimarlık öğrencilerinin, sanat tarihçilerinin ve düşünürlerin uğrak noktasıdır. Çünkü bu yapı, yalnızca taşla inşa edilmemiştir. Zihinle kurulmuş, zamanla beslenmiş, hâfıza ile şekillenmiştir.

Ve belki de bu yüzden İsfahan Cuma Camii yalnızca bir cami değil; bir düşünce planının mimarî karşılığıdır. Her eyvanı bir yön değil; bir kavrayış. Her kubbesi bir hacim değil; bir anlamdır. Ve bu anlam, hâlâ genişleyen, hâlâ derinleşen bir mimarî dil olarak taşın içinde yaşamaya devam etmektedir.

Alıntı

  1. Nasser Rabbat, The Meaning of the Umayyad Dome of the Rock, Muqarnas, Vol. 6 (1989).
  2. Bernard O’Kane, Timurid Architecture in Khurasan, Mazda Publishers, 1987.
  3. Sheila S. Blair – Jonathan M. Bloom, The Art and Architecture of Islam, Yale University Press, 1994.

 Davut Ufuk Erdoğan

Paylaş: