İlim ve Medeniyet
Yeni Nesil Sosyal Bilimler Platformu
Giriş
Günler geçmiyor ki dünya, insan hakları ihlalleri konusunda bilhassa Müslümanlara yönelik uygulanan şiddet ve baskı politikalarını ciddiye almasın. Haftalar geçmiyor ki bir mazlum daha kendi toprakları üzerinde soykırıma uğrayarak yok sayılmasın, inanç özgürlüğü, temel yaşam hakları dahi elinden alınarak ayaklar altında çiğnenmesin. Yıllar geçmiyor ki bizler, medya ve algoritmaların gündeme iliştirmediği sessiz çığlıkları bastırıp, yerine hayvanlar alemindeki doğal eğilimler nedeniyle annesi tarafından terkedilmiş maymun Punch’ı veya kendi eğilimleriyle sürüsünden ayrılmış, arkası kameraya dönük, uzak diyarlara yürüyen bir penguene hüzünlenmeyelim.
Coğrafyalar Boyu Yaşanmış ve Yaşananlar
Bazen şu soruyu sık sık düşünüyorum "Hayatımızda bundan daha acıklı sahnelere şahitlik etmiş olabilir miyiz?" Gazze’den Sudan’a, Doğu Türkistan’dan Suriye’ye kadar yaşananlar bir film şeridi gibi geçiyor gözümüzün önünden. Hüzün verici bir hikayeye ihtiyaç duyuluyorsa şayet, etkisi bütün medyayı kuşatması gereken ‘yaşanmışlıklar’ biliyoruz.
Yemen’de savaş ve kıtlık nedeniyle açlıktan kemikleri sayılan bir çocuğun hikayesini, Suriye’de insan mezbahasına dönüştürülen Sednaya hapishanesininde, tek gerekçesi katil Esad rejimine başkaldırmış olan insanların en şiddetli işkencelerle can çekiştirilerek öldürülmelerini, Gazze’de yoğun bombardımanlar altında başı gövdesinden kopmuş nice çocukların hikayesini, Doğu Türkistan’da gözyaşları içinde "Babamın kokusunu özlüyorum" diyerek ağlayan çocukların serzenişlerini bir maymun kadar gündem etmedi acıları ve algıları yöneten bu algoritma.
Asıl gündem edilmesi gereken zulmü unutup kasıtlı bir biçimde oluşturulan bu algı ve akımlara kapılmak yerine, zulmün çok daha geniş çaplı olduğunu, bu sessiz çığlıkların alelade meselelerin gölgesinde bırakılıp unutulmaması adına, bu şekil bir algı biçimi oluşturup kuvvetlendirmek bir görev niteliğinde olmalı bizler için. Yine çığlıkları bastırılmış, hüzünlü ve ponçik hikayelerle gündemden uzaklaştırılan bir detay var; Ramazan ayına girdiğimiz bu günlerde Çin rejimi tarafından oruç tutmaları, iftar ve sahur yapmaları yasaklanmış, her türlü dini ve kültürel sembol, kılık kıyafet, fikir ve eylemleri İslam’ı yaşamayı engellemek bağlamında yasaklanmış, İslam dünyası tarafından da unutulmaya yüz tutmuş vaziyette olan bir gerçekliktir Doğu Türkistan.
2009 yılında katil Çin rejimi tarafından gerçekleştirilmiş Urumçi katliamı olayının şiddetiyle beraber, son 70 yıldır kızıl faşizm boyunduruğunda çok zor şartlar altında hayatta kalabilme ve İslam’ı yaşayabilme mücadelesinde olmaları, tarihleri ve yaşanmışlıkları hakkında bir araştırmaya sevk etti beni.
İçerisinde birden fazla inancın yaşandığı bir bölge olması hasebiyle Müslüman kesiminin nüfusu hakkındaki bir araştırmadan yola çıkarak, Çin'in, Doğu Türkistan'ın genel nüfusu hakkında dahi çelişki dolu bildirileri dolayısıyla net bir bilgiye ulaşamasam da, özellikle müslümanlara uygulanan bu zulmün bizzat mağdurlarının dilinden travmalarını duymak, gözlerindeki acı ve bastırılmış çığlıklarını hissetmek, bunu öğrenmenin pekte mümkün olmadığını gösteriyor.
Çinin resmi istatistiklerine göre bölgenin nüfusu 29 milyon, bağımsız kaynakların açıklamalarına göre ise 34 buçuk milyon civarı. Yine Çinin açıklamış olduğu bir veride bölgedeki telefon hattı sayısı 34 buçuk milyon olarak gösterilmişken, bebeklerinde telefon kullanamayacağını göz önünde bulundurursak Doğu Türkistan nüfusunun Çin tarafından müphem vaziyet taşıması söz konusudur.
El Alemin Vatanı Var Yurdu Var...
“Kendi öz yurdumda ben miyim garip" ve "Benim yurtsuz kalışıma nedeyim aman aman" serzenişleriyle haykıran Doğu Türkistan halkı, sözde "eğitim kampları" olarak masum gösterilen toplama kamplarına namaz kılmak, oruç tutmak, başörtüsü takmak, sakallı olmak, başkalarına günah işlememesini söylemek, DNA örneği alınmasına izin vermemek, evinde birden fazla bıçak bulundurmak, üzerinde ay yıldız olan tişört giymek, alkol ve sigara kullanımından kaçınmak gibi gerekçelerle hapsediliyorlar ve kendilerine isnat edilen suçların yazıldığı bir itirafnameye zorla imza attırılarak "aşırı dincilik ve bölücülük" suçlamalarıyla bu kamplara hapsedilip köle vasfında kullanılıyor, gözaltındaki kadınlar tecavüze, erkekler ise sistematik işkenceye maruz kalıyorlar. Aileleri ile görüşmeleri tamamen yasak, hatta nerede kaldıkları dahi gizli tutuluyor. Çocuklarını ise yetimhanelere yerleştirip, Çin propagandası ezberleterek İslami kimliklerini unutturuyorlar.
Bu sebeple toplama kampları da bu asimilasyon politikalarının en önemli ayağını oluşturuyor. Dinlerini yaşayamaz halde, dillerini konuşmaktan menedilen Doğu Türkistan’daki Türklerin feryadı karşısında 21’inci yüzyılda sözde çağdaş ve medeni dünya neden hala kör sağır ve dilsizdir? Yine Çin’in 2017 yılında “Aile Olmak” adlı insanlık dışı bir projesiyle yüzbinlerce ajanın, inançlarını yaşamalarını engellemek amacıyla yatılı olarak Müslüman ailelerin yanında kalmasıyla, nice işkence ve tecavüzlere maruz bırakıldıklarını biliyoruz. Toplama kamplarında uygulanan baskı ve asimilasyonun aynısı Doğu Türkistanlı ailelerin bizzat evlerinde de yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Bunlara rağmen soykırım ve işkence karşısında her halükarda müslümanca yaşamaya çalışıyorlar. Kendi evimizde, mahrem alanımızda dahi yabancı biri tarafından izlendiğimizi, çeşitli baskı ve işkencelere maruz kaldığımızı düşününce, yaşadıkları zulmün boyutununun ne denli nefes kesici ve iç daraltıcı olduğu aşikar. Bu sebeple sessiz bir çığlık olarak nitelendiriyoruz çaresizliklerini.
Acıklı bir hikayeydi işte mevzumuz, sessiz çığlıklardı. Onların çığlıklarını sessizleştiren coğrafi uzaklık mı, Yoksa din kardeşlerinin çeşitli bahanelerle çığlıklarını kulak ardı ediyor olmalarının verdiği ümitsizlikle beraber bir kabullenmişlik hali mi?
Kuşlar filleri yenerdi inancımızda. Yardım eli uzatılamıyor olsa bile bu zulme şahid olmakla yetinmemek adına yapılması gerekenleri tekrardan düşünelim;
Çiçek Açamamış Güller
Medyanın bize unutturduğu bazı sesleri de gündemde ve hatırda tutmak:
“Ben Gülçimen;
Sabah evimden okula diye alındım
Birdaha ailemi göremedim.
Çin toplama kamplarında da adım silindi, sesim susturuldu.
Sessizce öldürüldüm.”Elleriyle yaşlı gözlerini ovuşturarak;
“Yalvarırım babamı getirin çok özlüyorum,
Ailemin bir arada olmasını istiyorum.”
diyerek sesleniyor boş duvarlara
bedeni henüz süt kokan bir yavru daha.“Hatta bizden de horlanmış, ezilmiş bir hayvan göremedim!
Burada, Amerika’da vahşi hayvanları bile esirgeyip himaye eden teşkilatlar var! Adam yiyen timsahları bile himaye eden teşkilatlar var! Biz insan olarak dünyaya gelmiş, ismimiz yalnız Uygurlar…”“Tüm dünyaya sesleniyorum!
Müslümanlara sesleniyorum;
Belki orada benim değil sizin de aileniz olabilirdi.
Bu zulme sessiz kalmamanızı
bize ses vermenizi istiyorum.
Tüm dünyaya sesleniyorum!
Müslümanlara sesleniyorum, insan haklarına sesleniyorum!
Doğu Türkistan’da zulüm var!”“Yandı cehennemi narda çiçeksiz kaldı gülistan
Esaret altında ana yurdum, Doğu Türkistan…”
Rabia Nur YILMAZ
Yorum Yaz