ZEYTİN DALI HAREKÂTI’NIN HUKUKÎ MEŞRUİYETİ

0

Türkiye’nin güvenlik endişesi göz ardı edilerek yapılan içi boş, kof ve meseleyi toplamak yerine dağıtıcı etki yapan kavramlar üzerinden eylemsizlik temelli sözüm ona müttefik politikaları uluslararası arenada Türkiye’ye yapılan çifte standardı alenen gözler önüne sermektedir.

Klasik Devletlerarası sistemde yani Birleşmiş Milletler (BM) sistemi öncesinde, kuvvet kullanımını uluslararası düzeyde birçok devletin katılımıyla yasaklayan ve kapsamlı bir şekilde düzenleyen bir belge ortaya konulamadı. Her ne kadar, Milletler Cemiyeti Misakı, devletlerin savaşa başvurmasını belli prosedürlere bağlasa da tam olarak devletlerin kuvvet kullanımını yasaklamamaktaydı. Ancak BM ile birlikte ise kuvvet kullanımı konusunda önemli yenilikler getiren bir antlaşma uluslararası hukukta yerini almış oldu. Antlaşma, sadece kuvvet kullanımını değil aynı zamanda kuvvet kullanma tehdidini de genel olarak yasaklamakla birlikte hangi şartlar altında devletlerin kuvvet kullanabileceğini de belirtmektedir. Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın VII. Bölümü olan ‘Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırı Eylemi Durumunda Alınacak Önlemler’ in 51. Maddesinde:

“Hiçbir şey, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliği sağlayacak tüm önlemleri alana dek, askeri saldırıya uğramış Birleşmiş Milletler üyesi ülkenin bireysel ya da kollektif meşru müdafaa hakkına zarar veremez. Savunma hakkını kullanmak üzere üyeler tarafından alınan önlemler anında Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve hiçbir şekilde Güvenlik Konseyi’nin, mevcut şart çerçevesinde, uluslararası barış ve düzeni sağlama yönünde hareket etme yetkisi ve sorumluluğunu etkileyemez.”

İlgili maddeden de anlaşılacağı üzere uluslararası hukukun kişisi olan devletlerin bekâları için meşru müdafaa hakkını kullanma bünyesinde güç kullanmaya haklarının olduğu apaçık ortadadır. Ek olarak BM Güvenlik Konseyinin (BMGK) 1373, 1624, 2170 ve 2178: BMGK’nin terörle mücadeleye ilişkin kararlarında da terör unsurlarıyla mücadelede uluslararası güçlere ve ülkelere, finansal, siyasi ve askeri operasyon yapabilme olanağı tanınıyor. BMGK’nin 1373, 1624, 2170 ve 2178 terörle mücadele bağlamında aldığı kararlarda terör eylemlerinin engellenmesi, zayıflatılması ve güçsüz duruma getirilmesi için devletlerarası iş birliğine vurgu yapılıyor. Bununla beraber uluslararası destek beklenmeden o ülkeye de müdahale imkânı sağlanıyor ve böyle bir durumda üye devletlerin yardımını da öngörüyor. Aynı zamanda daha çok savunma mahiyeti ile ortaya çıkan NATO/Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün 5. Maddesinde de BM Antlaşması’nın 51. Madde’sine atıfla devletlerin ‘bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanabileceği’ açıkça görülmektedir.

09 Ocak’ta Sınır Muhafızı maskesi altında Pentagon ve CIA, Suriye’de PYD/PKK’lıları düzenli orduya çevirme yolunda ilk adımı atarak başlattığı gerilimin neticesinde Türkiye Cumhuriyeti kendi bekasına karşı açıkça yöneltilmiş olan bu tehdide Fırat Kalkanı Harekâtı’nda olduğu gibi Zeytin Dalı Harekâtı’nda da öz savunma hakkını kullanarak Suriye’nin kuzeyinde ve Hatay’ın doğusunda yaklaşık 1200 km²’lik bir bölge olan Afrin’e sınır ötesi operasyon gerçekleştirmektedir. Sınır ötesi operasyonun hiçbir revizyonist gaye taşımadığı siyasîler ve kuvvet komutanları tarafından sıklıkla dile getirilmekte ve sadece terör tehdidi tahrikinin oluşturduğu tazyik neticesinde meşru güç kullanma yoluna başvurduğu su götürmez bir gerçektir. Ancak müttefik olarak nitelendirilen ABD ve AB üyesi bazı devletler operasyon ile ilgili olarak ve sivillerin hayatları konusunda endişe duyduklarını dile getirerek Türkiye’ye sözüm ona sağduyu çağrısı yapmaktadırlar.

28 Ocak’ta Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Daily Sabah gazetesinde “PKK terörüyle mücadelede müttefikler(?) Türkiye’nin yanında yer almalı” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Türkiye’nin, Suriye’nin Afrin bölgesinden PKK bağlantılı YPG terör örgütünü temizlemek amacıyla 20 Ocak’ta Zeytin Dalı Harekâtı’nı başlattığını anımsatan Kalın, şöyle devam etti: “Bazı Batılı müttefiklerimiz bu operasyonun DEAŞ ile mücadeleyi zayıflattığını düşünse de bu harekât, Suriye kaynaklı tüm terör tehditlerini ortadan kaldırma hedefinin bir parçası ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumaya yönelik bir adımdır.” PKK terörü ile mücadelede müttefikler Türkiye’nin yanında yer almalı, ibaresinin gerek harekât başlamadan gerekse başladıktan sonra operasyonun mahiyetine yönelik yapılan açıklamalardan dolayı manidar bir şekilde seçildiği ortadadır. İbrahim Kalın’ın ‘PKK terörü ile mücadelede müttefikler Türkiye’nin yanında yer almalı’ ifadesi, uluslararası hukuk bağlamında Türkiye Cumhuriyeti’nin terörle mücadelesinin haklı ve meşru gerekçeleri olmasına karşın karşılaştığı çifte standart politikasına bir tepki ve uyarı niteliğindedir. Uluslararası arenadaki çifte standardı daha açık ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymak, iç dinamikler- dış aktörler ve uluslararası arenada sözü geçen devlet ya da örgütlerin Zeytin Dalı Harekâtı hakkındaki kanaat ve görüşlerinin incelenmesi ile mümkündür.

09 Ocak’ta Sınır Muhafızı maskesi altında Pentagon ve CIA, Suriye’de PYD/PKK’lıları düzenli orduya çevirme yolunda ilk adımı atarak gerilimi tırmandırmış oldu. PYD/PKK ya bu ilk destek değildi. ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Orgeneral Joseph Votel’in, 22 Aralık 2017’de, DEAŞ’ın canlanmasını önlemek için Suriye’de sınır muhafız birlikleri kuracaklarını duyurmasının ardından ilk adım bu şekilde gelmiş oldu. Kuzey Ordusu adını verdiği CIA ve Pentagon’un yeni oluşum için (PYD/PKK) son teknoloji telsiz, dinleme istasyonu ve sinyal istihbarat ekipmanları transfer ettiği öne sürüldü. Aynı zamanda ekipmanların eğitimi yine ABD’li uzmanlar tarafından verildiği de ihtimal dahilindedir. Takip eden günlerde ise 14 Ocak’ta ABD tarafından yapılan açıklamada ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı koalisyonun Sözcüsü Albay Dillon, Suriye’de ağırlıkla PYD/PKK’nın paravanı SDG’den oluşan 30 bin kişiyi bulacak “Sınır Güvenlik Gücü kuracaklarını açıkladı. Aynı gün içerisinde gecikmeden karşılık Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan geldi. Kalın, “Türkiye, ulusal çıkarları doğrultusunda güvenliğini sağlamak için gerekli tedbirleri almaya devam edecektir.” dedi. Ertesi gün ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Afrin’e operasyon mesajını yineledi: ‘Şuanda zaten obüslerle vuruyoruz. Vurmaya da devam edeceğiz. Harekât her an başlayabilir.’ İfadelerinin kullandı.

Aynı gün içinde 15 Ocak tarihinde Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PYD kontrolünde bir bölge oluşturulmasının, Suriye’yi bölünmeye götüreceği uyarısında bulundu. Akabinde Suriye Hükümeti’nden gelen açıklamada: ABD’nin terör örgütlerine destek vermek üzere Suriye’nin kuzeyinde kuracağı sınır gücünü kınayarak, bunun ülkenin egemenliğine apaçık bir saldırı olduğu, ifadelerine yer verildi. Görünen o ki şu anda 20. gününe girmiş olan harekâtı Türkiye, Suriye ve Rusya ile işbirliği içerisinde yapmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki Rusya ve Esad yönetimi Türkiye ile işbirliğini Suriye’deki ABD etkisini törpüleyene dek kullanacaklardır. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Afrin operasyonunu Suriyeli muhaliflerle yapacağız.’ açıklaması hem tam manası ile bir politika değişikliğine gidilmediğinin hem de Suriye’de Esad yönetimini göz ardı eden bir anlaşmanın ya da barışın mümkün olmadığı sinyallerini vermektedir.

Türkiye sınır ötesi operasyonu gerçekleştirmeden önce Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, 16 Ocak’ta Brüksel’de NATO Askeri Komite Genelkurmay Başkanları Toplantısı iştirak etti. Beklenildiği üzere toplantının konusu terör tehdidi altındaki Türkiye’nin olası bir Afrin sınır ötesi harekâtı ile ilgiliydi. Akar, Brüksel’de ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford’ın yanı sıra ABD Avrupa Kuvvetler Komutanı Orgeneral Curtis M. Scaparrotti ve sırasıyla Ukrayna, Yunanistan, ABD, İspanya ve Almanya genelkurmay başkanları ile ikili görüşmeler de gerçekleştirdi. Uluslararası hukukta esas açısından bir araya gelmenin yanı sıra Türkiye’nin bu terör krizini atlatmada bütün görüşme ve diyalog yollarına açık olduğu barışın tesisi için bütün kapıları aşındırdığı ortadadır.

Aynı gün Türkiye’nin güvenlik endişesine yönelik enteresan bir duyarlılık açıklaması Suriyeli Kürtlerden geldi. DEAŞ’ın Halep’e bağlı Ayn el-Arap bölgesine saldırısının ardından Türkiye’ye sığınan Suriyeli Kürtler, ABD’nin PYD/PKK’yı ordulaştırma çabasına tepki gösterdi. Sivillerin hayatının hiçe sayılmadığının ve sayılmayacağının açıklaması en itibar edilir örneği bölgede yaşayan Suriyeli sivillerden geldi. Terör örgütleri DEAŞ ile PYD/PKK arasındaki çatışmalar sırasında binlerce Suriyeli Kürt’ün Türkiye sınıra geldiğini ve Türkiye’nin kendilerine kucak açtığını aktaran Adul Mustafa adlı Suriye’li sivil bir vatandaş, Türkiye’nin kendilerini ölüme terk etmediğini söyledi. Abdülkerim el-Kasım isimli bir vatandaş ise: PYD’li teröristlerin baskıları nedeniyle evine dönemediğini ifade etti ve Kasım: Biz Kürtüz ama PYD’yi desteklemiyoruz, çünkü onlar savaşın bitmesi için değil ülkenin bölünmesi için çabalıyorlar. Durum böyleyken ABD’nin ve diğer ülkelerin bunları desteklemesini anlayamıyoruz. İnşallah Türkiye bunlara gereken dersi verecektir. Afrin, Kobani ve Münbiç gibi yerlerin de Cerablus gibi özgürlüğüne kavuşmasını dört gözle bekliyoruz, diye ekledi.

Türkiye’nin kendi göbek bağını kesmeyi harici kimseye bırakmayacağı Suriye’nin kuzeyi ve muhtelif yerlerdeki terörle mücadelesindeki kararlılığı ile öne çıkmıştır. Dolayısıyla bu minvalde tansiyonun iyice yükseldiğini gören ABD Dışişleri Bakanı Tillerson 18 Ocak’ta, “Türkiye’ye bir açıklama borcumuz var. (Suriye’de) Herhangi bir sınır güvenlik gücü kurmuyoruz.” dedi. Tam yüz seksen derece tornistan ile yapılan bu açıklama 09 Ocak tarihinde PYD/PKK’ya yapılan yardımın ve verilen desteğin üzerini örtmeye yetmediği ve yetmeyeceği Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar’ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile birlikte Rusya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Gerasimov’la görüşmek üzere Rusya’ya gitmesinden anlaşılmaktır. Beklenildiği üzere görüşmede bölgesel güvenlik konuları, Suriye’deki son gelişmeler ve Astana/Cenevre süreci ele alındı. Rus mevkidaşı ile Akar’ın görüşmesi üzerinden bir gün sonra ABD’den yapılan iki açıklamadan biri tehdit niteliğinde (Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Türkiye’yi böyle bir adım atmamaya çağırıyoruz.”) diğeri ise çevir kazı yanmasın mahiyetinde (Pentagon PYD/PKK paravanı SDG’yi çatışma gücünden “istikrar sağlama gücü” ve “alan kontrol gücüne” dönüştürmek için eğitimden geçirdiklerini açıkladı.) iki açıklama geldi. Ancak Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ABD’nin açıklamalarının tatmin edici olmadığını, Afrin’e müdahale edileceğini söyledi. Aynı zamanda “Hava sahasını kullanmak için Rusya ve İran’la temastayız” dedi. Sorunun güç kullanmadan çözülemeyeceği zaten aşikardı ve kaybedilen vaktin aleyhte gelişmelere gebe olacağı düşüncesiyle Türkiye-Suriye sınırının sıfır noktasından obüs atışları ile daha önce ilk adımı atılmış olan harekât, 20 Ocak’ta Türk savaş uçaklarının Afrin’de terör örgütü PYD/PKK’ya ait gözlem noktasını vurması ile fiilen başlamış oldu.

Yukarıda belirtildiği gibi Türkiye’nin güvenlik endişesi göz ardı edilerek yapılan içi boş, kof ve meseleyi toplamak yerine dağıtıcı etki yapan kavramlar üzerinden eylemsizlik temelli sözüm ona müttefik politikaları uluslararası arenada Türkiye’ye yapılan çifte standardı alenen gözler önüne sermektedir. 25 Ocak’ta BBC’ye verdiği röportajda NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Türkiye’nin Afrin harekâtı hakkında bilgi verdiğini açıkladı. Türkiye’nin kendini savunma hakkı olduğunu belirten Stoltenbeg, “ölçülü” olunmasını istedi. Temenni içerikli bu konuşmanın yerine NATO anlaşmasının 4. Maddesinde belirtildiği gibi (Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte dayanışmalarda bulunacaklardır.) dayanışma kavramı temelinde eylemsizlikten ziyade gerekenin yapılması beklenirdi.

MÜCAHİT BAYRAM IŞIK

Yazar Hakkında

Mücahit Bayram IŞIK

mubayi624@gmail.com @Mubayi_ @mubayi

Yorum Yaz