İlim ve Medeniyet

SÖZLEŞME TEORİSİ VE SÖZLEŞME TEORİSYENLERİ

Toplum sözleşmesi, otoritenin oluşumunun bireylerin genel kabulü ile olduğunu ifade eder. Toplum sözleşmesi teorisi genel anlamda Hobbes, Locke, Rousseau ve Kant gibi filozoflar tarafından geliştirilmiştir.

Toplumsal sözleşmenin ve otoritenin oluşum sürecinin ortaya konulmasına öncülük eden en önemli mesele, yukarıda belirttiğimiz, Hobbes, Locke, Rousseau gibi düşünürlerin, “Devletin olmadığı bir durumda insanlar hangi durumda olurlar ve nasıl yaşarlardı?” sorusunu sormaları ile başlamıştır. Bu sebeple her biri doğa durumunu yani, devletin ve herhangi bir siyasi otoritenin olmadığı durumu irdelemeye başladılar. Fakat bahsedilen doğa durumu, bu  filozoflar için tamamıyla bir hipotez idi. Çünkü ne Hobbes, ne Locke veya Rousseau, aslında siyasi bir otoritenin olmadığı bir toplumun var olduğuna inanmıyorlardı. Onlar, devletin ve siyasi otoritenin olmadığı toplumu ve bu toplumun avantaj ve dezavantajlarını daha iyi aktarabilmek adına doğa durumunu bir tasarı olarak ortaya koydular.

Şimdi sırasıyla Hobbes Locke ve Rousseau gibi sözleşme teorisyenlerinin, doğa durumu üzerine görüşlerine kısaca değinelim.

1. Thomas Hobbes

Hobbes’a göre insan doğası, bireyci ve maddecidir. Ona göre doğa durumu ise, “herkesin herkese düşman olduğu bir savaş zamanı”; ve “insanların, kendi güçlerinden ve yaratıcılıklarıyla sağladıkları şeyden başka güvenceleri olmadan yaşadıkları” bir dönemdir.

Böyle bir durumun geçmişte var olmak zorunda olmadığını söyleyen Hobbes, yönetim olmadan yaşamın nasıl olacağına dair varsayımını şu şekilde açıklar:

“Böyle bir ortamda, çalışmaya yer yoktur; çünkü çalışmanın karşılığı belirsizdir; ve dolayısıyla toprağın işlenmesine de gerek yoktur. Ne denizcilik; ne deniz yoluyla ithal edilebilecek malların kullanılması; ne rahat yapılar; ne fazla güç gerektiren şeyleri kaldırmak ve taşımak için gereken şeyler; ne yeryüzü hakkında bilgi; ne zaman hesabı; ne sanat; ne yazı; ne de toplum vardır. Hepsinden kötüsü, hep şiddetli ölüm korkusu, ve tehlikesi vardır; ve insan hayatı sefil, yalnız, iğrenç, acımasız ve kısa sürer.”[1]

Sonuç olarak Hobbes, doğa durumunda bireylerin korkarak yaşayacağını ifade etmiş, ortak bir güç olmadığı taktirde herkesin güvensizlik içinde yaşayacağını vurgulamıştır. “İnsanlar sınırsız hakka sahipken hiçbir şeye sahip değildir. Sahip olma, güvenliği gerektirir; ancak güvenlik özgürlükle uyumlu değildir.”[2]

2. John Locke

 Genel anlamda Hobbes ile ortak görüşleri benimseyen Locke, doğa durumunu tam bir özgürlük ve eşitlik durumu olarak niteler. Fakat özgürlük olarak gördüğü doğa durumunun “çoğu insanın birbirlerine ve başkalarının haklarına ve mülkiyetine duydukları karşılıklı güven” olduğunu savunur ve doğa durumunun aynı zamanda ahlaki bir durum olduğunu ileri sürer. İşte bu sebeple Locke’un fikri “insan insanın kurdudur” görüşünü benimseyen Hobbes’tan ayrı düşer. Çünkü Locke’a göre otoritenin olmadığı bir durumda insanlar birbirleriyle çatışmaz. Bireyler böyle bir durum karşısında birbirlerinin haklarına ve mallarına karşı saygılıdırlar. Bu durumdan şunu anlıyoruz: Locke’nin doğa durumu tasviri Hobbes’a göre iyi niyetli bir tasvirdir.

Locke mülkiyetin üç yönünün olduğunu savunur: Yaşam, özgürlük ve mülk.[3] Locke yaşamın sadece varlığı sürdürme çabası olmadığını savunmuş, yaşamın ancak Tanrı’nın amacı doğrultusunda yaşanan bir serüven olacağını söylemiştir.

“Yeryüzü ve diğer bütün ast yaratıklar insanların tümüne ortaklaşa ait olmasına rağmen her insan yine de kendi şahsı üzerinde mülkiyete sahiptir. Bunda kişinin kendisinden başka kimsenin hakkı yoktur. Kişinin bedeninin emeği ve elleriyle yaptığı iş diyebiliriz ki tam anlamıyla kendisinindir. Doğanın sağladığı ve içinde muhafaza ettiği şeylerden, insan, emeğini kattığı ve kendi özüne ait olan bir şeyleri birleştirdiği şeyi bu durumun dışına çekip çıkarır ve bu yolla bu şeyi mülkiyeti haline getirir”[4]

Locke’a göre mülkiyet insana Tanrı tarafından verilmemiştir. İnsan kendi çabaları sonucu mülkü elde eder ve ortaya mülkün emek kuramını koyar. Mülkün emek kuramının iki şartı vardır ve bu şartlar Tanrı tarafından koyulmuştur. Bunların birincisi: “Hiçbir birey tüm toprak üzerinde hak iddia edemez.” Yani birey hakkını aldıktan sonra geriye “yeterli miktar ve nitelikte ortaklaşa şey” kalmış olmalıdır. İkinci şart ise: Hiç kimse bozulmadan kullanabileceğinden daha fazla toprak veya onun mahsulünü alamaz. Kısacası insanın hakkı, onun için yeterli olandır. Birey ihtiyacından fazlasının ve  bozulmadan kullanabileceği toprak dışındaki mülkiyetin üzerinde hak iddia edemez.

3. Jean-Jacques Rousseau

Rousseau’ya göre yeni toplumun oluşması için esas olan genel rızadır. Otoritenin meşruluğunu kabul etmek iki aşamalı bir sözleşmedir. Rousseau, Hobbes ve Locke ile şu konuda hemfikirdir: “Hiçbir insan, kendi benzeri üzerinde tabiî bir otoriteye sahip olmadığına ve kuvvet asla bir kuvvet meydana getirmediğine göre, geriye, insanlar arasında her türlü meşru otoritenin temeli olarak itibari anlaşmalar kalıyor demektir.”[5]

Anlaşmanın sonucu oluşan toplumdaki her üye diğerleriyle eşit hakka sahiptir. Fakat üyeler, mutlak kendini savunma hakkını ve mülkiyet hakkını kaybeder. Verdiklerine karşılık olarak ise, toplumun onlara uygun gördüğü ve eşit bir şekilde verilen hakka sahip olunur.

Sonuç olarak: “Toplumsal sözleşmenin, boş bir formül olarak kalmaması için, bütün diğer taahhütlere yetecek gücü sağlayacak zımnî bir taahhüdü daha içermesi gerekir ki, o da şudur: Genel iradeye itaati reddeden her kişi, genel yurttaşlar topluluğu tarafından itaate mecbur edilir; bu ise; onun özgür olmaya zorlanacak olmasından başka bir anlama gelmez.”[6]

Ali İmran KÖŞKER

[1] Leviathan, Bölüm 13.

[2] Politics and Vision, 258.

[3] Alan Ryan, Property and Political Theory (New York: Oxford University Press, 1984)

[4] İkinci İnceleme, kısım 27.

[5] Toplumsal Sözleşme, kitap 1, bölüm 4.

[6] Toplumsal Sözleşme, kitap 1, bölüm 7.

Exit mobile version