İlim ve Medeniyet

CANLI ÖLÜMLER ÜZERİNE BİR ŞİİR: BALKON (1957-SEZAİ KARAKOÇ)

BALKON

Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
Anneler anneler elleri balkonların demirinde

İçimde ve evlerde balkon
Bir tabut kadar yer tutar
Çamaşırlarınızı asarsanız hazır kefen
Şezlongunuza uzanın ölü

Gelecek zamanlarda
Ölüleri balkonlara gömecekler
İnsan rahat etmeyecek
Öldükten sonra da

Bana sormayın böyle nereye
Koşa koşa gidiyorum
Alnından öpmeğe gidiyorum
Evleri balkonsuz yapan mimarların

(1957, Yaz)

 

Bir tabut, konulmayı bekleyen bir ölü, cepli bir kefen, katlı mezarlar…

Betonlaşma nedir? diye sorsalar aklıma bunlar gelir. Sonra kendi kendime bu gidiş nereye demeye başlarım. Sorgulamalarım ve cevap arayışlarım uzayıp gider. Bu yazı bir şiir tahlilinden çok bir dertleşme yazısıdır. Adını ne koyarsınız bilmiyorum. Dünya, ahiretin bir körfezidir. ‘Modern Dünya’da ölümün körfezi ise; balkondur. İnsanlar da çocuklar gibidir. Bu dünya, bilincine varan için bir imtihan yeri iken, akıl edemeyenler için ise oyun ve eğlence yerinden başka bir şey değildir. Eğlenmeye başlayınca unutur insan her şeyi. Eğlencenin biteceği son ana kadar bir an bile tebessüm eksik olmaz yüzünden. Göremez ya da görmek istemez ilerisini. Hep ileriye gittiğimiz düşünülür ama en ilerisi hiçbir zaman düşünülmez. Düşünmeyen yüreklerin yüreklerimizi taşlaştırdığı, betonlarla çevrili dört duvarlar sardı etrafımızı. Kendisini ve etrafını düşünmeyen insanlar için tasarlanmış tabutlar gibiydi bunlar. Bilen canlı ölüler için mezar, bilmeyen masum çocuklar için ölüme giden yoldur balkonlar.

Toprak ve tahtalar evimizdir bizim. Bizi biz yapan ve yine bizi kendimizden kurtarıp gerçeğe ulaştıracak olanlar da onlardır. Değerlerimizi, en sevdiklerimizi toprak alınca ve tahtalar örtünce susar ve sabrederiz. Ötesine müsaade etmeyiz. Şimdi etrafımız ölümle sarılmış, her yer ölüme açılan bir kapı gibi. Aydınlığımıza gölge düşüren binalar, çocuklarımızı bizden ve biz olmaktan alıkoyan balkonlar. Eskiden ölmek de güzel olsa gerek, o eski bayramlar gibi. Toprakla büyümüş ve tahta kokusu bedenine sinmiş bir yüreğe, bayramdır ölmek. Doğumdan ölümüne kadar seninle olan sevdiğine kavuşmak…

Oysa şimdi ve bundan sonrası içinde hangi ölüm bizdendir ve hangi beden sevdiğine kavuşur ölünce? Sezai Karakoç bunu sorgulayın diyor. Zaten ölü değil misiniz? Ölmek için toprak yerine betonları seçmişiz. Bir tabut kadar yer tutan balkonlarda ölümü hızlandırmak için her yolu denemişiz. Kefen misali asılan çamaşırlarımız düşen çocuklarımız için sanki. Ya da düşmese de olur. Nasıl olsa gelecekte balkonlarda olacak ölü bedenlerimiz. Topraktan geldik ama toprağa gidemeyeceğiz. Beden toprağa kavuşmaz ise rahat edemez. Bu şiirde;

“İnsan rahat edemeyecek, öldükten sonra da…” diyor şair. Ve şair bunu 1957’de söylüyor. Ben ise 2016’nın yazlarından birinde bu şiiri okuyorum. Okudukça etrafımdaki gökdelenler geliyor gözlerimin önüne. 59 yıldır hiç durmadan uzaklaşmaya devam etmişiz topraktan. Ölümler sıradanlaşmış ve herkes aynı ölüyor artık. Aynı binalar gibi. Sadece gömülen yüzler farklı. Tek tip ölüleşiyoruz galiba. Modern hayat böyle istiyor. Ya biz böyle istemiyorsak?

Değişime önce bizi bizden koparan mimarlardan başlamalıyız. Karakoç’un “eli öpülesi” olarak gördüğü mimarlar lazım bize. Geçmişimizi bugünümüze taşıyabilecek mimarlara ihtiyacımız var bizim. Yalnızca modern hayata uyum sağlama gayeleri olmasa, birazda insanlar için çalışılsa ve sonunda toprakla yoğrulacak bedeni, topraktan kaçırmaya, uzaklaştırmaya çalışmasalar, her şey daha güzel olacak. Çocuklara oyun arkadaşı olacak olan balkon değil çocuktur. Çocukları, çocuklara kavuşturabilirsek, ölümler bizden olur biz gibi olur. Yine eskisi gibi ağlamaya vakit bulduğumuz cenazelerimiz olur.

Herkesin kendisine has bir gidişi olur.

Exit mobile version