MARX, WEBER VE DURKHEİM’DE MODERNLEŞME OLGUSU

1

Modernlik 17. ve 18. yüzyıllarda Batı Avrupa’da ekonomi, kültürel, siyasal ilişkiler bağlamında ortaya çıkmış ve zamanla dünyanın geri kalan toplumlarına da yayılmış bir toplumsal başkalaşım sürecidir.

Modernlik, sürekli bir değişimi, farklılaşmayı içeren dinamik bir süreçtir. Bu sebepten ötürü modern insanlar arasında iletişim öyle hızlı ve mesafeli bir hal almıştır ki gerçek bir sosyal ilişkiden bahsetmek mümkün olmamaktadır. Nüfusun artmasına paralel olarak artan işbölümü, her biri ayrı işlevi yerine getiren bu nedenle de aralarında bir bağımlılık ilişkisi bulunan yapısal anlamda farklılaşmış bir toplum doğurmuştur. Loo ve Reijin Modernleşmenin Paradoksları kitabında böylesi toplumları her bir parçası birbirine şu veya bu biçimde bağlanmış korkunç bir makineye benzetirler. Böylesine değişken ve karmaşık ilişkilere sahip toplumların nasıl oluyor da ayakta kaldığı sorusu birçok düşünce insanının cevabını bulmaya çalıştığı bir soru olmuştur. Durkheim bu soruya “kolektif bilinç” kavramıyla yanıt verir. Durkheim’a göre insan toplulukları bir arada yaşayabilmek için ortak değer, norm ve kurallara ihtiyaç duyarlar. Kolektif bilinç onları işte bu kurallara uymayı sevk edecek olan modeldir.

İşbölümünün az gelişmiş olduğu toplumlarda dayanışma kendiliğinden oluşabilmektedir çünkü bireysel ve kolektif bilinç büyük oranda örtüşmektedir. Bu sebepten bireyler gelenek ve toplumun belirlediği kurallara karşı çıkmazlar. Bu toplumlarda (konformizm) uymacılık hüküm sürer. Durkheim bu toplum biçimini “mekanik toplum” olarak isimlendirir. (Loo ve Reijen, 2014, s.90)

Nüfusun artmasına bağlı olarak artan işbölümü neticesinde insanlar birbirinden farklılaştıkları halde birbirlerine daha bağımlı hale gelmeye başlamışlardır.  Bu tarz ilişki biçimine ise Durkheim, “organik toplum”  adını verir. Bu açıdan bakıldığında Durkheim’a göre modernleşme bağımlılığı azaltmaz ancak farklı bir bağımlılık ilişkisi ortaya çıkarır. Loo ve Reijen bu ilişkiyi, bireysel sorumluluk ve toplumsal dayanışmanın bir madalyonun iki yüzü gibi işlev görmesine benzetir. Durkheim, bu iki yüzün birbirinden ayrı düşmesinin “anomi” ile sonuçlanacağının üzerinde de durmuştur. Anomi, bireycilik ve çözülmenin toplumdan soyutlanmayı, Robert Castel’in ifadelendirmesiyle “mensubiyet yitimi”ni getirerek modern toplumu tehlikeye düşürecektir. Anomiyi ortaya çıkaran ise kolektif bilincin modern insanlar üzerinde etkisinin azalmasıdır.

Durkheim, modern birey kültürünü toplumun temellerini sarsan bir unsur olarak kabul eder. Modern toplumda bireyler bağımsızlıklarını toplumdan bağımsız olarak tanımlamaktadırlar.  Geleneksel toplumlarda insanın hırs ve arzularını frenleyen kurumların olduğunu, modernleşmiş bir toplumda ise insanların hayvanlara kıyasla ihtiyaçlarını sınırlayan biyolojik mekanizmalar olmadığı için bu hırs ve arzular toplumun işleyişi için tehlike oluşturmaktadır. Loo ve Reijin bu noktada Durkheim’in modern toplumdaki bu hırs ve arzu ilişkilerini kapitalist düzene değil de insanın doğasına bağlamış olmasına eleştiri getirir. Ancak şu da eklenmesi gereken bir husustur ki, geleneksel toplumlarda hırs ve arzuların toplumun temelini sarsacak derecede etkisinin olmaması, modern toplumlarla kıyaslandığında kapitalist düzenin ortaya çıkardığı rekabet politikalarından ve değerlerin özünü kaybettirerek onların pazara sürülmesine olanak veren kültür endüstrisi olgularından uzak olduğundan kaynaklıdır.

Durkheim ayrıca anominin toplumda yaratacağı kaostan ötürü intihar olayları, suç ve sosyal çatışmalar gözleneceğinin vurgusunu yapar. Bu açıdan bakıldığında Durkheim, anomi ve intihar kavramları ile modernleşmenin yol açtığı sosyal ve bireysel travmalara dikkat çekmiştir. (Kaya, 2012)

Modernleşme üzerinde düşünceler ortaya koyan diğer bir isim, çatışmacı kuramın öncülerinden Karl Marx’tır. Marx, modernleşmeyi ekonomi ve sınıf mücadelesi temelli olarak analiz eder. Modernleşmenin, ussallaşmanın getirisi olarak ortaya çıkmış kapitalist ekonomik modelinin “burjuva” ve “proletarya” sınıflarını ve bu sınıflar arasında oluşacak olan emek sermaye çatışmasını yaratacağına odaklanır. Bu bakımdan üretim araçları modern toplumun katmanlı yapısının oluşmasında etkili olmuş önemli unsurlardır.

Marx, bireylerin belli çıkar duygularına sahip olduklarını ve modern toplumun da farklı çıkarlara sahip sınıflar arasında çatışma ortamı oluşturduğu inancını temel alır. Kapitalist üretim düzeninde burjuva ve proletarya arasındaki çatışma, burjuvazinin yarattığı devrimci proletarya eliyle kapitalist sistemin yıkılıp yerine sosyalist düzenin kurulmasıyla sonuçlanacaktır. Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar filminde de anlatılmaya çalışılan, makinenin yaygın kullanımı ve işbölümü proletaryanın yaptığı işin çekiciliğini yok edip, insan emeğini bir nesne haline dönüştürerek “yabancılaşma”yı meydana çıkarır.

Marx, teorisi gereği işçi bağlamında bir yabancılaşmadan söz etse de Durkheim’in anomi kavramına geri dönüp bakacak olursak her ikisi de modernleşme sonucu bireylerin değişime, dinamizme adapte olamamasından kaynaklı olarak ortaya çıkmış handikaplardır.

Anomi ve yabancılaşmabireycilleşmenin paradoksları” olarak modernleşme madalyonunun iki yüzünü temsil ederler. (Loo ve Reijen, 2014)

Aslında Marx eleştirilerilerini doğrudan bir süreç olarak modernleşmeye değil de dolaylı olarak onun bir ürünü olan modern burjuva toplumuna yapar. “Burjuvazi hakim olduğu her yerde insanoğlunu doğal efendilerine bağlı kılan feodal bağları kesip atmış, insanla insan arasında katıksız çıkardan başka bir bağ bırakmamıştır. Dinsel ve siyasal aldatmacaların peçesi ardına gizlenen sömürünün yerine çırılçıplak, acımasız, utanmasız sömürüyü getirmiştir.” (Marx ve Engels, 2017)

Weber’in teorisinde ise modernleşme sürecinin anahtar kavramı “rasyonelleşme”dir. Modernitenin tarihsel oluşumunun toplumsal-iktisadi boyutunu kapitalizm ile kültürel boyutunu ise rasyonalizm ile açıklamaktadır. Weber, rasyonelleşmeyi Batı merkezci bir bakış açısıyla ele alarak modern toplumun temel dinamiği olduğunun vurgusunu yapar. Rasyonel hukuki egemenlik modern devletin egemenlik biçimidir. Sistematik kurallar dâhilinde oluşturulmuş bürokrasi, bu egemenlik biçiminin yönetim aygıtıdır. Akılcılaşma, bir yanıyla büyüden arındırılmış bir toplum düzeni ile gittikçe daha mükemmel hale gelmiş kavramlar yardımıyla insanın gerçekliği daha fazla kavrayabilmesine olanak tanırken, bir yanıyla da insanlığı bürokrasinin ve rasyonel otoritenin “demir kafes”i içine hapsedecektir. Durkheim’in aksine Weber bireyin toplumdan kopacağından değil, modern toplumun saf akılcı eylemlerinin bireyi rasyonalitenin demir kafesine mahkûm edeceğinden endişe ediyordu.

Weber, kapitalizmin analizinde ise dini değerleri vurgulamasıyla Marx’ın karşı kutbunda konumlanır. Protestanlığın emeği, çalışmayı Tanrısal buyruk olarak görüp çalışmaya teşvik edip aynı oranda lüks tüketimi sınırlandırarak kapitalizmin bel kemiğini oluşturduğunun üzerinde durur.

Modernleşmenin oluşum aşamasını farklı bağlamlarda ele almış bu isimler en son gelinen aşamada bu oluşumun çıkmazlarının üzerinde durmuşlardır. Marx’ta yabancılaşma, Weber’de demir kafes ve Durkheim’da anomi olarak beliren bu kavramlar bir bakıma modernizmin kehanetleridir.

Moderniteyi açıklamada bu teoriler toplumun yapıları sayılabilecek ekonomi, dayanışma ve siyasal ilişkiler bağlamında önemli yapı taşlarıdır. Bu sebeple herhangi birinin ötekilerden daha açıklayıcı olduğundan ziyade her birinin farklı bir alanda yorum getirmesiyle parçadan bütüne gidildiği kanaatindeyim.

Durkheim toplumsal dayanışma temelinde, Marx ekonomi, üretim ilişkileri ve sınıflar bağlamında Weber ise daha siyasal ve din temelli rasyonelleşme ve kapitalizmin bel kemiği olarak kabul ettiği Protestanlık bağlamında modernleşme sürecini açıklamaya çalışmıştır. Yani biz modern toplumunun oluşum sürecini açıklayabilme çabası içerisine girdiğimizde ilk olarak Durkheim’in toplumsal dayanışma, kolektif bilinç kavramları ile toplumun farklılaşan çıkarlara rağmen nasıl ayakta durduğu sorusunun yanıtını bulup, bu çıkarları ekonomik yapı bağlamında incelemeye çalıştığımızda Marx’ın özel mülkiyetin neticesi olarak oluşmuş sınıf çatışması kavramı ve üretim araçlarına sahip olamayan, modern kapitalist sistem karşısında yabancılaşmaya uğramış proletarya ile karşı karşıya kalırız. Modernleşme ile birlikte akılcılaşmanın toplumun her alanında kendisini hissettirdiği aşamaya gelindiğinde ise Weber’in rasyonelleşme süreci olarak adlandırdığı ve bu sürecin neticesinde bireyin mahkûm edileceği öngörüsünde bulunduğu demir kafes nitelendirmesi ile karşılaşırız.

Kısacası bu isimler yaşamış oldukları farklı toplumsal yapıyı ve farklı dönemleri analiz ederek modernitenin gelişim aşamasını genel bir perspektifle değerlendirmemize olanak tanımışlardır.

Hanife KALKAN


         KAYNAKÇA:

  • Loo, H.V.D. Reijen, W.V. (2014). Modernleşmenin Paradoksları, İstanbul, İnsan yayınları
  • Kaya, M. (2012), Klasik Sosyolojik Perspektifte Modernleşme Tartışmaları, Birey ve Toplum, 2 (4), (111-132)
  • Eşki, H. (2010), Bugünü Anlamak İçin Max Weber’i Yeniden Okumak, ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 6 (11), (187-198)
  • Marx, K. Engels, F. (2017) Komünist Manifesto, İstanbul, Can yayınları
  • Yücedağ, İ. (2010), Moderniteyi Marshall Berman Üzerinden Okumak, Sosyal Bilimler Genç Araştırmacılar Sempozyumu

About Author

Konuk Yazar

1 Yorum

  1. Pingback: KİTLE TOPLUMU VE BİREY | İlim ve Medeniyet

Leave A Reply