KİTAP İNCELEMESİ: MAĞDURUN DİLİ

0

Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, İstanbul: Metis Yayınları, 2007, 172 s.

Edebiyat eleştirisi ve deneme yazarlığı alanında önemli bir konuma sahip olan Nurdan Gürbilek, bu deneme kitabında edebiyatın mağdur/mağdurluk ile ilişkisini ele almaktadır.

Birbirini tamamlayan beş denemeden oluşan kitapta Oğuz Atay, Dostoyevski, Yusuf Atılgan ve Cemil Meriç’in eserlerinde öteki, yeraltı adamı, mağdur ve tutunamayana dair bir okuma gerçekleştirilmektedir. Gürbilek’e göre mağdurluk, edebiyatı biçimlendirirken edebiyat da mağdurluğa ışık tutmaktadır. Mağdurluk, maduniyet gibi kavramlarla tanımlanmış olan durum edebiyat gibi diğer sosyal bilimlerde de ele alınmaktadır. Ancak maduniyet çalışmalarında önemli bir isim olarak yer alan Gayatri Chakravorty Spivak’a göre bir aydının madun adına konuşması; yazılarında ona yer vermesi madunun madunluğunu yeniden üretmekte olan bir süreci beraberinde getirmektedir. Gürbilek’in deneme kitabında ele aldığı Atay, Dostoyevski ve Atılgan gibi isimleri okuduğumuzda ise edebiyatın madun adına konuşmadığını bilakis madunu konuşturduğunu gözlemleriz. Bu sebepten ötürü kanaatimce edebiyat ve aynı zamanda sanat, mağdur/madun söz konusu olduğunda madunu, ötekini konuşturduğu, onun duygularını en açık şekilde aktarmaya çalıştığı için diğer sosyal bilimlerden ayrılarak farklı bir konuma oturmaktadır.

Nitekim Nurdan Gürbilek de kendisini böyle bir eser kaleme almaya iten ilk kıvılcımın Atay’ın Tutunamayanlar’ında Selim karakterinin aklından çıkaramadığını yazdığı -tek göz odaya doluşmuş olan kalabalık aileler, kaderi hizmetçilik olan kızlar, sınıf birincisi olmasına rağmen çıraklığa mahkûm olan oğlanlar… vb.- tutunamayanların hikâyesi olduğunu belirtmektedir. Tutunamamanın, öteki, aylak adam ve yeraltı adamı olmanın yalnızca romanlarda işlenilen bir kurgudan ibaret olmadığı, hepimizin hayatımızın bir köşesinde bunları tecrübe ettiği, Gürbilek’in ifadeleriyle “büyümeye çalıştığımız sırada birinin bizi küçük görmesi, hayata tutunabilmek için görülmeye muhtaç olduğumuz sırada görmezden gelinmemiz” belirtilerek daha baştan ortaya konulmaktadır.  Ayrıca Gürbilek denemelerinde ele aldığı yazarları ve eserlerini “bakış”ın içerdiği şiddet bağlamında yani görülmek, horgörülmek ve hiç görülmemenin karakterler aracılığıyla nasıl yansıtıldığı ve bakış imgesinin yapıt yaratma sürecini nasıl etkilediği temelinde ele almaktadır.

Horlanmanın Acısı: Edebiyat ve Gurur Yarası başlıklı ilk bölümde Gürbilek, horlanmayı, yok sayılmayı öteki olarak görülmeyi kahramanları aracılığıyla en iyi anlatmış olan Dostoyevski’nin eserlerine değinmektedir.

Dostoyevski’nin birçok eserinde horlanma; doluluğun, bir aradalılığın metaforu olarak şölen ve bu şölenden kovulmuşluk duygusu ile anlatılmaktadır. Kendisini toplumun içinde bir fazlalık olarak gören kahraman, dünyayı büyük bir şölen yeri olarak görür ancak bu şölende kendisine ayrılmış bir yerin ayrılmadığını düşünür. Bu kovulmuşluk duygusunu Gürbilek’in Dostoyevski kahramanlarının en safı olarak tanımladığı Budala’nın Mışkin’i en çocuksu doğruluğuyla şu soruyu sorarak yansıtır: Çocukluğumuzdan beri bize göz kırptığı halde bir türlü katılamadığımız, parçası olamadığımız bu sonsuz şölen de ne?” Yukarıda da bahsedildiği gibi Gürbilek, bu öteki olma duygusunu bir imge olarak kullandığı “bakış” üzerinden anlatmaktadır. Sartre’nin Varlık ve Hiçlik eserinde ortaya koymuş olduğu ‘görme’ ve ‘görülme’ ilişkisini ele aldığı karakterler üzerinden okumaktadır. Sartre’a göre “başkalarının bakışına maruz kalmak, yabancı bir dünyada insanı bir gölge gibi izleyen bir bakışa mıhlanıp kalmak, o bakışı içselleştirmek” anlamına gelir. Dostoyevski’nin kahramanlarında bu görme-görülme ilişkisi bir çifte duyguyu beraberinde taşımaktadır. Yaşamı boyunca horgörülmenin veya hiç görülmemenin açmış olduğu gurur yarasıyla ortaya çıkan başkaları tarafından görülme arzusu ve ona eşlik eden görülmeme korkusu hatta görüldüğünde dahi bir fare gibi gizlenip yok olma isteği neredeyse bütün romanlarında işlenmektedir. Gürbilek, kitabında yer verdiği yazarların büyüklüğünün Leyla Erbil’den almış olduğu kavramsallaştırmayla “çiftkalplilik”  yani yapıtlarının içinde iki kalbin aynı anda atmasına izin verdiklerinden kaynaklandığını söylemektedir. Böyle bir çiftkalpliliğe yine Dostoyevski kahramanlarının hayal dünyasında rastlamak mümkündür. Kahraman bir yandan bir ‘ayakkabı tabanı’, bir ‘böcek’ kadar bile değerli olmadığını hissederken diğer yandan kendi hayalinde ‘şöhretin tacını giymiş bir şair’ olabilmektedir. Büyük tutkularla küçük hayatlar arasında sıkışıp kalmış bir yeraltı adamı ve bu yeraltında yaşanan çatışmayı, yeraltı trajedisini romantikleştirmeden bir çiftkalplilik kurgusunda bizlere sunmakta olan yazar ile karşı kaşıya bulunmaktayız.

Peki,  bir yazar tutunamayanın, ötekinin öyküsünü hem okuru canevinden vurarak hem de bu öyküyü melodramatik bir duruma düşürmeden, acısını anlattığı insanları gülünç duruma düşürmeden nasıl anlatabilir? Gürbilek, Acı Anlatılabilir mi?: Duygu, Pathos, İroni başlıklı bölümde bu soruya Oğuz Atay’ın romanları üzerinden cevap aramaktadır. Acının anlatılırken abartılarak inandırıcılığını kaybetmesi, Vüs’at O. Bener’in deyişiyle “anlatı”nın “ağlatı”ya dönüşmesi tehlikesine karşı Atay ironiyi kullanmıştır. Romanlarındaki ana temayı oluşturan tutunamama ve toplumun dışında hissetmeyi ironi yardımıyla duygudaki aşırılığın yol açabileceği patetik yanılgıdan ve abartıldığı için inandırıcılığını kaybetme tehlikesinden korumaya çalışmıştır. Atay, anlatmak istediği durumu veya vermek istediği duyguyu ikili bir yapı üzerinden kurgulayarak ironikleştirmektedir. Örneğin Tutunamayanlar’da Turgut’un intihar eden arkadaşı Selim için kurduğu “Şarkısı yarıda kaldı; aklı da karıda kaldı” cümlesi bir yandan gerçek anlamda Selim’in yarım kalmışlığını dile getirirken diğer yandan da duygu abartılarak gülünç hale getirilir. Gürbilek, Atay’ın kullanmış olduğu bu ironi tekniğini kederli içeriğin taklit duygusuyla anlatılması olarak okumaktadır.

 Mağdurun Dili: Tarihte Mağlup, Üslupta Galip başlıklı bölümde ise Cemil Meriç’in kişisel hikâyesiyle iç içe geçmiş olan yazdıkları üzerinden onun mağdurluğu nasıl algıladığı ve nasıl anlatmaya çalıştığı üzerinde durmaktadır. Meriç, burada ele alınmakta olan isimlerden roman yazarı olmaması ve mağdurluğu medeniyetlerarası ilişkiler bağlamında konu edinmesi noktasında ayrılmaktadır. İlk olarak Meriç’in dile ilişkin görüşlerine, özellikle bir ihanet, devlet zoruyla beyinlere ve mekteplere sokulan utanılacak kelimeler olarak gördüğü Cumhuriyet Türkçesine dair fikirlerine yer vermektedir. Ardından Meriç’in bir yandan Batı’ya hayran diğer yandan ise onu bir “yamyamlar medeniyeti” olarak görmesini Doğu’nun tarihsel yenilmişliğiyle kendi kişisel hüsran hikâyesini iç içe geçirmiş olması olarak okumaktadır Gürbilek. Ona göre bu iç içe geçiş inandırıcı kılınmış bir mağdurluk anlatısı da sunmaktadır. Ayrıca Gürbilek’e göre Meriç’in düşünce dünyasının orta yerinde bir yarılma ve çifte bağlanış söz konusudur. Meriç’in Doğu ve Batı için gerekli gördüğü inanç veya ideolojilerin farklılaşmasını yani Avrupa’yı kurtaran dinsizliğin bizi öldüreceğine dair ifadelerini de Gürbilek bu yarılma ile açıklamaktadır. Ancak belki de burada sorulması gereken soru; Meriç’in farklı medeniyetler için farklı düşünce birikimini, inancı uygun görüyor olması gerçekten onun düşünce dünyasında bir yarılma ve tezatlık olduğunu mu göstermektedir? Meriç’in Balzac’a hayran olması ve aynı zamanda da Batı’nın toplumsal ve ahlaki yapısının Bu Ülke için öldürücü olabileceğini düşünmesi bir tezatlık olarak mı okunmalıdır?

Romanların mağdurluk anlatısı aynı zamanda yazarın okurla ve yazarın kahramanıyla olan ilişkisi bağlamında da okunabilmektedir. Yazarın Kibri: Bir Başkası Olarak Okur başlıklı bölümde ise Gürbilek, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanları üzerinden yazar-okur ve yazar-kahraman ilişkisini ele almaktadır. Atılgan’ın Aylak Adam romanını “Sustu. Konuşmak lüzumsuzdu. Bundan sonra kimseye ondan bahsetmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.” şeklinde bitirmesi Gürbilek’e göre okurun, kahramanın kendini dışlanmış ve fazlalık olarak hissetmesini sağlayan tüm değerlerin temsili olarak konumlandırılması ve yazarın kahraman aracılığıyla okuru yok sayması ve onu karşısına alması anlamına gelmektedir.

Ayrıca burada Aylak Adam romanı özelinde önemli bir hususa da değinmektedir Gürbilek. Toplumun dışına itildiğini hisseden ve bu dışlanmışlıktan dolayı bir yandan mağdur olan ama diğer yandan da kibir duygusuyla kendisini ötekilerden, Atay’da “tutunanlar” Atılgan’da ise “elipaketliler” olarak beliren toplumun geri kalanından ayrı tutan ‘aylak adam’ın bir an kendisinin de başkalarından farklı olmadığı hissine kapılmasına ve kendini kandırdığına vurgu yapmaktadır. Aylağın kendini ötekilerin uzaklığında sandığı an aslında ötekilere en yakın olduğu, zihninin onlarla meşgul olduğu an değil mi?” diye sorarak romancının bu kararsızlığının bir zaaftan öte romana güç katan bir unsur olduğunu da eklemektedir.

Kitabın son bölümü olan Yeraltında Neler Var: Görülmek, Horgörülmek, Hiç Görülmemek başlıklı bölümde ise Dostoyevski ve Atılgan’ın farklı eserlerinden bakışın çifte doğasına odaklanmaktadır. Dostoyevski’nin yeraltı adamı ve Anayurt Oteli’nin Zebercet’i görülmemenin, horgörülmenin açmış olduğu gurur yarasıyla görülme arzusunun kıskacında olan kahramanlardır. Buradan hareketle Gürbilek, Dostoyevski başta olmak üzere ele aldığı yazarların eserlerinde gurur yarası, dışlanmışlık, kibir ve gücenmişlik gibi birden fazla sesi aynı anda ve aynı kahraman üzerinden yansıtmaya çalıştıklarını vurgulamaktadır. Küçük hayatlar ve büyük hayaller arasında sıkışıp kalmış olmayı mağdurun, ötekinin ve tutunamamış olanın dilinden anlattıkları için bu eserlerin ve yazarlarının bu denli etkili ve kalıcı olabildiklerini belirtmektedir.

Spivak’ın Madun Konuşabilir mi? eserinde madunun aydın aracılığıyla konuşmasının onun için bir imkân olmadığını aksine madunluğun yeniden üretildiğini söylemesine karşın Nurdan Gürbilek Mağdurun Dili adlı deneme kitabı aracılığıyla madunu/mağduru konuşturan roman yazarlarına ve eserlerine dair dikkat çekici bir okuma gerçekleştirmektedir. Gürbilek’in kullandığı imge ve metaforlar, sahip olduğu akıcı dil ile zenginleştirilen eser, literatürde romanların dünyasını aralayan, onlara farklı bir pencereden bakmayı sağlayan önemli bir konuma oturmaktadır.

Hanife KALKAN

BİR KUDÜS KİTABI: ZEYTİNDAĞI

 

About Author

Leave A Reply