BÜYÜK İRAN TARİHİ

0

Büyük İran Tarihi isimli kitap dönemin önemli simalarından olan Muhammed Ali Furuği tarafından kaleme alınmıştır. Erken bir tarihte bu kitap Osmanlıcaya çevrilmiştir. Ben de Osmanlıca olan bu eseri günümüz Türkçesine aktardım. Bu kitabın ders kitabı olarak yazıldığını düşünüyorum.

Kitabın müellifi olan Muhammed Ali Furugi 1877 yılında Tahran’da doğmuştur. İlk eğitimini babasından aldıktan sonra dönemin önemli kurumlarından ders almakta okumaya ve bilmeye olan merakı sonucunda kendisini geliştirerek birçok dil öğrenmekte ve dönemin önemli bir siyasi figürü haline gelmektedir. Savaş bakanlığı, maliye bakanlığı, adalet bakanlığında gibi birçok bakanlıkta ve başbakanlık görevlerinin yanı sıra elçilik ve hocalık yapmıştır. Ayrıca önemli bir tarihçi ve edebiyatçıdır da. Birçok önemli tarih, felsefe ve edebiyat kitabını Farsçaya aktarmıştır. 1941 Yılında Rıza Şah sürgüne gittikten sonra zaten hasta olan Furugi vefat eder.

Tarih-i İran-i Bozorg adlı yazdığı bir eser 1926 yılında “bıyıklı oğullarından” Ömer Halis tarafından Türkçe ’ye tercüme edilmiştir. Ömer Halis’in kim olduğunu bilmiyoruz. Eserin başında şöyle yazmaktadır. “erkân-ı harbiye-i umumiye talim ve terbiye dairesince neşir olunmuştur.” Çevirenin farsça bildiğini biliyorum ve hakkında başka da bir bilgim yok şimdilik.

Eldeki verilerden yorumlamaya başladığımız da eserin girişinde Ömer Halis Türkçülük akımından etkilenmiş durumdadır. Ömer Halis kendi gerekli gördüğü bazı yerlere dipnotlar düşmüş ve açıklamalar yapmıştır. Sayfa 6’nın dipnotunda yaptığı açıklamada söyledikleri şayan-ı hayrettir. Yavuz sultan Selim’in Şah İsmail’le savaşırken bir sebebinin olduğunu bir davasının olduğunu söylüyor. Bu davasının Anadolu ve İran’daki Türkleri birleştirmek olduğunu dile getirmektedir. Yani özellikle ben bunun doğru bir tespit olduğunu düşünmüyorum. Türklükten ziyade orada öne çıkan anahtar kavramlar daha başkacadır. Türk mefkuresi ve Türk Birliği fikirleri o dönem için oldukça erkendir ve anokranizm olarak değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.

Ömer Halis Furugi’nin yazdığı esere (kendi söylemesine göre) bağlı kalarak bir tercüme yapmıştır. Ben maalesef eserin orjinaline ulaşamadım ve kontrol etme fırsatım olmadı. Bu eserin Osmanlıcası internette bulunmaktadır. Ben ise eseri günümüz Türkçesine aktarmış bulunuyorum. Bölümler halinde buradan paylaşmayı uygun görüyorum. Nakl eden yazan kısımlar Ömer Halis’in kendi yaptığı eklemelerdir. Yaklaşık bir yıl önce bu çeviriyi yapmıştım Osmanlıcadan Türkçeye aktarırken hata söz konusuysa bana aittir.

Büyük İran Tarihi:

Türkçeye Nakl Edenin Mukaddimesi:

(s. 1) Serdar-ı Sipah’ın mütefevvik nüfuzu İran’da his edildiği günden itibaren istihdâf edilen maksad akîm kalan bir iki hamleden sonra nihayet bu teşrîn-i sâni içinde[1] ehemmiyetli bir muvaffakiyete erişmiş oldu. Şah Ahmed, İskât, Kaçar hanedanı tebdîl edildi. Makam-ı saltanata yükselmiş olan “Rıza” hanın unvan-ı şâhîsine “Pehlevi” kelimesinin ilave edilmiş olması da gösteriyor ki bu tebeddül yalnız şahlığın bir hanedandan diğerine intikaline münhasır kalmayup İran’ın akide ve içtimâiyatında siyaset ve idaresinde dahi pek esaslı değişiklikler vücuda getirilmesine uğraşılacaktır.[2]

Ahalisi muhtelif, bünye-i teşkili zayıf, cihâz-ı idarisi nâ-tamam, maliyesi perişan ordusu kuvvetsiz olan ve bilhassa hayat ve istiklaline kasdı mesbuk iki hısm-ı kavinin ifsad ve istilası karşısında bulunan bu memlekette yer yer, zaman zaman bir takım vekayi ve ihtilâtatın tehaddüs etmesi de muhtemeldir.

On küsür milyon ahalisinin bugün dahi heman nısfı Türk olan ve halen de kendisiyle beş yüz kilometreyi mütecâviz hududumuz bulunan bir devletin mukadderât-ı tarihiyyesinde ki bu azîm tahavvülü bütün ihtimâlât ve şümulüyle takip etmemiz, tedbir almamız elbette bizim için hayati bir vazife sayılmağa layıktır. İran’ı istila edecek bir devletin milyonlarca kardaşımızı esir ve imha edeceğine ve bizi Şarktan ayırmak ve kendi Şark vilayetlerimizi daha ziyade ayartmak ve azdırmak imkanına kadir biz vaz’-ı tehdit alabileceğine kani olmak içün yalnız haritaya bakmak bile kifayet edebilir.

 

(s. 2) İran devletinin harici telkinât tesiriyle kendisinin ve Türklüğün zararına çalışmış olması da heman her asırda görülmüştür. İran tarihinin edvâr-ı evveliyesinde asırlarca temâdi iden İran- Turan savaşları yetmiyormuş gibi Turani akvâm da birbiriyle çarpışmış ve miladdan yüzlerce sene evvel İran’da hakim olan midyelilerden itibaren muhtelif Türk silsilelerinin muktedir hükümdarları bile şöhret, gaflet, zevk ve menfaat tesirleriyle milliyetlerini unutmuş ve hatta bütün kudretleriyle Türkün ve Türklüğün zararına çalışmışlardır.

Hele nisbeten son devir sayılabilen Safevi şahları dahi Sünnilik, Şiiik iddiası Rus ve İngilizlerin teşviki ile kendi öz kardeşlerini hayati bir düşman telakki ederek bütün kuvvet ve kudretini Osmanlı ve Orta Asya Türkleriyle muharebeye hasr etmiş ve nihayette iktisaden siyaset ve askerlikçe zaaf ve inhitata düşerek hem kendi memleketlerinin ve hem de komşu Türk ülkelerinin hasm-ı müşterek tarafından istilasına sebep olmuşlardır. Şüphesiz ki bu milli cinayet-ı tarihiyye de bizim padişah ve Şeyhü’l-İslamlarımızda fâil-i müşterek halinde görülmekte asırlarca mebzûlen akıtılan mübarek Türk kanının mesulü bulunmaktadır. Fakat şimdi o gaflet ve cehalet devrinden uzak mehzep münâzaalarından yükselmiş bulunuyoruz. Artık mazi ve tarihin neticesi bu kadar vâsi ve elim olan vekayinden ibret alarak menfaat ve tehlikeleri heman aynı ve müşterek olan iki kardeş milletin daha samimi ve daha dûr-endîş bir gayeye müteveccih ve mütevessil olmaları lazımdır. Biz, başlayan inkılabın İran hakkında hayırlı ve feyz-kâr olmasını can gönülden temenni eylemekdeyiz ve bu inkılabın seyrini takip ve mukadder olan neticesini tahmin içün İranı-bütün seciyye ve kabiliyetleri ile- İranileri tanımak icap eylemekte ve bu günlerde görülen merak, matbûamızda neşr edilmekte olan mütalaa ve makalelerde halkımızın bu icap ve ihtiyacı duyduğuna delalet etmektedir. Hiç şüphesizdir ki öğrenilmek istenilen İran seciyyası ise yirmi beş asırlık tarihinin muhtelif edvârında dûçâr olduğu tazyîk, teşettüt ve teczi karşısında ibrâz edilen temâyülât-ı ruhiyye ve kabiliyet-i hayatiyye de görülecektir ve elbette bugünkü İran seciyye ve kabiliyetinin en doğru âyîne-i in’ikâsı, en sıhhatli zaptnâme-i şüunu ise İran’ın bugünkü mezhep ve muâşeretinin, taazzuv ve teşkilatının devr-i tesis ve takarrürü olan son asırların tarihi olur ki ben de büyük olan İran tarihinden nisbeten mufassal yazılmış olan ve üçüncü babdan başlayan son dört asırlık kısmın tercümesini intihâp ve takdim ettim.

 

(s. 3) Zaten İran’ın komşuları bulunan İngiliz, Afgan, Rus ve Osmanlılarla hatta Orta Asya ve Hindistanla olan teması ve muhabereleri de bu asırlar dahilinde cereyan etmiştir. Kısmen tercüme ettiğim bu tarihin muhterem müellifi, Avrupa’nın bugünkü terekkiyâtını iyi tanıyan ve takdir eden ve İngilizceye de vâkıf bulunduğu anlaşılan İran ekâbir-i ricalinden olup hala reisü’l-vüzera bulunmaktadır. Binaen Aleyh İran’ı yürümek istediği inkılâb yollarında tevcih ve tahrik edecek bir ricl-i devletin (düşündüğünü gizlemek, yapamayacağını söylemek) şiâr-ı mahsusi olan siyaset endişelerine kapılmazdan evvel bir muallim ve mürebbî sıfatıyla kendi memleket ve milleti ve onun mâzi hal ve istikbâli hakkında ve komşularına dair duyuşu ve düşünüşünün, emel ve azminin Türk kârîlerince bilinmesinin de faideli ve bu küçük esere kıymet-bahş olacağını tahmin ediyorum.

Müşarünileyh, kitabını (Tarih-i İran-ı Bozorg) miladdan 595 sene evvel henamenş sülalesinden başlayarak 313 de bir ihtilal mukaddemesi olan Nasıreddin şahın katli ile bitirmiş oluyor. Ben ise yukarıda arz eylediğim esbâb ve mülâhaza dolayısıyla dokuzuncu asr-ı hicri nihayetinde teşekkül eden Safevi şahlarından başlayarak Nasıreddin Şah’ın hitâm-ı saltanatına kadar tercüme ettim ve bundan başka İran’ın son ihtilal devri olan “Muzaffereddin”, “Muhammed Ali”, “Ahmed” şahların zaman-ı saltanatlarını ve İran tarihinde bu sıralarda mühim bir rol ifâ etmiş olan babîler ve mezheplerini dahi sair âsârdan toplamak ve kısaltmak suretiyle yazarak harb-ı umumiye kadar getirdim. Harb-ı umumiye’ye gelince bu büyük harb ve bunu takip eden hadisât her milletin hayatında yep yeni ve bambaşka bir devr-i tarihi açmış olduğundan, bilhassa İran’ın bu devre ait vekâyi-i tarihiyesinin de muhtelif milletlerin müteaddid menâbi’nden tedkîk ve tahakkuk ettirilerek daha mufassal yazılmış olması pek mühim ve pek lazım görülmelidir. Geniş bir zamana mâlik olmadığım gibi tercüme kısmında müellif-i muhteremin ifadesine de fazla riâyet-kâr kaldığımdan tercüme ve tahrîr de görülecek kusurların af ve ihtârını rica eylerim.

Bir de muhterem müellif tarihini evlad-ı İran içün yazmış bulunduğundan vekâyi de bazen bu maksada göre tahrîr ve tasvîr edilmiştir. Mâmâfih içinde aslen muvafakat edemediğimiz aksâm da kendiliğinden anlaşılabildiği içün sık sık tahşiyeler ilavesini lüzumlu

 

(s. 4) Görmedim. Bununla beraber bazı izâh ve der-kenarlar yazılmış ve tercüme edilen kısım içinde İran tarihinin en büyük iki şahsiyeti olan büyük “Şah Abbas” ve “Nadir Şah” ahdine müsâdif vekâyi-i tarihiyyemize ait umumi iki tedkîk hülasası da kitabın nihayetine ilave edilmiştir.

İranla ilk temas ve harplerimizden başlayarak münâsebet ve muharebelerimizi de tafsilen yazacağım.

Bıyıklı oğullarından

Ömer Halis

 

 

Üçüncü Bab

Safevi devleti ibtidâsından zamanımıza kadar.

Safevi sultanları tarihi

(s. 5) Dokuzuncu asr-ı hicride İran’da yeni bir devlet teşekkül etti ve bu tarihten itibaren de memleket mütevâlî inkilabâta sahne oldu. Bununla beraber servet ve sâmandan da geri kalmadı. Evvelce zahmet ve meşakkat çekmekte olan ahali ancak bu devirde rahat ve asayiş gördüler. Bu devlet, İran’ın mezhep ve medeniyetinde bir esas ve usül vaz’ eylemiş idi ki bugün dahi İran mezhep ve medeniyeti heman aynı esas ve usül üzere bulunmaktadır.

Devletin müessisi Erdebil ahalisinden Seyh Safiyüddin’in ahlâf ve evladından olan Şah İsmail’dir. Şeyh Safiyüddin ehl-i tasavvufun büyüklerinden ve zamanın ürefâsından sayılırdı. Sülalesi daime pîr ve mürşid olarak tanınmış ve kendisi de pek çok müridâna mâlik bulunmuşdu. İşte bunun içün yeni bir hükümet tesis eden ahlâfı da devletin unvânını Şeyh Safiyüddin’e nisbetle Safevi kabul ve tesmiye etmişlerdi.

Şah İsmail’in pederleri olan Sultan Haydar, dokuzuncu asr-ı hicri sonunda Şirvanşah ile münâzaada idi. Kendisinden sonra on dört yaşına varan oğlu da pederinin müridlerini cem’ etmiş ve pederinin intikamını almak maksadıyla hareket ederek 906’da Şirvanşah’ı mağlup eylemişti.  Bir sene sonra Azerbaycan’da Akkoyunlu hanedanı bakiyyesinden bulunan Alund Mirza ile muharebe etti ve onu da makhûr ve perişan eyledi ve bunun üzerine Azerbaycan’ın sahib-i müstakili olarak Tebriz’i kendisine pâyitaht ittihâz etti ve diyalma hanedanı zamanından beri gizlenmiş ve unutulmuş olan Şiiliği iltizâm ve aşikâr ederek İran’ın mezheb-i resmi ve millisi yaptı. Binaenaleyh Safevi devletinin zuhuru ve bu devletin müessisi olan Şah İsmail’in şevket ve ikbâli tarihi 906 senesidir.

908 senesinde Şah İsmail Hemedan yakınında Akkoyunlu hanedanından Sultan Murad’la şiddetli bir muharebe ederek onu da perişan eyledi ve kâmilen Irak-ı Acemi istila etti.

 

(s. 6) Bundan sonra İsfahan, Şiraz, Mazenderan ve Yezd havalisi de onun taht-ı tasarrufuna girdi ve bilâd-ı İran’ın kısmı azîminin sahib-i müstakili oldu.

909’da Şah İsmail Bağdat’ı da zapt etti ve Kuzistan da kendiliğinden onun fermân ve itâati altına girdi.

Bir sene sonra yani 911’de Şah İsmail Horasan’a teveccüh etti. Bu vilayet beylerin idare ve tasarrufunda olup bunların reisi olarak Cengiz han sülalesinden Muhammed han Şeybani bulunuyordu. Şah İsmail onunla da muhârebe etti ve netice de Şeyban han mağlup Horasan ve havalisi de Safevi Padişahı mülküne ilhâk edilmiş oldu.

Artık Şah İsmail hükümetinin hududu Ceyhun nehrine dayanmış idi.

Ekseri vakti muhârebe ile geçirmiş olan bu şehriyâr-ı fâtih tamam-ı ömründe Osmanlı padişahı Sultan Selim handan başka hiçbir kimseye karşı da mağlûp olmamıştı.

Selâtin-i âli Osman, devlet-i İran’ın kuvvetlenmesini kendilerinin zaafı gibi telakkî ediyorlardı ve Şah İsmail’in terakkiyâtını da hoş görmeyerek onunla muhârebe etmek fikrinde idiler. Bazı vekâyi de bu fikri teyîd eylemişti. Sultan Selim umûr-ı dahiliyeyi tanzîm etmesini müteâkip 920’de katl-i Şîayı vesile ittihâz etmiş ve ordusunu Azerbaycan’a getirmişti.[3]

 

(s. 7) Şah İsmail ile Hoy mülhakâtından olan Çaldıran’da karşılaştı. Şehriyâr Safevi muhârebe de şecâ’at ve celâdet göstermişse de karşı tarafın tertîp ve tahkîm işlerinde ki tavaffuku onu meydan-ı muhârebeden çıkarmış ve mağlûp etmişti. Sultan Selim Tebriz’e geldi. Fakat bu muhârebeden çok faide istihsal edemedi. Geri dönmeye mecbûr olmuş ve memleketine avdet eylemişti.

Şah İsmail’in ahir ömründe ki büyük işlerinden birisi de Gürcistan’ın fethidir ki 929’da tamam oldu, büyük padişahlardan sayılması lazım gelen bu kişverler fâtihi henüz otuz sekiz yaşında iken 930’da saray-ı bekâya rıhlet etti.

Safevi devletinin müessisi olan bu zatın reşâdet ve kifâyetinde te’emmül ve tereddüde imkan yoktur. Hakikaten Şah İsmail İran’ı yeniden diriltmiş ve hududunu bahr-ı hazar ve cibâl-i kafkasdan Umman denizine ve Ceyhun nehrinden Dicle nehrine erişdirmiş idi ki memleketimizin hududu tabî’îsi de heman heman bundan ibarettir.

Bu padişah mezhebi isnâ aşer ve imâmiyeyi muta’assıbâne tervîç ve takvîye de ser-i silsile olup maslahat-ı devlet ve efkâr-ı millet üzerinde de bu taassup bulundurulmakta idi. Şah İsmail bir imtiyâz-ı mahsûs olarak kendi askerlerine devrişânın taçları biçiminde kırmızı Türk külahları giydirmiş ve bu suretle kızılbaş ismiyle marûf ve meşhûr olmuştu. İşte bu münasebetle bu isim Safevi Sultanlarının ordularına alem olmuş kalmış ve belki o zamanda milletlerin bazıları tekmîl-i İranilere kızılbaş demişler ve ecdâdımız hayli zaman bu isimle anlılmışdı. Şah İsmail vefatında 11 yaşında bulunan oğlu Şah Tahmasb pederi tahtına cülûs eyledi. Türk büyükleri padişahı genç görmüş ve her biri zimâm-ı idareyi ele almak arzusuyle yekdiğerine tekaddüm ve tahakküme koyulmuşlardı.

Gide gide birbirlerine münâzaaya da başlamış ve memleketi de karıştırmışlardı. Fakat birkaç zaman sonra Şah Tahmasb hâ’iz-i rüşd olarak şahsen işlere vaz’-ı yed etmiş ve umûr-ı devleti idareye başlamıştı. Kazvin şehrini pâyitaht ittihâz eylemişti ki bu şehir onun zamanında azîm bir mâmûriyete nâ’il olmuştu.

Tahmasb uzun saltanatının vekâyi-i mühimmesinden biri şarkdan beyleri, istîlâ eyledikleri aksâm-ı memâlikden çıkarmak ve garpta Osmanlılarla muhârebe etmek idi.

 

(s. 8) Beylerin Horasan’a taarruz ve akınları heman her sene vukua geliyor, ahaliyi ızdırâb ve helecanda bırakıyor ve vilayetin keşmekeş ve harâbîsini artırıyordu. Şark vilayeti birbiri arkasından uzayıp giden sadmelerden çok felaketler görmüş ve çok acılar tatmıştı. Şah Tahmasb her sene beyleri Horasandan çıkarmak üzere bizzat hareket etmekte idi. Fakat ne gariptir ki bu taife Şah Tahmasb ve serdarları tarafından bir düziye mağlûp edildikleri halde yine bu eyaletin teshîr ve tasarrufundan geri durmuyorlardı.[4]

Fakat Osmanlı istîlâsına gelince 940 da Osmanlı padişahı olan Sultan Selim han İran’a teveccüh etmiş ve Azerbaycan’a girmişti. Bir diğerinde Osmanlı askeri Tebriz’e girmiş ve hatta Sultan daha ziyade ilerleyerek Sultaniye arazisine de erimiş ise de kış onu geri çekilmeye mecbur etmişti. Müşarün-ileyh Bağdat’a gitmiş ve bir sene sonra yeniden İran’a teveccüh etmiş ise de Şah Tahmasb dâhile çekilüp muhârebeyi kabul etmesi hasebiyle geri dönmeye mecbur olmuştu ve bu defa Şah Tahmasb sultanın hareketini müteâkip onun tasarruf etmekte olduğu yerleri yeniden işgâl eylemişti. On beş sene sonra (yani 955) Şah Tahmasb’ın biraderi Alkas Mirza biraderine isyân ederek İstanbul’a gitmiş ve İran’a taarruz içün Sultan Süleyman’ı tahrîk eylemişti. Diğer birinde Sultan Tebriz’e vâsıl olmuşsa da müşkilât ve erzaksızlık yüzünden durmağa ve muhârebe etmeye mecâl bulmamış ve üçüncü defa olarak yine memleketine avdet etmeğe muztar kalmıştı.

Alkas Mirza bir zaman İran da geşt ü güzârdan sonra nâ’il-i ikbâl olmuşsa da Sultan Süleyman meveddetlerini gâib etmiş ve en nihayet Şah Tahmasb’ın memurları tarafından tutulmuştu, bu8ndan sonra İran ve Osmanlı devletleri arasında yine muhârebeler olmuş ve fakat 961 de Sultan Süleymanla Şah Tahmasb arasında müsâlehe yapılmıştı.

 

(s. 9) Birkaç zaman sonra Sultan Süleyman oğlu Sultan Bayezid pederinden yüz çevirerek Şah Tahmasb’ın sarayına gelmiş ise de Şah Tahmasb Osmanlılarla arada muhârebe olur mülâhazasıyla onu pederine göndermişti.

Şah Tahmasb zamanındaki vekâyiden birisi de Gürcistan ve Şirvan’ın teshîri olup bu muhârebeler esnasında bu havali Hristıyanlarına yapılan hakaret ve çektirilen mezâhim o kadar çok idi ki oraları görmesinde bizzat Şah Tahmasb’ında tesirini mûcib olmuştu.

Şah Tahmasb’ın vak’a-ı saltanatından birisi de kendi büyüklüğünü göstermekten başka bir faidesi bulunmayan Hindistan da ki Timur sülalesinden hümayünşahı kabul etmesidir.

Bu padişah, Afganlar tarafından mağlup ve saltanattan iskât edilmiş olduğundan İran’a ilticâ etmiş ve Şah tahmasb meşhûr âfâk olan İran misafir-perverliğini ibrâz ile müşarün-ileyhi mihr ve muhabbetle kabul eylemiş ve istirdâd-ı hukuki içün ona muâvenet ve hem-râhlıkta bulunmuştu. Hasılı Şah Tahmasb iyi huylu âkil âlim idi. 54 sene yüksek bir idare ile icrây-ı saltanat etmiş 984 de vefat eylemişti.

Şah Tahmasb’ın vefatında oğullarından sarayda bulunan Sultan Haydar taç ve tahta sahip olmuşsa da bir kısım halk bu şehzadeye muhâlefetle onu katl eylediler ve Şah Tahmasb’ın diğer oğlu İsmail Mirza’yı bir müddetten beri bulunduğu habisten çıkararak padişahlığa getirdiler.

Fakat Şah İsmail-i sâni denilmesi lazım gelen bu padişah ancak bir buçuk sene kadar olan müddet-i hükümetinde dahi derba-yı fısk ve fücûra dalmış ve 985 de ölmüş gitmişti.

İsmail-i sâninin vefatında padişahlık sırası gelmiş olan kardeşi Sultan Muhammed de dahi kabiliyet ve kifâyet olmadığından memleket yine karıştı ve Osmanlı valileri etrafdan Azerbaycan’a girdiler. Ve Sultan Muhammed ahd-ı Saltanatını imtidâdınca da bu eyaleti harâp eylediler. Sultan Muhammed’in oğlu Abbas Mirza dahi büyüklerin iğvâsıyla hod-serâne bir tarîke sapmıştı. Fakat henüz Sultan Muhammed’in kahraman oğlu Hamza Mirza hayatda bulunuyordu. Bu fesât yüzünden Hoy’da muhârebe vukûa gelmiş ve Hamza Mirza da maktûl olmuştu. Artık Sultan Muhammed kuvvetsiz ve muâvenetsiz kalmış ve 996’da padişahlıktan iskât edilmişti.

Abbas Mirza ki büyük Şah Abbas namıyla ma’rûftur. Safevi sultanlarının büyüğü ve belki devre-i İslama aid İran padişahlarının en ulusudur. Frenklerde onun büyüklüğünü tasdık

 

(s. 10) Eylemekte ve büyük Şah Abbas yazmaktadırlar. Vatanımızın bütün edvâr-ı tarihiyyesinde ve bu memlekette icrây-ı saltanat etmiş olan sayısız hükümdârân arasında Şah Abbasa adîl ve nazîr bulmak istersek bunlar henamenş sülalesinin birinci Dârâ ve Sasanilerden Nuşirevan âdil olabilir. Bunlara üçüncü sayılabilen Şehinşah-ı İran belki cihanın bütün hükümdârları arasında puçelık ve imtiyazla tavsîf edilir ve muhtâr, ârif hasletleriyle de marûf tanılır yüksek bir şahsiyettir.

Büyük Şah Abbas’ın vekâyi-i saltanatını dahi Dârâ ve Nuşirevan’ın ki gibi iki kısma ayrılmalıdır. Birinci kısmı cihângîrlik, diğeri memleketlerin idaresi ve riyâset-i hükümettir ki her iki kısım içün icâbı kadar izâhât vereceğim.

Şah dahi kendi emsâlleri gibi beyler tarafından duçâr-ı zahmet oldu. Gâret-ger ve vahşi olan bu kavim muttasıl-ı Horasan’a cevlân etmekte, Herat ve Meşhed-i mukaddes ve sâir İran şehirlerini yağma ve ahalisini katl eylemekteydiler. Şehinşah Safevi, İran umerâ ve erkân-ı devletinin umûr-ı memlekete olan müdâhale ve tasallutlarını kestikten ve kendilerini  tamamen mutî’ ve münkâd eyledikten sonra fesâd yolunu tamamen imhâ etmek ve beylerin fitnesini kaldırmak üzere mükerreren Horasan’a gitmiş gelmiş âkıbet 1006’da bu kavm-i cesuûru perişan ederek memleketin şark nevâhisini bu yağmacıların şerrinden emîn bir hale getirmişti. Bu sıralarda Mazenderan, Geylan ve Loristan gibi bazı vilayetlerde de hod-serâne hareket görülmüş ise de hepsini itâat altına almış idi. Halic-i Farisi de ki Bahreyn adası zapt edilmiş ve müşkilât ve mevâni’ de ber taraf edilmişti.

Umûr-ı dahiliyenin baştan başa tanzîm ve her tarafta âsûde hayatın te’mininden sonra sıra umûr-ı hariciyeye geldi. Bu işte de onun yumuşak pençesi görülmektedir.

Ez-cümle Şah Abbas’ın azm-i bülendi, tacdâr-ı Osmani’nin kendisini tanıması ve İran ile revâbıt ve münâsebette sahib-i kudret olan komşusunun bu hususu nazar-ı dikkate alarak karar vermesi merkezinde idi.

Devlet-i Osmaniye bu faslın ibtidâsında işaret eylediğim vechle Safevi devletinin zuhurunda bu silsile ile inât ve muhâlefet üzere bulunmuş ve son senelerde fırsat bularak Tebriz’i ve garp vilayetlerinin ekserisini tasarruf etmiş ve bu havâlide ikâmet etmekte bulunmuşlardı. Şah

 

(s. 11) Abbas hayli zaman ol yabancı ve gâsıpleri İran mülkünden ihrâç etmek fikrinde bulunmuşsa da ancak 1011 senesinde bu işe başlayabildi. Bu hususdaki mesâîsi ile Nihavend, Tebriz ve Revan’ı Osmanlı valilerinden alarak kendi memleketini ecânibden kurtarmış oldu.

Şah Abbas ahd-ı saltanatının mühim vekâyinden birisi de 1014 de İran’la muhârebe içün çigal oğlu kumandasında sevk edilen ve Azerbaycan’a girerek Tebriz havâlisinde bulunan yüz bin kişilik bir Osmanlı ordusunun heman yarı nisbetinde olan Şehinşâh-ı Safevinin ordusu tarafından fenâ suretde mağlûp edilmiş olması ve firâr etmiş bulunmasıdır.  Bu büyük muhârebeden sonra İran ve Osmanlı orduları arasında yine mükerreren muhârebeler olmuş ve ekserisinde kızılbaş cengçileri gâlip gelmişlerse de en nihayet birisi 1017 diğeri 1027 tarihinde vukûa gelmiş olan iki şiddetli muhârebe de Osmanlı askeri İran kahramanlarına tamamen mağlûp olmuş ve bu muhârebelerin neticesi olarak Şah Abbas Azerbaycan, Gürcistan, bilâd-ı Kafkas, Kürdistan, Bağdat ve Musul’a mâlik olmuş ve memâlik-i İran vüs’atınca kemâle erişmiş idi.

Yüz seneden fazla bir zamandan beri Portekizler Hürmüz adasını zapt etmişler ve onu Halic-i Farisi de ki ticaretlerine merkez ittihâz eylemişlerdi. Şah Abbas bu adayı Portekizlerden zapt etti ve bu muhârebe de İngilizler de Şehinşâh İran’a muâvenette bulundular. (kitabın nihayetindeki bir numaralı tedkîkde izâh edilmiştir. (Nakl eden) ) ve Hürmüz adası karşısında Valar vilayeti sahilinde bulunan benderde Şah Abbas’ın ismine nisbetle bender-i Abbas adını aldı. Hürmüz’ün feth-i vak’ası 1031’dir.

Şah Abbas’ın dâhil-i siyaseti ahali ve memleketin emniyetine masrûf idi. Bu cihetten umûr-ı divânda valilerle mübâşirlere kemâl şiddetle muâmele eder kusur ve tecâvüzü görülen her ferd şiddetli muvaheze ve î’dam olunurlardı. Gerçi bazıları Şah Abbas’a kesâvet-i kalp ve merhametsizlik isnad eylemişlerse de esrâr-ı mülkiye ve devlet işlerine vâkıf olanlar bu vakitlerde bu tarz hareket ve muâmelenin memleketin hayır ve menfaati namına lazım olduğunu kabul ederler. İşte Şehinşâh-ı İran da bu şiddet-i nef’-i memleket içün ciddiyetle tatbîk ve takîp eylemişti. Fakat oğlu Safi Mirza’yı öldürmesi ve diğer iki oğlunu kör eylemesi hususunda Şah Abbas’ın ta’n ve teşnî’ edilmesi doğrudur.

Şah Abbas’da selâtin-i Safeviye’nin ekserisi gibi Şîa mezhebine kemâl taassubla riâyet-kâr idi ve sık sık Meşhed-i mukaddesi ve emâkin-i müşerrefeyi ziyaret ederdi. Bir defada Hazreti İmam Rıza’nın

(s. 12) Meşhed-i mukaddesini ziyaret içün İsfahan’dan yaya olarak gitmişti. Bu durumda hâricin bî-zâr olmamasını istemiş ve ahaliden mezâhib-i sâ’ire ashâbı da incitilmemişti.

Osmanlılarla olan muhârebelerde (Şirvan-Gürcistan) ve sâ’ir mahallerden birkaç bin Ermeni ailesi nakl ederek merkezi İran’ın nikâd-ı muhtelifesine dağıtmış ve iskân etmiş merhamet ve muhabbetle bunların esbâb-ı refah ve asayişini cem’ ve ikmâl eylemişti ki bugünkü Ermeniler onların bakiyyesi İsfahan’ın Culfa kasabası ise o ahdin yâdigârı olarak bulunmaktadır.  Ve elbette başka başka dinde bulunan millet ve ahalinin bu suretle gönlünün hoş tutulması memleketin mamûriyeti içün pek faideli olmuştu.

Şah Abbas Avrupa devletleriyle râbıta tesis eden İran padişahlarından birincisi olup zamanında Avrupa da sefîrler gönderilmiş ve Avrupa’dan da İran sarayına sefîr ve memurlar gelmişti.

Şah Abbas’ın müessir-i mühimmesinden birisi de ebniye-i hayriyesidir. Bu hususda onun pâyesine erişebilecek hükümdârlar az bulunur. İsfahanı pâyitaht ittihâz eden Şehinşâh Safevi onu İmâret-i Çihil sütun, Mescid-i Şah, meydan-ı nakş-ı cihan, çehâr Pazar, âli kapu, mescid-i şeyh Lütfullah, Rand ırmağı üzerinde ki Haçu köprüsü gibi birçok ebniye ile tanzîm ve tezyîn etti. Bu şehrin dâhil ve hâricinde de daha birçok mebâni vücuda getirmiş idi. Mazenderan da Eşref ve Feth-abâd ismindeki iki şehir hakikatte Şah Abbas’ın âsârındandır. Bu padişahın büyük işlerinden birisi de Mazenderan yol ve caddelerinin tesviye ve tevsi’ edimesidir ki bu surette yolculuk ve asker sevk ve tahrîki pek ziyade kolaylaşmış oldu. “Necef-i eşref” de “Meşhed-i mukaddes” de dahi Şah Abbas mebâni-i âliyeye mâlik bulunmaktadır. Bu âli binalara zamimeten o kadar da medrese ve kervansaray ve ebniye-i hariye vücuda getirmiştir ki halen İran da bir ebniye-i Hayriye harâbesi görülse avâm Şah Abbas’dan kaldığını söylerler.

Şah Abbas fazl ve ilmin, sanat ve ticaretin tervîcinde de hiçbir şeyi ihmâl etmemişti. Bu büyük padişahın saltanatının kıymet ve ehemmiyeti, Frenk müverrihlerinin dünya padişahlarından büyük Şah Abbas kadar memleketine hayır ve menfaat temîn edenlerin pek az bulunduğunu yazmalarıyla dahi pek âla anlaşılmış olur.

Şah Abbas sene şevket ve azametle icrây-ı saltanattan sonra 1038’de vefat eyledi ve yerine torunu şah Safi geçti.

 

(s. 13) Bu padişah büyük hükümdârlara layık olmayan işler yapmıştı. Ez-cümle tahta çıkar çıkmaz hanedan-ı saltanatının birçok şehzâdelerini, ekâbiri, vüzerâyı öldürttü.

Şah Safi ahdinde Geylan’da bir fitne zuhur eyledi ve beyler de Horasan’a akın ettilerse de her iki gâile de kolaylıkla ber-taraf edildi.

Şah Safi ahdinin vekâyi-i mühimmesinden birisi de İran ve Osmanlı devletleri arasında ki harp olup birkaç muhârebeden sonra Osmanlıların Revanı İran kâr-güzârlarına teslîm etmesi ve devlet-i İran’ın da Bağdat’ı Osmanlı valilerine geri vermesi şartıyla dördüncü Sultan Murad ile musâlaha eyledi. Şah Safi 1052 tarihinde elini taç ve tahtından hayatdan çekmiş ve oğlu ikinci Şah Abbas padişahlığa erişmiş oldu.

İkinci Şah Abbas 25 sene firâğ-ı bâl ile icrây-ı saltanat eyledi. İlk devrede çocuk olduğundan nâçâr vüzerânın re’yine ittibâa mecbur kalmıştı. İkinci Şah Abbas’ın marûf olan işlerinden birisi şarap içmeyi yasak ve şiddetle tekîd eylemesi ve erkân-ı devleti zühd ve takva izhârına mecbûr tutmasıdır. Fakat sonraları tövbe bozularak ülfet-i peymâna hâsıl olmuş ve kendisinden usulsüz kanunsuz birçok işler görülmüştü. Fakat müverrihlerin yazdığı iyi kötü şeyleri gözden geçirince ikinci Şah Abbas’ın fenâ bir padişah olmadığını görüyoruz. Ahd-ı saltanatında İran ahalisi refah, hoşhâl ve canlılık göstermişlerdir. Tarih kitaplarında bu padişahın büyüklüğüne dair malûmât vardır. Ez-cümle İran yollarından geçeren Mekke-i Mükerremeyi ziyarete giden İmam Kali Han Özbek’in bulunmadığı zamanda memleketteki muhâlifin ve muânidin oğlu Muhammed’i saltanattan iskât etmişlerdi. İkinci Abbas kendisine mürâcaat eden Muhammed hana muâvenet ve asker vererek onu mülk-i mevrusuna sahip ve hanlık saltanatına nâ’il eylemişti.

İkinci Şah Abbas’ın saltanatı vakı’a-ı mühimmesinden birisi de pederi zamanında elden çıkmış bulunan Kandhar’ın fethidir. Padişah-ı muazzam bu eyaletin hududunda marûf-u alem-gîr “Özbek Zeyneb”in oğlu Şah Cihân-Şehriyâr ile muhârebe etmiş ve ona galip gelmişti. İkinci Şah Abbas’ın vefatında oğlu Şah Süleyman namıyla nâ’il-i saltanat oldu. 1078

Bu da yirmi sekiz sene ferâgat ve rahatla icrây-ı saltanat etmiş ve zamanında beylerin akınından başka büyük bir hâdise vukû’a gelmemişti. Astrabad’a akın eden Türkmenler Semenan

 

(s. 14) ve damağına kadar her tarafı yağma eylediler. İran’ın meşhur serdârlarından olan Kelali han muhârebeye memur olmuş ve bu fitneyi teskîn eylemişti.

Diğeri de Kürdistan da isyân eden meşhur Süleyman vak’ası olup Sipahsalar devlet Rüstem Han Ermeniler ile bu gâileyi ref’ etti. Gerçi Süleyman Şah ahdinde İran ahalisi rahat ve ferâgetle yaşamışlarsa da bu nimet padişaha ait olmayup belki vüzerânın iyiliğine ve hassaten Şeyh Ali han Rükne’ye râci’ idi. Bu zat senelerce, emânet, diyânetle, kifâyet ve liyâketle o padişahın sadâretinde bulunmuş idi. Şah Süleyman’ın 1106’da vefatından sonra memleketin büyükleri Safevi devletinin inkırâzına sebep olan ve erşed evlad bulunan Şah Sultan Hüseyini makâm-ı saltanata getirdiler. Bu biçârenin sefâhat ve kabiliyetsizliği evvelden malum iken büyükleri umûr-ı devlette kendi istediklerini yapabilmek içün bunu intihâp eylemişlerdi. Alçaklık sayılan bu hevay-ı nefsi, aziz vatanı zarara dûçâr etmiş yalnız bed-bahtlık değil rüsvâlığa ârlanacak kötülüklere de sebep olmuştu. Yukarıda söylediğim vechle büyük Şah Abbas Safevi devletini şevket ve azametin en parlak derecesine yükseltmiş idi.

Bu zamanın câzibesi ve iş başında toplanmış zevât ve bahâdırların himmetleri ile ondan sonra gelmiş olan padişahlar yüz seneye yakın âsâyişle icrây-ı saltanat eylediler. Devlet, o şehriyarın terk eylediği kuvvet ve kudretle devam etmekte idi. Ondan sonra takrîben bir asır zarfında uzun müddet İran ahalisi rahat ve feragâtte olup muhârebe etmemiş olduklarından muhâriblik evsâfını gâib etmiş tenperliği(tembellik), işreti âdet edinmişti.

Bu kusurun telâfisi ve hukukun muhâfazası ve memleketin yüksek derecesi içün bir “Darius” bir “bihmen” lazım geliyordu. Hiç olmazsa zimâm-ı mehâm büyük Şah Abbas Şah İsmail’de olduğu gibi şecâat ve şehâmete mâlik gayret himmet ve dilâverliğe sahip, azimli tedbîrli şehriyârın dest-i kifâyetinde bulunmalı idi.

Hal bu ki kuvvet yerine zaaf ve kemâle bedel noksân meydan aldı. Yazık ki devleti kuru kafalı, beyinsiz, zayıf akıllı gevşek tabiatlılar çığrından çıkardılar ve zahiren inzâra fena çarpmaması içün padişahı umûr-ı devletten bî-haber olan ulemâ ve fukehâ ile sohbet ve ibâdetle meşgûl eylediler ve kendisi de îş ve işrete ve leheb ve laba koyuldu ve Safevi devletinin işlerini re’s-i kârdakiler tanzîm eylediler.

(s. 15) Şal Sultan Hüseyin’in namaz, dua ve sulehâ ile musâhabetten başka olan işleri kadınlarla dedi kodu yapmak, hadım ağalarıyla düşüp kalkmaktan ibaretti. Arada sırada bir iş içün bir müzâkere icâp etse müsteşârları hekim başı ve emsâli gibi saçma fikirli ahmak hocalar ve ümmi hasebelerden ibaret olurdu. Elbette bu cemâat padişahın ukalây-ı memleketten birisiyle konuşarak umûr-ı devletten haberdar olmasını Rinda’nın cam tarabının kırılmasını ve hoş geçen vakitlerin ihlâl edilmesini istemezler ve buna meydan vermezlerdi.

Bu yolun nereye varacağı, işlerin ne hala geleceği malûmdur. Sû-i tesâdüf olarak bu sırada Afgan büyüklerinden             “Mirvisi” Kandhar’dan İsfahan’a geldi ve bu muhtal vaziyeti kendi gözüyle gördü. Bu devletin kolaylıkla zapt edileceğini takdîr eyledi. Bu sırada İran serdârlarından Kerkin Han isminde birisi Kandhar’da mansûp olup o diyarın ahalisi taaddî ve tecâvüzde bulunmakta idi.

Mirvisi gerek merkez hükümette ve gerekse Kandhar eyaletinde ahvâl ve vaziyeti münâsip bulmuş olduğundan tarafdâr olanlarla bi’l-müzâkere isyân bayrağını açmış ve zâlim hâkimi öldürerek eyalete müstevlî ve musallat olmuştu. Birkaç zaman müstakilen icrây-ı hükümet etti ve kendisinden sonra da yerine oğlu Mahmud han geçti.

Vezirazam Feth Ali Han bu Kandhar fitnesi içün ihzârât ve asker sevki arzusunda idi ise de fakat mütearrız padişah huzurunda vezirazam aleyhinde bulunmuş ve onu kusurlu götermişlerdi. Sultan Hüseyin vezirazamı azl ve gözlerini kör etmişti.

Asker sevkide geri kalmış fitne dal budak salmıştı. Mahmud Kirman “Sebistani” da taht-ı tasarrufuna aldı. Hıfz-ı vatana me’mur bulunanlar kendi zevk ve sefâlarını buna tercîh etmekde ve hârici umûru ihmâl eylemekte idiler. Sultan Hüseyin de duâ ve senâ ile belayı def’ etmek arzusundaydı. En nihayet vezirazam Mahmud Kalihan Afganistan’la harp etmek üzere ordu ihzârına başladıysa da müneccimler tarafından saat tayin edilmesi ve zamana ait merâsim ve adâtın yapılması da te’ehhurâtı mucip oldu. Akıbet Afgan hükümdârı Mahmud bir hayli muhârible İsfahan yakınında göründü. Padişahın askeri Afganlar’a nazaran heman aynı mevcuda mâlikdi. Fakat Afganlar bilâ-keş, yiğit, pişkin İran askeri ise zahmet çekmemiş, nazlı, toy, hâm kimselerdi. Def’aten perişan oldular. Bunu müteâkip İsfahan kalesine kapandılar. Her taraf sed ve muhâsara edildi.

 

(s. 16) Mahsûrîn sıkıştı. Akıbet bir çare bulamayacağını, düşmanı tard etmenin imkansızlığını gören, Şah Sultan Hüseyin İsfahan’dan hârice çıkarak Mahmud’un nezdine gitmiş ve tâc ve tahtı kendi mübarek eliyle müşarünilehye tefvîz ve teslîm eylemişti. Bu hüzn-engîz vak’a 1135 hicri senesi vak’alarındandır.

Mahmud İsfahan’ı zapt etti ve İran tâc ve tahtına sahip oldu. Mahmud ibtidâ-ı saltanataında İran ahalisine hüsn-ü muamele etmiş ve muhabbet göstermişti. Fakat günden güne memleketi muhafazanın güçleştiğini görünce gazaba gelmiş ve şiddete başlayarak ahaliyi hoş tutmaktan sarf-ı nazarla onları incitmeye, ızrara nehb ve katle koyulmuştu. Safevi şehzadelerinin çoğunu, ordunun memleketin ve ulema ve reayanın büyüklerini öldürttü. Sular kanla bulaşık akmış ve İsfahan tenhalaşmıştı. Irak ve Farisi de zapt etti ve oralarda kan döktü. Fakat pek çabuk olarak dimâğı ihlâle uğramış ve deli olmuştu. Her şeyden nefret eder bir hastalığa tutuldu ve işleri karıştı. Amzadesi Eşref onu Adem diyarına göndererek yerine kendisi hükümran oldu. Mahmud iki buçuk sene saltanatından sonra gençlik çağında ve bahtiyarlığın ilk günlerinde iken ömr-ü ahir olmuştu. 1137[5]

İran şahının sade dil avâm gibi hâm hayallerle kadınlar içinde vakit geçirdiği ve büyüklerinde zîb ve zîverle yatup kalkmak, yemek içmekle meşgûl olduğu sıralarda İran’ın şomâl komşusu binbir işe müsta’idd ve müheyyâ olacak intibâh ve terakkî derecelerine mazhar olmakta idi. Halbu ki bu vakitlerde Ruslar gaflet beşiğinde uyumuş kalmış âlemden bî-haber, büyükleri câhil ve gâfil idi. İsmi resmi, diğer devletler indinde bir itibârı bulunmuyordu. İşte böyle bir devlet

 

(s. 17) ve millet içinden siyaset ve umûr-ı askeriyye ve feth-i memâlik gibi iki hârikü’l-âde kudrete sahip bir zat zuhûr etmişti. Tiz elden herkez onu tanımaya mecbûr oldu. Âb ve ateş, onun nüfuz ve kudreti önünde tutunamazdı. İşte bu zat büyük “petro”dur ki fikr-i sâkıbı, re’y-i asli azmi ve cezmi ile bedâvet halde olan Rusları birkaç zamanda dâire-yi medeniyete sokmuş ve Rusların iktidârını Avrupa düvel-i muazzemasınden biri sayılacak dereceye erişdirmişdi. Şark ve garba nüfuzu yayıldı. Hülâsa bu kavmi cihânı teshîr etmeye müsta’idd kılmış ve ilk terakkîyi de kendisi vermişdi. Müşarunileyhin ahd-i saltanatındaki vekâyiin bir kısmı ise baştanbaşa bizimle cereyân etti.

Afganlar’ın İran’a girdiği ve Mahmud İsfahan’a tasallut ve tasarruf eylediği hengâm da vukû’a gelen iğtişâşât esnasında Kafkas’da sâkin Ruslara karşı vukâ’a getirilen hasârâtı bahane ederek zâhirde kendi tebâ’asının hukukunu muhâfaza ve hakikatte tevsî’-i mülk etmek üzere Dağıstan’a geldi. Derbendi zapt ve tasarruf etti. Bu zamanda ise Şah Sultan Hüseyin’in oğlu Tahmasb Mirza İsfahan muhâsarasından firâr etmiş ve elden çıkan mülkün istirdâdı içün mezbûhâne harekete sarılmıştı. (Derbend, Bakü, Dağıstan, Şirvan, Giylan, Mazenderan, Astrabad) başka bir ifade ile Hazar denizi sahilindeki bütün vilayetlerin temellükü mukâbili olarak Rus imparatorundan kendisine muâveneti ve ecânibin İran’dan çıkarılmasını talep etmişti. Diğer taraftan Osmanlı devleti eskiden beri İran’la hal-i muhâsemede olup münasip mevâkıa el atmış ve İran’ın şomâl garbi vilayetini yani (Ermenistan, Azerbaycan, Kürdistan)’ı ta Kirmanşah ve Hemedan’a kadar zapt ve istilâ eylemişti.

Ve Rusya, yukarıda zikr edildiği vechle bahri “Hazar” kenarındaki vilayetlere mâlik oldukça Osmanlılarında eyalât-ı garbiye’ye sahip olmaları bu iki parçadan mütebâkî aksâmını ecânibden tathîr yani Afganları ihrâç ederek bu kısımda Tahmasb Mirza’yı saltanata nâil ve idaresini tanzîm eylemeleri hususunda Ruslarla da akd-i muâhede eylemişlerdi.

Bu vekâyi’ Mahmud zamanında vukû’a geldi. İnsan inciten ve kan içen bu adamın aradan çıkmasını müteâkip onun yerine Eşref geçmişti. Osmanlılar vilayet-i garbiyeyi tasarrufdan sonra Eşref’i aradan çıkarmak içün acemi efrâddan mürekkep bir ordu ile muhârebeye koyuldular ve Eşref tarafından mağlûp edilmiş olduklarından onunla müsâlaheye mecbûr oldular.

 

(s. 18) Şimdiye kadar Osmanlıların zapt etmiş oldukları vilayât daima Osmanlıların elinde kalması ve Eşref’in İran daki saltanatınında Osmanlılar tarafından tanılması şartlarıyla müsâlaha edilmişti. 1140

Bu sıralarda İran’da garip bir inkılâb vücuda geldi. Rus ve Osmanlıların tama’ı fi’le çıkamadı. Mesele büsbütün alt üst oldu. Şöyle ki Tahmasb Mirza babası Sultan Hüseyinin bünyân-ı saltanatının harâbisinden sonra  İran saltanatını ele geçirmek istemiş ve kendisine yardım ederek Afganların def’ ve ihrâcı içinde Mazenderan da sahib-i temkîn bir Sultan olan Feth ali Han Kaçar’a mürâcaat etmişti. İşte bu esnada bilâhare Nadir Şah olan Nadir kulu, Şah Tahmasb nezdine gelmiş ve onun hizmetini kabul eylemiş ve onun namına olarak da Horasan’ı zapt etmişti ve oradan darü’l-mülke geldi ve Eşref Afgan onunla muhârebeye şitâb ettiyse de bir defa Damgan yakınında ikinci defa İsfahan üçüncü defa Şiraz kurbunde mağlûp oldu. Eşref Nadir’in iktidâr sahibi olduğu onunla boy ölçüşemeyeceğini anlayup İran saltanatından me’yûs oldu ve Afganistan’a avdet eyledi.

Afganistan’da Mahmud’un biraderi kardeşinin intikamı içün onu öldürdü ve Afgan fitnesi 1142’de sükûnet buldu. Afganların İrandaki saltanat müddeti yedi senedir. Lakin bu az bir zaman zarfında dahi bu yırtıcı ve katil kavim insanlığa muhâlif olarak memleketi dûçâr nedeni eylemiş yani iki milyon insan bu mehleke de helâk ve eyalât ve mamûrelerin çoğu harap olmuşdur ki halen dahi bazı mahallerde ve hususiyle İsfahan da o devrin âsârı görülmektedir. Fakat Şah sultan Hüseyinin oğlu Şah Tashmab Afganların ref’inden bir fayda elde edemedi. Çünkü Nadir’inde tâc ve tahta hırsı vardı. Bununla beraber Tahmasb Kuli han henüz bu işin kâbil-i husûl olmadığını idrâk ile tiz elden onun esbâb-ı husûlünü ihzâra koyuldu. Yani Şah Tahmasb-ı hal’ ile ism-i saltanatı onun sud emin çocuğu Abbas Mirza’ya intikâl ettirdi. Ve en nihayet 1148’de resmen ve âşikâr olarak kendini padişah ilân etmiş ve diğerlerini kendi yerine nasb eylemişti. Safevi devletinin suret-i inkırâzını Şah sultan Hüseyin’in istifâsından tutarsak 240 sene ve eğer Nadis Şah Efşar’ın cülûsundan hesab edersek 253 sene olmuştur. Halen bu devletin zevâlinden takrîben iki yüz sene geçtiği halde İsfahan’da, Mazenderanda, Meşhed-i mukaddes de ve sâirlerinde Safevi âsârından birçok şeyler müşâhade edilmektedir.

 

(s. 19) Safevi Sultanlarının İsim Cedveli

Her birinin saltanatındaki esas vak’alar ve her padişahın cülûsu, vefatı ve saltanat müddeti.

Esâmi

Birinci Şah İsmail (cülûs tarihi: 907, vefat senesi: 930, saltanat müddeti: 23)

On dört yaşında pederinin müridlerini cem’ ile Şirvanşahı mağlûp etti. Azerbaycanı akkoyunlu hanedanı bakiyesinden zapt ve tahta cülûs eyledi. Zamîmeten tekmîl-i İran’a sahip oldu. Sultan Selim-i evvel ile muhârebe ederek mağlûp oldu.

Birinci Şah Tahmasb (cülûs tarihi: 930, vefat senesi: 983, Saltanat Müddeti: 53)

Dâhilde fitnenin def’i, beylerin Horasan’a ve Sultan Süleyman’ın Azerbaycan’a olan tecâvüzünü ref’ etti. Şirvan Şekki Gürcistan’ı zapt eyledi. Kazvin’i pâyitaht ittihâz etti.

İkinci Şah İsmail (Cülûs tarihi: 983, vefat senesi: 985, saltanat müddeti: 2)

Safevi şehzâdelerini öldürdü. Birçok da adam katl eyledi. Müskirât ve sâirenin ifrâtından öldü.

Şah Muhammed (cülûs tarihi: 985, vefat senesi: 1003, saltanat müddeti: 18)

Büyükleri ele aldı. Oğlu Abbas Mirza Horasan’ı karıştırdı. Osmanlılar Azerbaycan’a girdiler. Oğlu Hamza Mirza’nın ölmesinden sonra dûçâr-ı fütûr ve Abbas Mirza da kendisine musallat oldu.

Büyük Şah Abbas (cülûs tarihi: 1003, vefat senesi: 1045, saltanat müddeti 42)

Ümerâyı kahr etti. Horasan’dan beylerin elini çektirdi. Vilayetleri intizâm ve emniyet altına aldı. Lar ve Bahreyn’i zapt etti. Osmanlıları mükerreren mağlûp etti. İran’ı genişlikçe derece-i kemâle erişdirdi. Hürmüz adasını Portekizlerden zapt etti. Memleketde adâlet ve mamûriyete çalıştı. Enbiye-i Hayriye, imârât, köşkler yaptırdı. Yollar tanzîm ettirdi. Fazl ve hüneri tervîcdede emsâlsiz idi. Devlet-i Ssafevi’yeyi âli dereceye îsâl eyledi.

Şah Safi (cülûs tarihi: 1045, vefat senesi: 1049, saltanat müddeti 4)

Şehzâdelerden, büyüklerden çoğunu öldürdü. Osmanlılarla harp etti ve musâlehe eyledi. Bağdat’ı Osmanlılara verdi. Revan’ı aldı.

İkinci Şah Abbas

İbtidâ işreti men’ eyledi. Sonra bozdu. Beylerin büyüklerinden kendi misafirlerine muhabbet ve muâvenetde bulundu. Padişah-ı cihân Özbek Zib ile Kandhar da muhârebe etti.

Şah Süleyman

Horasan da Türkmenler yağma-gerlik ettiler. Kürdistanda fitne zuhûr eylediyse de serdârlar ber-taraf eylediler.

Şah Sultan Hüseyin

Kifâyetsiz ve ahmak idi. Afganlı Mervis İsfahan’a geldi, vaziyete muttali’ oldu. Kandhar’a giderek hakim Kerkin hana musallat oldu. Ondan sonra oğlu Mahmud İran’a geldi ve İsfahan’a yetişti ve bu pâyitaht yakınında şahın ordusunu mağlûp ederek şehri muhâsara ve zapt eyledi.

Sultan Hüseyin saltanatını ona terk eyledi ve Mahmud divane oldu ve iki buçuk sene sonra maktûl düşdü. Amcazâdesi Eşref onun makamına geçti.

İkinci Şah Tahmasb

İsfahan muhâsarasından kaçtı. Saltanatın istirdâdına çalıştı. Ruslardan ve Osmanlılardan muâvenet istedi.Osmanlılar, Ruslar İran vilayetlerini tasarruf eyledi. Fakat onun içün bir iş görmediler. Feth Ali Han Kaçar’a mürâcaat etti. Âkıbet Nadir Kali onun hizmetine girdi ve Afganları def’ etti. Sonra onu hal’ etti. Süt Emen çocuğa padişahlık verildi.

Üçüncü Şah Abbas

Süt emiyordu. Üç sene sonra hassaten isim ve resmiyle Nadir Şah oluncaya kadar da, saltanat Nadir Şah’da idi.

[1] Kitabın tercümesi teşrîn-i evvelde başlamıştır.

[2] Pehlevi Sasani gibi, son Fars hanedan sülalesinin unvanı olup medeni, İstiklal-bahş manasındadır diyorlar ve Rıza hana bu unvanı vermekle, arada geçen bin üç yüz kırk dört senelik İran tarihini, Türk hanedanların idaresinde bulunmasını hiçe sayarak bu yeni devri Sasani devrinin mabedi gibi gösteriyorlar ve birinci Erdeşir gibi Rıza hanın tavaif-i mülükü ber taraf ederek İran’a yeni bir devr-i saadet açacağına kanaat ve bunu ifade etmiş oluyorlar. (nakl eden Ömer Halis)

[3] Sultan Selim de Şah İsmail de sahib-i azm ve iktidar iki büyük hükümdar idi. Muhtelif silsilelerde muktedir hükümdarların İran ve Anadolu’yu bir idare altında cem’ ve tevhîd eylediklerini görmüşler. Ahalisi Türk olan ve evvelki idarelerin birleştirdiği âsâr-ı ülfet ve ittihadı unutmamış bulunan bu memleketleri yine birleştirmek azminde bulunuyorlardı.

Osmanlı tarafında Sultan Bayezid’ın hilm ve sükûnu ve dahildeki anarşi de Şah İsmail’i teşvîk etmekte idi. Şah İsmail bu sırada İran’ın hasm-ı daimisi ve Osmanlı Türklerinin tabii müttefiki bulunan Özbek Sultan Şebek hanı ezmiş ve Mısır ile de Osmanlılar aleyhinde akd-ı ittifâk eylemişti. Osmanlı vatanının geçirmekte olduğu buhran-ı idari ve takarrüb eden tehlike-i azîmeyi gören Yavuz babasına silah çekerek re’s-kâre gelmiş kardeş ve yeğenlerini keserek dahil-i fitneyi şiddetle ber taraf ettikten sonra Şah İsmail’in büyük olan siyasetini daha büyük ve âli olan bir mekfureyi “Türk birliğini” vücuda getirmek azmiyle karşılaşmış ve yenmişti. Dahildeki Şîa’nın ber taraf edilmesini, siyasete ve askerlikçe örnek olacak derecede ihzâratının ikmâlini müteâkip büyük ordusunu Edirne’den kaldırarak bin bir mani’a ve müşkili iftihâm sıretiyle Çaldıran sahrasına getirmiş ve muhârebe-i meşhûresiyle hasm-ı kavîsini mağlup ve mecrûh ederek onun pâyitahtını da zapt eylemişti. Ne yazık kı kışın şiddeti, liyâkatsiz başların tahrîki ile azmış bulunan yeniçerilerin fesâd ve muhâlefeti bu muazzam mefkûrenin başarılmasına ve tarihin başka bir şekl-i kemâl almasına mani’ olmuştu. (nakl eden)

[4] Müellif muhterem, Muhammed Han Şeybani’nin kafatasını kıymetli taşlarla donatarak kendisine kadeh yapacak  kadar derin bir kin intikam yaşatmış olan Şah İsmail’in özbekler elinden almış olduğu Horasan ve havalisi Özbeklerin heman unutmuş olmasını mı istiyorlar. Tabii mümkün değil. En büyük hasleti vatan-perverlik ve bu uğurda fedakarlık olan Türkler Horasan’o hiçbir zaman unutmamış milli bir akîde ve kin halinde yaşatmış ve bir hacc-ı milli gibi her sene harben Horasan’a akın etmeği kudsî bir âdet edinmişlerdi. Sünni olan özbeklerin Şîi olan Acemlere karşıda o asrın taassubdan şiddet alan gayz ve nefretleri de vardı. Onun içün ki muhârebeler hakikaten pek kanlı, tahrîb-kâr oluyordu. Bu hususun âsârı bugün dahi o havali de mevcud olup geçen sene yine İran’a müşkilât çıkarmıştı. (nakl eden)

[5] Müellif muhterem kendi memleketinin istilâsından mütevellid bir hasle olacak ki Mahmud han Afgandan pek İstihfâf-kârâne bahs etmektedir. Kandhar’ı zapt ve itâati temînden sonra bir ordu tesis ve sevk idare ederek Kirman’ı ve Sistan’ı da zapt etmiş ve yirmi asırlık İran pâyitahtını muhâfaza edecek bir ordu ihzâr edemeden onu basmış ve İran’ın ocağını söndürürken bile bir mülk-ü vasi’inin hiçbir tarafından mâni’ ve mukâvemet göremeyecek kadar hüsn-ü idare, tedbîr ve kiyâset göstermiş olan bir zat düşman da olsa hürmete layık görülmelidir. Bu zat iki buçuk sene gibi az bir zamanda bu zat Irak ve Farisi de zapt ederek tarihin büyük şahsiyetleri gibi az bir zamanda çok iş yapmıştır. Akıl ve idaresinin iktidâr ve ehliyetin en büyük burhânı hakikate isâl eylediği muazzam alga ve cenûb-ı İran ve Irak’ın bile zapt edilmesiyle kurduğu devlettir.

Ozan DUR

About Author

Ozan DUR

Medeniyet Yüksek Lisans Tarih Bölümündeyim. durozan@gmail.com

Leave A Reply