BÜYÜK İRAN TARİHİ 4

0

Dördüncü Fasıl:

İran tarihinin devr-i ahirinin külliyât-ı ahvâli:

(s. 55) Heyât-ı devlet-i İran Moğol taifelerinin akın ve istilaları ve inkilâplar tesiriyle mahv olmuş veya olmak üzere iken Safevi sultanları vasıtasıyla yeniden hayat bulmuş ve kesb-i kudret etmişti. İran ahalisinin iki bin beş yüz seneden sonra kendilerine mahsûs ve müstakil bir devlete mâlik olmaları bu silsile sayesindedir. Bir çok efkâr ve sayısız mihnetlere rağmen henüz kendi şahsiyetini de muhâfaza eylemektedir. Halbu ki bizim ile hem-kadem olan milletlerin cümlesi münkarız olmuş veyahut müteahhirin bunların evvelkilerin devamı olduğunu bilemeyecek kadar külli bir tağyîre düçâr olmuşlardır.

Safevi devleti zamanında hudud heman takrîben bu memleketin hudud-ı tabîiyesinde idi. Şomalden Ceyhun nehri, bahr-ı Hazar, Kafkas dağları, Garptan Dicle nehri, Cenubdan bahr-ı Umman, Şarkından Hindistan ve Çin.

İran devlet-i kadîmelerinden Garpten rakîbe mâlik oldukları ve ekseriyetle onları keşmekeş de bulundukları gibi yeni İran devleti yani devlet-i Safevi de Garpte rakîp olarak Osmanlı devletine ulaşmış ve onunla muhârebeler etmişdir ve o devlette kadîm Rum devletinin yerinde bulunmaktadır.

Avrupa devletlerinin etrafa tecâvüze başladıkları zaman Safevi devleti Avrupa devletlerinden bazıları ile muhtasar râbıta tesis eylemiş ve arada sefirler gidüp gelmiş idi.

İran’ın mezheb-i umumi ve resmisi olan teşyî (Şîilik) dahi Safeviler zamanında istikrârını bulmuş ve bu haysiyetle bu memleketi sâir memâlik-i İslamiyeden mütemâyiz etmişti.[1]

İran ahalisinin bu son zamanlara kadar itibârda tutmuş olduğu ve ekseriyetle hala riâyet-kâr bulunduğu âdâb ve âdâtın çoğu da bu devirden kalmıştır.

 

(s. 56) Safevi devletinin devr-i saltanatı İran ahalisi içün bi’n-nisbe rahat ve feragat zamanı oldu. Oldukça memleketin mamuriyetine ve esbâb-ı refah ve teneümmü ihsâr ve cuma uğraşıldı. Bu hususda sultanların da muâveneti olmuş ve kendilerinden sonra birçok eserleri kalmıştır.

Hüner ve sanatın tervîç ve terakkîsinde çalışılmış ve bilhassa mimari ve buna müteallik hususât fevkalade revnak bulmuştu. O vaktin nakkaşları Çin ve Hind tarzında gayet ince ve nazik nakışlar yaparlardı. Hatt-ı Arabiden alınan ve nesih tesmiye edilen İran’ın yeni yazısı Tebrizli Merhum Mirza Ahmed eliyle müntehây-ı kemâle erişdi. Farisinin hatt-ı mahsûsu olan hatt-ı talîk Merhum Mir Ammad elinde aynı derecede tekemmül etti. Tahrirât ve mekâtibâta mahsus olan hatt-ı şikest şefia vasıtasıyla saîih bir dereceye erişmiş oldu. Derviş Abdülhamid Talkani tertîp ve hoşluk hususunda nesih ve talîk derecesine erişdirmiş Mirza Ahmed ve Mir Ammad’ın şan ve şerefine mâlik olmuşlardı.

Şâyân-ı hayrettir ki ulum-ı akliyye ve edebiyat  terakkî ve revnak göstermemiştir. Halbuki Safevi padişahları bu hususda da himmetsizlik etmemişlerdi.

Ulum-ı diniyeden şerh …. Sahibi Şehid Sani (1050), Erdebil ahalisinden Monla Ahmed (993), muhakkik-i sani (1030), gibi bazı mümtâzlara mâlik oldu.

Ulûm-ı akliyeden de işâr ve müellifât sahibi olup monla Sadır diye marûf olan Şirazlı Mevlana Sadreddin (1050), Gevher Murad, şevâhik sahibi Laheycli Mevlana Abdü’r-rezzak (1051), merhum Şeyh Bahai (1030), ve Mir damad gibi alemlerde o ahdın fuzelâsından ileri gelenlerinden sayılırlar.

Bu usulün parlaklığı da bütün malumât-ı mazîyeye mahzen olmakdan ibaret olup yeni hiçbir şeye mâlik değillerdi. Halbuki bu vakitlerde Avrupa’da ilimler yeni bir renk ve vech peydâ etmiş ve seri adımlarla vüsat, kesret ve tenevvü göstermişti.

Edebiyatın en aşağı derecede bulunduğu zaman Safeviler devridir. Bu devre kâbil-i zikr şair ve edâbe bile mâlik değildir. Nazm ve nesir de hudud-u asliyesinden çıkarılmış idi.

Bu devre-i rahat ve feragate son Safevi sultanlarının zaafı, kifâyetsizliği ve kâbiliyetsizliği yüzünden çıkan Afgan fitnesi nihâyet verdi. Sıhhat ve saadetin esâsâtı sarsılmış bed-baht İran ahalisi çok acılar tatmış ve çok sadmelere maruz kalmıştı. Hâsıl-ı tarihlerde

 

(s. 57) Vâzıhen yazıldığına göre bu hal büyüklerin hırsı, nifâkı ve gevşekliği yüzünden ileri geldi. Vakt ve fırsat zamanında kendi ahvâlimizi görmek ve ondan bir fikir almak içün bize bir ayine-i ibret teşkil eyledi. Bir kere halk kan ve korku girdabına batmışlardı. Bu fitneyi ancak Nadir Şah Efşar teskîn etti ve İran mülkünü parçalamaktan ve devleti de zevâlden kurtardı. Bu fâtih-i kahhârın fütuhâtı yeryüzünün bu kısmına (İran’a) yine kadir ve itibar verdi. Fakat ahir saltanatında kendisine ârız olan sû-i halk ve habt-ı dimağı geçmemiş olduğundan ahali yine rahattan mahrûm ve kendi hanedanının saltanatdan feragati ile de İran yeniden saltanat müdd’ilerinin çekişme sahası oldu. Fakat vekil Zeh diye maruf olan Kerim Han Zend’in zamanı hoşlukla geçmiş fakat onun ömrü ile de nihâyet bulmuştu. Bu vehcle de memleket sâmâna erişmemiş ve ahali zahmetden kurtulamamıştı. Saltanat-ı Ağa Muhammed Han Kaçar’a taalluk ederek bu şehriyâr-ı kahhâr bütün müddi’lere galebe ile padişahlığı kabul eylediği vakt hata-i İran yeniden Kaçarların taht-ı istiklalinde müstakil bir devlet oldu ve rişte-i kadîmi muhâfaza etti.

O vakitten Muzaffereddin Şahın ahir saltanatına kadar umur-ı dünya içün lazım gelen bazı efkâr ve vekâyiden başka Keyhüsrev’in memleketinde (İran), ihtilâl ve inkilâb-ı külliden masûn kalmış ve badema mahfûz kalması ümid olunur.

Metin tarihinde yani bu fasıldan evvelki kısımda malum oldu ki İran’ın nikât-ı muhtelifesinde âsiler kabile reisleri ve hanlar bulunmakta ve ekseriyetle hizmet ve itaatde muhâlefet ve temerrüd göstermekte ve ibrâz-ı müşkilât çıkarmakta olduklarından Kaçar sultanları memleket tasfiyesi ve mütegallibenin tasallutlarını tamamen ber taraf etmek içün hayli zahmet çekmişlerdi. Ağa Muhammed Han Kaçar onları kahr ve tedmîre başladı ve Fetih Ali Şah bunu pek ilerilere kadar götürdü ve Nasreddin Şah da bu işi hitâma erdirdi.

Kaçarlar devrinde edebiyatın yani nazım ve nesirin terakkîsi de zikr-i şâyândır. Fetih Ali Şah zamanına gelinceye kadar sanat, şiir ve inşa hayli zamandan beri İran da mühmel kalmış ve bâki kalan cüziyâtlda üslûb-ı sahîhinden inhirâf etmişti. Fakat Fetih Ali Şah zamanında zuhur eden iki zat nazım ve nesri ikinci defa olarak mecrâ-yı sahîhine ircâ’ eylediler.

Bunlardan birisi şiirlerini kudemânın üslûb-ı sahîhine ircâ’ etmiş olan ve sebâ-yı kaşanı tahallus eden Melikü’l-şuera Fetih Ali Han, diğeri ise nesri yalçın kayalıklardan kurtaran Ferahani’nin kaymakamı Mirza Ebu’l-Kasım’dır.

 

(s. 58) Tesadüf olarak sahib-i tab’ ve müstaid zevk zevat da zuhur etti ve Fetih Ali Şahın tergîp ve teşvîki ile de merâtib ve makamât-ı âliyye ye erişdiler ve edebiyâtta mazhar-ı terakkî oldu ve bu devreyi Sultan Mahmud Gaznevi ve sultan Sencer Selçuki devrelerine müsâvi kıldı.

Mirza Abdü’l-vehhab Mutemidü’d-devle, nişad-ı İsfahan’i o padişahın zîr-i resâilinde Mirza Taki Ali Âbadi ve Mirza Küçük Vassal Şirazi, …. Eden Mirza Muhammed Sefid Erdistani, Muhammed İsfahani ve Fazıl Han Kurusi Fetih Ali Şah asrındaki şair ve ediblerin büyüklerinden sayılırlar.

Emirül-şüera Rıza Kuli Han, Hidayet Mazenderani, Mirza Habibullah Hekim Kaani-i Şirazi, Mirza Ebu’l-Hasan Nimayi Cendeki, Mirza Muhammed Ali Han Seruş, Şemsu’l-şuera İsfahani bu devrenin mâbadini Nasreddin şahın evasıtı saltanatına kadar uzatmışlardı.

O şehinşahın ahd-ı saltanatındaki büyük şairlerden Melikü’l-şüera merhum Mahmud Han Nevade, Fetih Ali Han Seba, Rıdvan tahallus eden şehzade Sam Mirza-yı Şems’ul- Şuera, Şehab tahallus eden Tac’ul-şüera, Mirza Nusra ve sairleri de bu zamana zînet-bahş olmuşlardı.

Fakat ulum ve sanâyi ve temeddün, sâir şark memleketlerinde olduğu gibi İran’da yüz göstermedi. Halbu ki bu müddet zarfında garp memleketlerinde ilim ve sanat terakki etmiş ve kemâl bulmuş ve sâir memleketlerin oradan kesb-i kemâl etmesi zaruri olmuşdu. Nasreddin şahın evâil-i saltanatında Emir Nizam Mirza Naki Ferahani mesâisiyle İran’a yep yeni hüner ve marifet ve malumât dâhil olmuştu. Fakat bu da hayli teti ve bedaitla. Hacı Mirza Hüseyin Han Müşirü’d-devle bunu tesrî’ etmek istediyse de mevâni-i iktihama muvaffak olamadı. Hasıl-ı terakkiyâtın memleket derecesiyle mütenâsip olması mülâhaza ve muktezıyâtıyla muâsır medeniyet İran’da doğru ve kâmil olarak teessüs edemedi.

Merâsim ve vaz’ devlet ve ahalinin ahvâl, ahlak ve akaidini ihtivâ eden temeddün-i kadîm de icâp etmeyen bir tarzda bozulduğundan ahali ikisi arasında şaşırdı kaldı.

Nihayet memleketimiz inkılâp ve iğtişâşdan fâriğ olarak Kaçar hanedanının idaresi altında karar bulduğu vakt hâriçle revâbıt pek değişmiş idi. Evvelce hâriçle irtibât ve münâsebetde İran devletince esas olan Garp olup diğer taraflarda vahşi yağma-ger tevâif ve kabâil ile mücadele bulunmakta idi. Fakat kaçar devleti teessüs edince zamanın değişmesiyle kendileriyle daha az münasebette bulunulan Garp komşumuz Osmanlılara ilaveten bu silsilenin hükümdarları

 

(s. 59) Kendilerini iki mütemeddin kavî devletle de komşu olarak gördüler: Şomalden, büyük Petro’nun akıl ve ihtimâmıyla ev-i iktidâra erişmiş olan Rusya:

Şark ve Cenubden Hindistan vasıtasıyla bizimle mücâveret peydâ eden İngiltere.

Bu iki devletin İran’la olan muâmeleleri metin tarihinde malum oldu. Fakat burada ahvâl ve icâbı malum olsun içün tekrar edelim ki bi’l-fiil komşumuz İngiliz, Rus ve Osmanlı olarak üç devletden ibarettir. Zira şomal komşumuz olan Türkistan Rus tasarrufuna girmiş, Afganistan’ın münasebâtı İngilizlerle bir sayılmakda bulunmuşdur.

Devlet-i Osmaniye, câmia-ı İslâmiyeye binaen bizimle dost olup ba-dema her iki milletin terbiyesi ve iğrâz-ı cahilânenin ref’i ile bu dostluğun daha ziyâde olması lazımdır.

Rus ve İngiliz devletleriyle de hamd olsun dostluğumuz vardır. Bu meveddetin ber-karar olması da ümid olunur.

Fakat memleketimiz olan İran Avrupa ile Hindistan  ve Hind denizi arasındaki en kısa yolun güzergâhı olması hasebiyle pek ziyâde hâiz-i ehemmiyettir ve Hindistan servet ve nimeti ile Avrupa devletlerinin cümlesinin nazar-ı tam’ını cezp etmektedir. Hususuyla Ruslar bunun içün fırsat beklemektedirler. İşte bu yüzden İran da taraf-ı teveccüh (yani sahe-i harekât(nakl eden)) olmakdan kurtulamaz.

Bu kitabın muhteviyâtında kadîmden beri ehl-i dünya nazarının İran devletinde olduğu ve İran’ın iradesinde umur-ı alemde dahl ve tasarruf-ı küllisi bulunduğu görülmüş ve anlaşılmışdır. Fakat inkilâb-ı zaman bu vaziyeti alt üst ederek kürre-i zeminin zemâm-ı ihtiyarı icâleten Avrupa ahalisi eline geçmiştir. İster iyi ister kötü iş böyledir. Gözü kapamakâkulağı tıkamak ikrâr ve inkar faide vermez. Onlar altun, kuvvet ve ilme mâlikdirler her istediklerini yaparlar. Bundan sonra sâir akvâm ve milelin yapabilecekleri son iş kendilerini korumalarıdır. Bu da ancak temeddün-i cedîdi kabul ile olur.

Avrupalılara müstehlik olmamak, zevâl bulmamak, ism ve resmi bâki kalmak isteyen her memleket ve millet vakit kalmadığından kemâl acele ile asrın temeddününü kabul eylemelidir. Zira Avrupalıarın memleketlere müteveccih istilâsının en esaslı bahanesi idhâl-i temeddündür. Hoş hatır olarak temeddün etmeyen millletler bunu zorla kabul edecek bu suretde ise faide başkalarına râci olacaktır.

 

(s. 60) Bir çok işler yapabildik yapamadık. O zaman geçti. İnşaAllah bu son devrede gafleti bir tarafa bırakmak istiyoruz. Fazla bir şey söylemek içün arz eyledim ki temeddün-i cedîd ve başka bir ifade ile Avrupa medeniyeti din ile ihtilâf etmez. Belki hala din-i İslam zaaf-ı temeddün tesiriyle enzâr-ı cihanda itibar ve azametden mahrum görülmektedir ve Allah esirgesin İslam devletleri …. Olursa din-i İslam ne suretle mahfûz kalabilir.

Son söz her kimde İslam gayreti var ise, İran’ın izzetini istiyorsa bilmek lazımdır ki bütün işlerden evvel vâcip olan tiz elden muâsır medeniyeti bu memleketde (İran da) nesr etmekdir. Bütün umura medâr ve esas adl ve dâd, harf ve sanâyidir. Fazl ve marifet tohumları ekilmeli, fâzıl ve âlim olanlar iş başına gelmelidir. İlm adamları, hüner sâhipleri talaâat-ı lisanla nefh-i sûr etmeli, ölmüşleri diriltip yükseltmelidir. Bu menfaat-ı umûmiye olup bir kimseye de zarar vermez. Elbette iki bin sene evvel bütün milletler arasında ser-firâz olmuş, alemde tekaddüm ve hürmet görmüş olan bir millet vahşiler eczâsından sayılmağa diğerleri tarafından hakaret gözüyle görülmeğe ve cihanın işlerinde hesabdan hâriç tutulmağa razı ve kâil olmaz. Olanı elden çıkarmak ve yahud başı kuyruk yapmak( yani memleketi düşman istilasına uğratmak veyahut istiklali gâip etmek (nakl eden)) hüner değil belki hünersizliğin en berbat derekesidir.

Farisden nakl edilen kısmın sonu

 

(s. 61) Nasreddin Şah’ın vefatından büyük harbe (1914) kadar babiler mezhebi:

Nasreddin şah zamanında cereyân eden ve memleketin hayât-ı dâhiliye ve maneviyesinde azim tesirât icrâsıyla bir takım iğtişâş ve ihtilâli de teşvîk ve takviye eylemiş bulunan bir vaka-ı mühimme de babiler ve babilikdir. Müellif muhterem bu hususda malumât vermemiş olduğundan kısaca arzı münâsip buldum.

Mirza Ali Muhammed isminde Şirazlı bir zat medreselerde tahsilini ikmâlden sonra din hususunda şeriat-ı İslamiyeye mugâyır bazı ahkâm vaz’ etmek istemişdi. Zamanın ihtilâl ve tefrikaya pek müsâid olması tesiriyle hükümetin zülüm ve kahrından bî-zâr ve bî-huzur olan halk her şeye her fikre atılarak bir çare-i halâs arıyordu. Bunun içün bu yeni fikir ve mezhep de ahali arasında pek seri intişâr etmeğe başladı ve her tarafta fedakar azimli müritlere mâlik oldu.

Babilik: ilkin Şiiliğin ıslâh edilmiş bir şekli suretinde görülmüş ve kesb-i kuvvet eylediğinde mâhiyet-i hakikiyesini göstermiş idi. Gittikçe zeki müridân tarafından tadîl ve terakkîler ilave olunuyordu. İran ulema ahundları babiliğin leh ve aleyhinde olarak iki mühim kısma ayrılmışlardı. Bir aralık ism-i nihayetine bir (bab) kelimesi ilave eden Mirza Ali Muhammed kendine Mehdi unvanı vermiş ve hatta ezanlarda isminin okunması bile meydan almıştı.

Babiler, kitabu’n-nur adında bir de Kur’an tertip ettiler. Fakat bu bab zamanından sonra onun zeki ve fikirli müridlerinden Seyyid Hüseyin ve Hasan’ın eseri idi.

Babilik, dinleri müsâvi tutmakta, kadını hür ve erkekle bir saymaktadır. Talâk ve tesettür yoktur. Habs cezası zevcesinden zevci ayırmakla yapılır. Faiz haram değildir. zekâtı yüz de beş kabul ederek on dokuz reise verilmesini ister. Ticareti serbest bilir. Yemek bir kabdan fazla olmaz. Kendilerine mahsus selamları vardır. On dokuz günlü on dokuzar aydan mürekkep seneli bir de takvimleri vardır. Nevruz babiler içinde bayramdır. Bugün fazla yemek

 

(s. 62) Yenilmesi de caiz olur. Kendilerine mahsus gizli, aşikar daha birkaç teşkilat ve nizamata da malikdirler. Şu hulasa edilen esasların sathı görünüşde bile, ahkâm-ı diniyeyi, halkı bunaltıcı bir tarzda yanlış anlayan, ahundlara karşı zamanın icâbına ve halkın ihtiyacına uyan bazı yeniliklerin dine idhâline yeltendiği görülüyor. Bununla beraber bazı pek bî-mana maddeler de göze çarpmaktadır.

Lakin hürriyeti esas olarak kabul eden bu tarikat sâliklerinin ihtilalci olarakda işe karışması pekde intizam ve inzibât altında bulunmayan idare-i dâhiliyeyi karmakarışık etti. Yer yer ser-keşlikler vücuda getirerek hükümet kuvvetleriyle kanlı müsâdemelerde bulundular.

Babiler mezheplerinin daha seri intişâr ve ….. içün hükümeti elde etmek ve onun tesir ve nüfuzundan istifâde eylemek emelinde  idiler. Çünkü İran’da zuhur etmiş bir çok din ve mezheplerin tarihçesinde bunu görüyor ve bilhassa pek yakın misal olarak da Şah İsmail zamanındaki Şiilik ve intişârını …. Tutuyorlardı.

Fedakar müridler ve müteşebbisler içinde “Kazvinli” Molla Salih’in kızı Kurretti’l-ayn da pek parlak bir rol ifa eylemişti. Alim, şair, hatîp, iffet ve azm sahibi bulunmakta idi. fevkalade güzelliğini artıran geniş ve söylenişindeki zarafet de sâmîin üzerinde tesir-i latifi icrâ ediyor, mezhebi …. Mevzuaları geniş bir sâhe-ı kabul bulabiliyordu.

Bir aralık Monla Hüseyin adlı bir zat Şeyh Taberi türbesinde bir Hisarcık vücuda getirmiş ve iki bin müridiyle burada …. Ederek hazreti ali unvanını alan Ali Muhammed’in Cihangîr olacağı ve babiliği pek seri intişâr edeceği hakkında bir fikr-i kerâmetle memzûc gösterilmek istenilen beyannâmeler neşr ediyor ve Ali Muhammed’in rüyet-i didârına binlerce insan celp ve iğfalkâr unvanlar bahş ve şehidlerin kırk gün sonra dirileceği ve başka memleketlere hükümdar olacağı safsatalarıyla da bir çok kuvvet cem’ ediyorlardı.

Tarihlerinde Teke şeyhliğinden veyahut eşkiya sergerdeliğinden yetişme hanedanlar bulunması tesiriyle az zamanda kesb-i kuvvet eden Babiler cemiyeti de Nasreddin Şahı korkutmuş ve üzerlerine Mazenderanlı Ağa Abdullah ve Mehdi Kulu Mirza ile sevk-i asker edilmişse de bu kuvvetler de en şiddetli bir kış gecesi köprüsüz suları geçmek suretiyle ve üstadâne baskınlar yapılarak perişan edildiler. Daha büyük kuvvetlerin sevki mecburi oldu. Babiler üzerlerine sevk edilmiş

 

(s. 63) Olan büyük kuvvetlere karşı da aylarca fedakârane mukâbele de bulunmuş fakat 1265 tarihlerinde Horasan taraflarındaki Salarü’d-devle’nin tenkîli içün sevk edilmiş olan büyük ordunun tazyîk ve tenkîli ile der-dest edilmişlerdi.

En zalimane işkencelere maruz kalmalarına rağmen içlerinde fikir ve azminden dönen bulunmamışdı. Bir aralık “Zeyhan”lı Muhammed Ali ismindeki zat da burada büyük bir kuvvet ve şöhret iktisâb etti. Müctehid olan bu adam Babın cihangîr olacağı zamana kadar devr-i fetret sayılup Babilerin mukiblerinin indellah mesul olmayacağı, maâlik-i müşterek ve kadınların açık olması gibi câzip ve teşvik-kâr telkinâtıyla biriktirdiği yirmi bin kişi ile Tahran’a yürümeğe hazırlanıyordu. Muhtelif kuvvetler ve takviyeler gönderilerek en son Arslan Han kumandasındaki kuvvete karşı mağlûp ve maktûl düşdü.

Birkaç müridiyle Çehrek kalesine habs edilen Bab da büyük bir meclis-i âlinin kararından sonra Hristıyan neferlere kurşun atdırılarak öldürüldü. Emir Nizam Babiliğin ocağını söndürmek içün en büyük azmiyle takîp ve tenkîle devam ediyordu.

Ali Muhammed’in idamı Babileri, hükümetin barışmaz düşmanı haline getirdiler. Şeyh Ali ismindeki bir zatın bir Cuma günü Şah’ı öldürerek bir ihtilâl yapmak hazırlığında bulunduğu duyuldu. Bu sıralar da Şah’a bir de sû-i kasd vukû buldu. Takibât teşdîd edildi. Her tarafta Babiler takîp ve tenkîl ve idam ediliyordu. Kurretü’l-ayn de bu aralık tutulmuş ve en zalimane işkencelerden sonra da fikrinden dönmemiş ve Tahran kalesinden Jandark gibi diri diri yakılırken bile bu Türk kızı azminde merdavul mealinde hamasetkâr şiirler okumuştu. Bundan sonra Babiler İran’da barınamayarak Osmanlı toprağına ilticâ etmiş bu Bağdat’da dahi rahat edemediklerinden de Edirne’ye kaldırılmış idi. Daha evvel Babilin idamını müteâkip Yezd şehrinde yirmi yaşında Seyyid Yahya isminde bir zat subh-ı ezel unvanı ile işe başlamıştı. Bilahere bunun kardeşi olup Bahaullah unvanı alan Mirza Hüseyin Ali de geldi. Yalnız kendisinin Babın halifesi olduğu ilan eyledi. İki kardeş arasında zuhur eden bu ihtilâfda müridlerin çoğu Bahaullah tarafını iltizâm etti. Bunlar artık Babiliği kabul etmeyerek Baha’inin namıyla mezheplerinde bir terakkî vücuda getirdiler. Hükümet-i Osmaniye Bahaileri Akkaye Subh-ı Ezel Taraftarlarını Kıbrıs’a sevk eyledi.

 

(s. 64) Bahailik mezhebinin Avrupa’ya da intişârını vasiyet ederek ölmesinde yerine oğlu Abbas efendi geçti. Bu zat Arvupa’da, Mısır’da ve Amerika’da birçok seyahatler yaparak daha asri ve Hristıyan zihniyetiyle kâbil-i telif yaptıkları mezhepleri ve esasâtı hakkında mevzualarda bulundular. Avrupa’da ve bilhassa Amerika’da birkaç milyon halk bu mezhebe sâlik oldu.

Bahailiğin İslamiyet ile farkları daha büyüktür. Ayrıca tedkîk ve taharrî edilmelidir.

Babilerin bir fars hakimiyetini istihdâf eylediği fikrini yazan Doktor Fahreddin beye ben de iştirâk ediyorum. Çünkü Ali Bab da, Subh Ezel ve Bahaullah da Şiraz ve Yezd şehirlerindendir. Hükümeti Türklerden almak azminde idiler. Bunu mezheplerinin intişâr ve ….. bir vasıta olmak kadar tebdîl-i hanedan ve saltanata şâmil gibi telakkî eylediler.

Bilhassa Ali Muhammed Bab tarafından uydurulan yalancı hadisin Mazenderan’ın işgali ve on iki bin Türk’ün kesilmesini teşvîk ve tergîp eylemekte bulunması da Türk düşmanı bir zihniyete delâlet eder. Fakat ne yazık ki her iki tarafta da, pek mebzûlen akan yine mübarek Türk’ün kanı olmuştu.

İran ile biraz fazla meşgul olmağı özleyen Amerikalıların böyle üç milyon da Bahai mezhebinde tebaası olması yakın bir anda Farslarla hem-mezheblik iddiasında görünmelerini de ihtimal dâhiline sokuyor. Bende İran’ın gittikçe Bahailiği mezheb-i resmi yapacağı kanaatindeyim. Pehlevi(yani kadim Faris) unvanını alan yeni Şah’ın Safevi Efşar ve kaçar Şahlarının bütün âsâr ve ananâtı gibi mezheplerini de terk ettireceğine şüphe bırakmamaktadır. Fakat bu bir zamanki Sünni ve Şii mücadeleleri gibi bilhassa İran dâhilinde bir Bahai Şii ihtilâfı da açılabilir. Yaşayan görecektir.

Muzaffereddin Şah ahd-ı saltanatı

Muzaffereddin Şah kırk iki yaşında tahta çıktı, fikir ve seciyye itibariyle zayıf idi. Fakat milleti hakkında hüsn-i niyeti vardı. Çalışmak istiyordu. Bunun içün vatan-perver olan Eminüd^-devle’yi sadrazam yaptı ve liyakatli bir vezir olan Nasirü’-lmülkü de maliye vezaretine getirerek kabineyi kuvvetlendirdi. Nasirü’l-mülk İran umur-ı maliyesini tanzîm etmek ümid ve azminde idi. Kendisinin Oxford darü’l-fünunundaki tahsili, azm ve iktidarı muvaffakiyet vaad ediyordu. Fakat bu zatın bu nice cehd ve ikdâmına rağmen Şah babasından da işittiği Avrupa seyahatlerinin cazibe-i şevk ve sefâhatine kapılmış seyahat içün vükelâyı tazyîk etmekte bulunmuştu. Hazine

 

(s. 65) Boşdu. Şah’ın israfkâr yolculuğu behemehal hârici bir istikrâzı istilzâm ediyor ve her istikrâz da istiklâli ihlâl eden ağır şerâitle ancak akd edilebiliyordu. Vatan-perver olan kabine bu gayr-ı vatani arzuy-u şahî’yi yerine getirememiş istifayı tercih eylemişti.

Sadarete getirilen Eminü’s-sultan, İran gümrük hasılâtını karşılık göstererek Ruslardan beş buçuk milyonluk bir istikrâz akd etti. 316’da İstanbula da uğrayarak Avrupa’ya giden Şah uzunca müddet orada kalmış ve İran da yalnız kalan Eminü’s-sultan artmış olan borçları da ödemek mecburiyetiyle vergileri artırmış idi.

Söylemeyen ve daima şerre alet olan bu vezirin hükümet başında bulunması (milleti) denilen meşrutiyet-perverlerle “devleti” adındaki muhafazakârları daima mücadele haline soktu. Artık İran idaresinde ki tezebzübün ve ecnebiler tarafından hakaretle görülmesinin, idarenin bozukluğundan ve İran cihâz-ı idarisinin bu vaz’ı muhtali da Şahların istibdâd ve liyakatsizliğinden ileri geldiği tamamıyla anlaşılmıştı.

Zaten bu sırada İslam memleketlerinin heman hepsinin efkârında vatan-perverlik artmış, Avrupa’nın tazyîk ve tahkîrleri, yer yer istilâ planlarının entrikalı tecavüzâtın tesirâtı ile halk çare-i halâs taharrisinde daha azimkâr bir hale gelmişti. 93 seferinde Avrupa devletleri Rus’un zulüm ve istilasına göz yummuştu.

Fransa’nın Tunus’u ilhâk etmesi ve haksız olarak Mısır’a giren İngiltere’nin 1904’te Fransa’yı bir İslam hükümeti olan Fas’ı istimlâk ve istilada serbest bırakmak şartıyla Mısır’da tahkümünü artırması vukua gelmişti. Daha evvel (301) Yunan hududunda Türklerin galip başlayışına rağmen “Teselya” ve Rum ili-i Şarkinin Bulgaristan’a ilhâkında da teşvîk eseri sezilmişti. 313 Yunan seferi mağlup Yunanistan’a Girid’i bahş eylemiş ve Akabe ve Midilli işgallerinde de İslam devletlerinin merbût ve mütehassis olduğu Türkiye hakarete uğramıştı. Muhtelif zamanlarda, muhtelif yerlerde İslam devletlerine karşı olan bu haksız tecâvüz ve istilâ muhtelif lisanlarla ve …. Makalelerle gösteriliyor, bir ve müşterek olan derd-i İslam teşrîh edilerek istilâcıların tecavüzât ve hakaretlerine bir sedd çekilmesi talebinde bulunuluyordu. Bu azimle intişâr etmekde bulunulan cerâid arasında bilhassa büyük bir vatan-perver olan Mustafa Kamil’in elindeki “elliva” elli bin nüshasıyla bütün İslam memleketlerini uyandırmakta bulunmuştu

 

(s. 66) Bir Aralık Sultan Hamid-i sânininde Müşarün-ileyhi mir mirân rütbesiyle taltifi bu gazetenin makalâtını makam-ı hilafetin veçheleri gibi telakki ettirerek gazetenin manevi kudret ve nufüzunu takviye etmiş, İslam efkâr ve âmâlini tevhide sebep diğer olmuştu. Boyar Harbinden iyice yorulmuş olan İngiltere’nin ve 1905 de Japon muhârebesinden düşkün çıkan Rusya’nın 1907 Ağustosunda koca İran’ı taksîm etmiş olmaları ve Türkiye içün de bin bir istila plan ve arzularının siyasi mehâfil ve ricâl arasında görüşülüp işidilmesi artık İslam milletlerini pek hassas ve müthiç bir halde bulundurmakda idi.

Aynı zamanda Mısır cerâidinden başka Avrupadaki genç Türklerin irşâd-kâr gazete, mecmua ve kitaplarında da tehlikeler ve çareler gösterilmekte idi. Bu fedakar vatan-perverlerin ulvi hitâbeleri vatan-ı İslam’ın her tarafında derin akisler vücuda getiriyordu. Yine bu sırada aslen Hemedan taraflarından olan Şeyh Cemaleddin Afğan da ittihâd-ı İslam fikrini telkîn ve kâbiliyetli inkılâpçılara fedakarlık ruhu nefh eylemekte bulunmuştı. Şiddet-i zekâsı, nutuk-ı âlim bulunması kadirde faal ve cesur bulunan bu zat, takdir-kârı olan Muzaffereddin Şah’ın kendisini Avrupa’dan getirmesine rağmen telkinât ve teşebbüsâtıyla bu padişahı korkutmuş ve mahfâzen İran hâricine çıkarılmıştı. Türkiye’ye gelmesinde Sultan Hamid-i sâninin Hüsn kabul ve iltifâtını gördü. Şeyh Cemaleddin çoşgun bir vatan-perver olduğundan her nerede bulunsa azim ve iman telkininden geri durmaz. Müstevlilerin ve müstebid hükümdarların düçâr-ı iğbirâr ve kahrı olurdu. Hindistan’da habs edilmiş Mısır’da tutunamamıştı. Bununla beraber Arabi meselesinde karışmış ve İslam mütefekkirlerinin büyüklerinden sayılacak olan Şeyh Muhammed Abdullah ile görüşmüş ve anlaşmış idi.

Şeyh Cemaleddin diyordu ki:

“Avrupa devletlerinin arasında birçok ihtilâflar, iktisadi rekabetler olsa dahi şarka ve İslam’a karşı tazyîk ve tecâvüzlerinde ittihâd ederler. İslam’ı kendilerine müsâvi görmezler. Avrupalılarda her zaman kıp kızıl bir ehl-i salip ruhu vardır. İslam’ın medeni her hareketi onların nazarında fenadır. Şarkı medenileştirmek içün istilâyı zaruri bulurlar. Kendi memleketlerinde yüksek bir haslet sayılan vatan-perverlik, hiss-i milli Şark’da ve İslam’da taassup ve medeniyet düşmanlığı adını alır. Avrupalıların bütün Şark ve İslam’ı istihdâf eden husumet müşterekesine karşı ve İslam milletleri de müşterek ve müttehid bir cephe almalıdır.”

 

(s. 67) Görünüyor ki sahib-i deha olan bu zat harb-i umumi neticesinde açık tecelliyâtı göze çarpmadan evvel bile Avrupa’nın Şark ve İslam aleyhinde ki imha-kâr siyasetini bütün vüzuh ve şiddetiyle görmüş ve hiçbir hapis ve cezadan, nefy ve tağrîbden yılmayarak anlatmağa göstermeğe de uğraşmış, geniş olan mülk-ü İslam’ın her tarafında inkılâp efkarını tehyîç, takviye ve tesrî’ etmiştir.

Evvelce Avrupa’ya gitmiş olan Şah üç sene sonra yine israf-kâr bir seyahat arzusunda idi. Yine yeni bir istikrâz akdi içün lüzum görünüyor ve her istikrâzında İran’ın saâdet ve istiklâlini rıhnedâr eylediği artık biliniyordu. Bu hususta ahali uyanıklık göstermiş ve bilhassa büyük şehirlerden izhar-ı iğbirâr edilerek Eminü’s-sultan aleyhinde olmak üzere Şah’a şiddetli arizeler gönderilmişti. Fakat milletin bütün ikazı da hiçe sayılarak istikrâz yine akd edildi. bu istikrâz tenbâkü inhisârı üzerine İngilizlerden olmuştu. İran’da heman herkesi şahsen alakadâr eden tenbâku inhisârı ahaliyi fazla tazyîk etmiş ve müctehidlerin ahaliyi kıyam ettirmesiyle hükümet bi’l-mecburiye bu imtiyazı geri almıştı. İşte bu fesh imtiyaz milletin birleşdiği meselelerde menfaat-ı milletin muhafaza edilebileceğini göstermesi itibariyle İran halkını teşcî’ eylemiş ve İran ihtilâl devresinde bir dönüm sahnesi olarak ihtilâlin sürat ve şiddetini artırmış idi.

Yine bu sırada yukarıda söylediğim cerâid-i İslamiye’nin umumi tesirinden başka Londra sefaretinden istifa ile vatandaşlarını uyandırmağa çalışan Ermeni Malkom Hanın “kanun” adlı ve İstanbulda neşr edilen “ahter” isminde ki gazeteleri de hükümetin şiddetle men’ etmesine rağmen elden ele gezerek efkârı tenvîr ediyordu.

Lokmanü’l-mülk Tahran’da açtırdığı tıp mektebi ile Darul-fünun Fransız medreseleri ve ecnebi zevât ve muallimin idaresindeki hususi mekteplerde efkârın açılmasına yardım ediyor, kesif-i istibdâd perdesinin arkasında uyanmakda olan milli faciayı gösterecek kadar nur ve ziya veriyordu. Bu sıralarda İngilizler de Boyar muhârebesini bitirmiş ve İran’da azalmış olan İngiliz nüfuzu yeniden kuvvetlenmeğe başlamıştı.

319’da İran’ın kahraman ve hür muhîti olan Tebriz’de, Müctehid Hacı Mirza hasanın riyasetiyle dükkanlar kapatılarak nümâyiş yapılmış, bu arada Sünnilik ve Şiilik ihtilâfının kaldırılması ve Türk

 

(s. 68) Padişahının İran’da da halife tanılması gibi mühim esaslı bir fikirde monlalar ve baş müctehid tarafından ortaya atılmıştı.

Şüphesiz Azerbaycan muhîtinde efkâr-ı umumiyenin tenvirinden ve suye-i ictimaiye ve terbiye-i siyasiyenin yükselmesinden ileri gelen bu siyasi fikir, bir taraftan da Muhammed Ali’nin ve onun Hocası Rus şapşalın zulmünden feryâd eden ahalinin merkez-i hükümete fırlattığı şiddetli bir ihtâr mâhiyetinde idi. Bu sene içinde umumi hoşnutsuzluk pek artmış, Rus taraftarı sadrazamın atılmasını intâç eylemişti. Bunun üzereinde Boyar muhârebesinden yorgun çıkan ve bu sebile İran cidalgah siyasetinde de pek üzgün bulunan İngilizler geniş bir nefes aldılar.

320’de Rus Japon seferide başladı. Artık Ruslar’ın nüfuzu zayıflamağa yüz tutduğundan İngiliz taraftarı sayılan ve hanedan saltanatından bulunan Aynü’d-devle kabinesi re’s-kâre geldiyse de bu da halkı hoşnud edemedi. İran’ın asırlardan beri yılmaz düşmanı olan Türkmenler Kaşan’a kadar akın ve istilâ eylediler. Bu sırada Tahran valisinin tüccarlara olan hakareti de ahaliyi camilere toplamış ve başında Seyyid Abdullah Bahai bulunan bu halk kitlesi Şah tarafından gönderilenleri dinlememiş en nihayet Şah’ın vaad-kâr bir hatt-ı destini almadan dağılmamışlardı.

Sözünde durmayacağı şüphesiz olan Şah’ın bir hatt-ı desti fotoğrafla çıkarılarak mülkün her tarafına dağıtıldı. Bu sırada milletin Şah üzerindeki nüfuzu, sarayın seciyyesi millete gösterilmek ve âtiyen olacak inkılâba fikir ve zihinleri daha ziyade hazırlamak isteniliyordu. Şah vaadini ifa etmediğinden Ağa Seyyid Cemaleddin, Şeyh Muhammed Vaiz, Seyyid Abdullah ve Seyyid Muhammed hükümet aleyhinde vaaz ve hitâbelerde bulundular. 322’ de encümen-i mahfi ve kitabhâne-i millet de tahrikât da bulunuyordu.

Ağa Cemaleddin Tahrandan sürüldü. Şeyh Muhammed’in nefyinde ahali galeyan ederek şeyhi askerin elinden aldılar. Askerle müsâdeme olmuş ve ahali İngiliz sefarethânesine sığınmış idi.

Ahali “Kama” sürülenlerin iadesi, Aynü’d-devle’nin azli, meclis-i şurayı millinin açılması hakkında yeni bir hatt-ı dest istemiş ve istihsâl etmişlerse de Şah yine meclisi açmamıştı. En nihayet ahali tekrar toplandı ve çarşı Pazar kapanarak içtimâlar yapıldı ve 323

 

(s. 69) Kanun-ı sânisinde meclis açıldı. Bu; 162 kişilik bir meclis-i mebusan ile yarısı intihâp edilmek üzere altmış kişilik bir ayandan ibaret idi. “Nizamnâme-i hukuk-ı millet”de yapıldı.

Ruslarla İngilizlerin Şah ve hükümetinin meclise aleyhtâr bulunması yetmiyormuş gibi meclisde bir de münevverler ile ulema arasında ihtilâf çıkmış ve pek vakitsiz olarak bir de “deste-i cumhuri talep” vücuda gelerek meclis üzerine şalığın kin ve intikamı teşdîd edilmiş oldu.

Bu sırada Osmanlılar ile de nevâhi-i sitte ve kerbela acemleri yüzünden ihtilâf çıkmış ve Tebriz ahalisi zulüm ve kahrından bunaldıkları veliahd Muhammed Ali Mirza’ya karşı harekete başlamışlardı.

Tebriz’de intihâp başlamış ve İran inkılâbında parlak ve büyük hizmeti olan genç Taki zade Seyyid Hüseyin mebus olmuştu.

Bu aralıkta zaten hastalıklı bulunan Muzaffereddin Şah vefat eyledi. Meclis güşâdından pek az zaman geçmişti. Bu zat millete kendini sevdirmek, hizmet etmek istediyse de muvaffak olamamıştı. İbtidâ-yı cülûsunda Rus muhibbi bulunurken bilahare İngilizler taraftarı olmuş tereddüd ve israfâtı ile İran’ın zaafına bir âmil olmuştu.

Muhammed Ali Şah ahd-ı saltanatı:

35 yaşında tahta geçen Muhammed Ali Şah fıtraten istibdâda mâil idi. Daha tac giyme merasiminde mebusları istihkâr etmiş ve meclisin nâzırlardan istifsârını da kabul etmemeğe başlamış idi. Şah’a taraftar olan valiler vilayetlerdeki müntehipleri dövdürmüşlerdi. Meclis, şahın isrâfâtının ve İran istiklâlini rıhnedâr eden istikrâzların önüne geçmek içün bütçeyi hakim kılmak istiyordu. Şah ise meclisi kapatmak azminde idi. Bu iş içünde istibdâd taraftarı olup halkın nefret ve gayz-ı şedîdinden korkarak Avrupada dolaşmakda Eminü’s-sultan’ı muvafık bulmuş ve celp eylemişti. Bütün bir milleti istihfâf ederek bu menfur vezirin celbi haklı olarak bütün ahaliyi kızdırdı. Reşt ahalisi iskeleye çıkarken meşrutiyete sadakat yemini ettirdiler ve nihayet Nisanda Eminü’s-sultan sadrazam oldu. Artık iki tarafın kat’i bir müsâdemeye hazırlandığı görülüyordu. Tebriz ahalisi Şah namına geçirilen silahları zapt etti. Fars vilayetinde Şah’ın kardaşı Salarü’d-devle iddiâ-yı saltanata kalkışdıysa da Nihavend’e mağlûp oldu. İran’da müteşebbis ve kuvvetli bir unsur olan Bahtiyariler de hükümetle hal-i ihtilâf da idi.

Her tarafta bir ihtilâl havası esiyor hükümetin parasızlığı da bir tedbâr alabilmeği heman akîm bırakıyordu.

 

(s. 70) Şah bilhassa kahramanlık ve hürriyet ocağı olan Tebriz’in söndürülmesini arzu ediyordu. Binaen aleyh Şaki ruhlu olan Rahim hanı katl ve tahrîp salâhiyetini de vererek Tebriz’e gönderdi. Ayrıca casus ve celladlar da tahrîk etmişti. Ruslar da meşrutiyet aleyhinde olarak Şah’le birleşmişlerdi. Mürteci’i müctehid Şeyh Fazlullah da meşrutiyetin muhâlif-i şer’-i şerif olduğuna dair fetva verdi. Bu iftirâ ve melanetle meclisi nazar-ı millet de düşürmek zeamında idiler. Eminü’s-sultan İran’ın göstermekde olduğu bu tacazzi manzarasını irâe ile meclisin his ve vatanperverisini tahrîk etmiş ve İran’ı kana boyamamak içün meclisden bir istikraz akdi kararını almıştı.

Fakat 31 Ağustosta tam meclisden çıkarken Azerbaycanlı Abbas Ağa tarafından öldürüldü ve Abbas Ağa da derhal intihar etti. Bu fedakar gencin üzerinden çıkan hüviyet varakasında “encümen azasından Abbas Ağa millet fedaisi numara 41” görülmüş ve bu derece yüksek feragat-ı nefs sahibi ve hiss-i fedakariye sahip daha kırk zatın bulunuşu hükümeti pek düşündürmüş ve korkutmuştu.

İngiliz ve Rusların entrikalı telkinâtıyla Şah’ın işleri bu dereceye getirdiği günde idi ki Ruslar ile İngilizler İran’ı işgal ve nüfuz-ı mıntıkalarına ayıran bir itilafı imza eylediler. (3 ağustos 1907) bunda İran’ın nısf-ı Şomalisi kâmilen Rus nüfuzuna terk ve İngilizler ise Şark cenubundan Belucistan’a bitişik olan bir kısmı alıyorlardı. Zaten Garp cenubu kısmına da bi’l-fiil İngiltere’nin nüfuzu hâkim bulunuyordu.

Abbas Ağa’nın vefatının kırkıncı günü yüz bin kişilik fevkalade bir merasim yapılmış nutuklar ve mersiyeler okunarak halkta ki hiss-i heyacan artırılmıştı.

Meclis-i milli, Şah’ın adamlarından Saadü’d-devle’nin ve bunu istihlaf eden İhtişamu’s-saltananın kabinelerini de red ederek ancak Nasırü’l-mülküne razı oldu. Şah mecliste dördüncü defa meşrutiyete sadakat yemini etti. Rus ve İngiliz itilafnâmesi meclise verilemiyordu. Şah yeminine rağmen meclisi kapatmak arzusunda musırr idi Türkmenler (Meşhed-Tahran) yolunu kapamış, gazetelerde alenen Şah aleyhtârlığına başlamışlardı.

Şah meclisin kabul eylediği Nasırü’l-mülkü zincir-bend olarak haps etti ve ahalinin aşağı tabakasını ve birkaç sefil ruhlu softaları tahrîk ederek meclis aleyhinde nümâyiş yaptırdı. Fakat her ne dense bugün meclisi kapatmadı. Ertesi günü ahali fevkalade galeyanla silahlanarak

 

(s. 71) Meclisi müdafaa eylediler. İzzedü’d-devle meclisle Şah arasında telif beyne çalışdıysa da kabul olunmadı. Bir kaçar olan İhtişamu’s-saltana Şah ile anlaşmayı red etti. Bu arslan yürekli hürriyet-perverin hamâsetini müteâkip Şah metâlibini tehlikeli birkaç mebusa inhisâr ile hafiflettirdi. Vaka vilayetlere aks etti. “Tebriz” millete ve sefaretlere beyannâme vererek yeminini bozan adamın Şah olamayacağını ve Tahran’daki Azerbaycan alayları meclise hucüm eder ise evleri tahrîb ve aileleri katl eyleyeceğini bildirdi. Tebrizden bin süvari Kazvinden 300 piyade Tahran’a sevk edildi. Bunun üzerine Şah yola yatar gibi oldu. Kazakarın idaresi saraydan alınarak vezir-i cenk emrine verildi. Saadü’d-devle Emir Bahadır Cenk ve emsali gibi meclis düşmanları Şah’ın yanından uzaklaştırıldı. Fakat artık milletin nazarında Şah hal’ edilmiş gibi idi.

324 Şubatında Şah’ın otomobiline atılan bomba artık meclisle Şah’ın arasındaki itilâf ümidlerini mahv etti. Yine bir aralık gazetelerin lisanını tadîl şartıyla Şah’ın etrafındaki entrikacıların uzaklaştırılması hususunda uyuluşurlar gibi olduysa da Şah buna da tamamıyla riâyet etmedi. Asıl meclis aleyhinde iğvâ ve tesirâtta bulunan Rus şapşal Han ile Kazak livası kumandanı Mir Alay Liyakof yine Şahı ziyaret etmekte ve meclise aleyhtâr talimât ve tertibât almakta idiler.

Bu sırada Rus ve İngiliz sefirleri Şah’ın hayatı tehlikede bahanesiyle hâriciye nazırını tehdîd eyledilerse de hükümet, sefirlerle ancak hârici mesâil konuşulabileceğini söylemiş mamafih Şah aleyhindeki musallih teşebbüsâtdan vazgeçilmişti. Bu entrikan ve alçak ruhlu insanlar tehdîd ve teşebbüsler ile mazlum ahali ve meclisi silahdan tecritten sonra Şah 3 Haziranda Tahran hâricinde ki bağ-ı şahî’ye gitti.

İki alay, üç yüz kazak ve iki top şehre girdi. Silahlar atılmaya başladı. Ahali meclisin önüne birikti. Kazaklarla muhât olarak Muhammed Ali Şah da geldi. Rus Şapşal Han elinde kılıç Şah’ın yanında durmakta idi. Liyakof da bir kazak müfrezesiyle gelerek iltihâk etti. Vakadan geç haberdâr olan ahali bin gönüllü ile şehirlerin kapılarını kapadılar. Müzakere bahanesiyle ileri gelen meşrutiyetçiler bağ-ı şahîye celp ve Kazaklara tevkîf

 

(s. 72) Ettirildi. Meclisin heyacanı arttı. Şah vilayetlerle telgraf muhâberesini kesdi ve idâre-i örfiyye ilan etti ve Kazaklarla da meclisin etrafını sardırdı. Tahran’a mürteci bir vali tayin ve meşrutiyetçilere silah verdiği bahnesiyle vezir-i cenk ve muâvinini tevkif ettirdi.

Şah ahaliyi silahla dağıtacağını söyledi. Bu gibi düşmanı sevindirecek kanlı vekâyie sebep olmamak içün meclis ahalinin dağılmasını musırran rica eyledi. Meclisin vatan-perverliği bu suretle bir daha sû-i istimâl edilmiş oluyordu. Ahali meclisin emir ve ısrarıyla fakat ağlayarak dağıldı. Silahlar da toplandı. 17 Haziranda ahali silahsız meclis civarına birikti. “Tebriz” Şah’ı hal’ ettğini Bakır ve Sıtar Han kumandasında 300 gönüllü gönderdiğini bildirdi.

Şah 22 haziran da devleti Lor ile millet-i Lor’u müzâkereye teşvîk ile avuttu.

23 Haziran sabahı erkenden 1000 kazak meclisi sardı. Altı top meclisi ve ittisâlindeki camii dövmeye başladı. Fedailerin Şapşal ve Liyakof’u vurarak bu taarruzu durdurmaları teklifini bir Rus müdahalesi endişesiyle meclis kabul etmedi. Yedi saat süren bu mübareduman ve müsâdemeden sonra gönüllülerin bakiyyesi şehit ve esir oldu. Meclis azasından altı, ahaliden birçok zevât maktûl düştü. Birçok ahali de İngiliz ve Osmanlı sefarethânelerine ilticâ eylediler. Tüfenkdâr denilen gönüllüler toplara hucüm ile   üçünü muattal bıraktılar. Fakat kendileri de üçte iki mevcudlarını gâip eylediler.  Hükümet askeri de millet ile beraber olmuş ve bu cinayete fâil olarak hain ve alçak Şah ile yalnız Rus kumandan ve Kazakları kalmıştı. Kıtâl birkaç gün devam etti. Mühim zatın konakları da topra tutuldu. Liyakof birçok kıymetdâr âsâr-ı atîka ve kitabı yağma ettirdi.

Tahran’da meclisin bu kadar alçakcasına ve düşman eliyle kanlara bulanarak kapatılmasını müteâkip Şah Tebriz’i muhâsara ettirdi. Fakat kahraman Tebriz; kahraman Bakır ve Sitar Hanların emrinde olarak on ay mukâvemet etti. İlk zamanlarda Ruslar da Şah taraftarlığıyla muhâsırine muâvenetde bulundularsa da fakat Tebriz’in kahramanlığı ve muvaffakiyetli müdafaası Ruslara da siyasetlerini tebdîl ettirdi. Culfa yolunu açarak erzak almağı teshîl eylediler.

Tam bu sıralarda idi ki 908 Temmuzunda Türkiye’de de meşrutiyet ilan olundu. Bunun İran’a aksı İranlıları pek sevindirdi. Onların kuvvet ve kudretini artırdı. Tahran’da

 

(s. 73) Osmanlı meşrutiyet idaresini haber alanlar Şah meşrutiyete yanaşmazsa Osmanlı tabiiyetine gireceklerini söylemiş ve yaftalar yapıştırmışlardı. Tebriz de aynı fikir ve tezahürâtı daha kuvvetli olarak izhâr ve ifâ eyledi. Bu efkâr ve vekâyi, ittihâd-ı İslam ve mümâsili kitapların müellif-i muhteremi bulunan Prens Hac ı Şeyhü’l-reisin İran ile Türkiye’nin Rus istilasına karşı menfaati ve zararı müşterek olduğunu yazmış ve anlatmış olmasından ileri geliyordu. Bizzat maruz-ı tehlike olan Azerbaycan dahi bu hakikati muhtelif defalar fiilen tanımış, duymuş ve kavramışdı.

Şah ahalinin bu kadar tazyîkine rağmen meşrutiyetten ise Rus tâbii olmağı tercih ederim demekte idi. İngiliz ve Ruslar da sudan bir şey yaparak milleti avutmayı tavsiye eylediler. Şah da bir aralık böyle bir meclis açtı bilahare bunu bile lağv etti. Kerbela müçtehidleri şiddetli ihtârlar da bulundular. Şah’a aleyhtâr olan Tebriz’e gönderilen Kazak’lar mağlûp oldu. Tebriz’in bu muvaffakiyeti vilayetleri teşîi’ ederek bilhassa eşt, Astrabad, Meşhed gibi kısmen Türklerle meskûn eyaletlerde isyân hazırlıkları başladı.

1909’da bahtiyârların yardımı ile İsfahan’ın zalim valisi kovuldu. Tebriz’i ise Şah’ın teşviki ile Ruslar zapt etti. 3 Mayıs da Bahtiyariler umumi ihtilâf ile Şah’ı meşrutiyeti ilana icbâr eylemek istediler. Fakat Şah yine avutmaya yeltendiğinden reis Samsamu’s-saltana bin kişi ile Tahran üzerine yürüdü. Reşt ahalisinin arkadan hücum etmesiyle alçak ve korkaklıkta Vahidü’d-dinin tamam eşi ve benzeri olan Muhammed Ali de efendisi bulunan Rus sefarethânesine ilticâ eyledi ve derhal hüküme-ti muvakkata ilan edilerek Şah hal’ edildi ve yerine oğlu Ahmed Şah getirildi.

[1] Şîiliğin bu kadar taassupla iltizâm edilerek asırlarca komşu ve kardeş milletin çarpışdırılmasında bir âmil-i manevi haline getirilmesi ve bugünki netice-i fecîyeye varılmış olması bizce en büyük bir hatay-ı siyasi olup İran’ın mütemâyiz olması değil, duçâr-ı taarruz ve intitât olması sebeblerinden birini teşkîl eylemişler. (nakil eden)

About Author

Ozan DUR

Medeniyet Yüksek Lisans Tarih Bölümündeyim. durozan@gmail.com

Leave A Reply