SİZİN DEF OLUP GİTMENİZİ İSTİYORUM İŞTE O KADAR!!!

0

Kırmızı kiremitler üzerine yağmur yağıyor

Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz

Yağmur yağıyor ve bazı tahtalar vardır

Suyun içinde gürül gürül yanan

Dudağımı büküyorum ve topladığım çalıları

Bekçi Halilin kız kardeşinin oğluna ait

Daha doğrusu halasından kendisine kalacak olan

Arsasındaki yıkık duvarın iç tarafına saklıyorum

Hiç kimsenin bilmesine imkan yok

İmkan ve ihtimal bile yok sizin bilmenize Bay Yabancı

Ve yağmur yağıyor ben bir şeyler olacağını biliyorum

Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili

Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum

Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil

Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil

Annemi babamı karıştırmayın işin içine

İnanmazsınız ama onların şuncacık

Şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok

Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar

Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor

Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?

Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz

Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi

Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de

Kirli çamaşırları tahta döşemelerin

Üzerinde bırakmamanızı yalvararak istiyeceğim

Yalvararak istiyeceğim diyorum Medeni Adam

Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem

Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir

Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi

Hatta Matmazel Nikolun o kırmızı ipekli gömleğini

Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya

Bile giymek istemem istemiyeceğim

Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz

Kibrit gibi iç içe sıkışmış tahtadan

Hem şu bildiğiniz usule de lüzum yok

Tepesi demir askerleriniz babamı alıp götürmeseler

O zaman siz görürsünüz Bay Yabancı

Ağaçların tepesine çıkabileceğimizi

Ben ve kardeşim Alinin anlayabileceğinizi umarım

Siz uyuduktan sonra odanıza girebileceğimizi

-Ben bunu ispat edeceğim-

Hani sizin şu yüzü kurabiye bir bayanınız var ya

Beyaz ve yumuşak

Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var

Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz

Sayın Bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu

Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz

Elinizle onu belinden tutuyordunuz sonra öpüyordunuz

Siz bizi görmüyordunuz

Biz ağacın tepesinden seyrediyorduk

Siz onu çok öpüyordunuz

Ötesini söylemiyeceğim Bay Yabancı

Ben siz belki bilmezsiniz on yaşındayım

Annem böyle konuşmak ayıptır dedi

Annem o kadına şeytan diyor

Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar

Siz şeytanı çok seviyorsunuz galiba Bay Yabancı

Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz

Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel

Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç

Onu hiç görmedim o bize hiç gelmiyor

Hele yağmur onu hiç deliğinden çıkarmıyor sanıyorum

Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı

Sizin ıslak saçlarınızı hiç sevmiyorum

Tunusluların saçlarına benzemiyor sizin saçlarınız

Bizim saçlarımıza benzemiyor sizin saçlarınız

Ben karayım beni de amcamın oğlu seviyor

Sizin o kadını sevmiyor Süleyman

Süleyman benden başka kimseyi sevmiyor

Ben de onu seviyorum

Onu ve bizim evi seviyorum

Bizim evin her tarafı tahtadandır

Ayrıca matmazelin üzerine

Bir akrep atabileceğimi de düşünün

Tam karnının beyaz yerinden tutarsanız bir şey yapmaz

Ama onu Matmazel bilmez ki o tam kuyruğundan tutar

Sizin Matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz

Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor

Onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor

Onlar ekmek yiyor anladın mı Bay Yabancı

Matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez

Onun için gidip şapkalarınızı da beraber götürün

Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar

Her biri bir damla atıyor aşağıya

İşte yağmur bunun için yağıyor

Ben bunun için yağmuru seviyorum

Yağmur bizim için yağıyor

Çalılar için Süleymanın tabancası için

Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine

Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor

(1953, EYLÜL)

12 MAYIS 1881… Ölüm ve Tunus… Ötesi Yok…

Karanlıklar çöktü yine Müslümanlar yüreklere. Hangi kelimeler anlatacaksa susmayın ve söyleyin. Kana susamış bir Avrupa’ya direnen milyonlarca Müslüman’ın destanıdır; Ötesini Söylemeyeceğim Şiiri. En masum bir sesin haykırışıdır Dünya’ya. 10 yaşındaki Tunuslu bir kızın insanlık dersini okutur Sezai Karakoç bizlere. Alınan canlar sayısız ve ucu bucağı yok ölümlerin. Osmanlı hâkimiyetinden düşen topraklardan sadece biridir, Tunus. Fransızların işgaline maruz kalan ve şehitlerin sayısı milyonlara ulaşan, yetimi, öksüzü ve kimsesiziyle dört bir yanı Müslüman gözyaşıyla dolan şehirdir; Tunus. İnsanın aklına bir soru takılıyor: Neresi bu Tunus? Sezai Karakoç önce bunu bize anlatıyor, önce Tunus’un biz olduğunu ve bizden olduğunu söylüyor. Aynı Anadolu toprakları gibi, aynı Türkmenistan gibi, Osmanlı’nın hâkimiyetinde büyümüş her toprak parçası gibi.

Tahta ve evler” yağmurla konuşan ve bu konuşmasıyla bizim tarihimizi anlatan en güzel anlatıcılardır. Samimiyet ve sıcaklığın yeridir böyle evler. Bugün bile Anadolu’da kapısını çalsanız boş döndürmeyecek evler; işte bu evlerdir. Yağmurla birleşince bu evler konuşur ve konuşturur her şeyi. Yağmur rahmettir bizde. O yağıyorsa bir şeyler olacaktır elbet. Allah yeryüzünde bir şeyleri temizlemek için yollar rahmetini. O gün 10 yaşında bir kızın evlerini çatırdatan yağmur acaba “özgürlük” mü getirecekti? Ama Bay Yabancı bilmez, bilemez bunları. Onlar bizim kültürümüzü ve değerlerimizi anlayamazlar. Belli ki kurtuluş geliyor, bağımsızlık geliyor. Küçük bir kızın yüreğinden gelen ses eşlik ediyor yağmurun gelişine ve yağmurun sesi kelimelere düşüyor, şiir oluyor dizelerde.

10 yaşında bir yürek bile o kadar bunalmış ve daralmış ki, adeta haykırıyor ve bütün Müslümanların sesi olarak şu sözü söylüyor: “Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar.” Ötesi yoktur bu sözün. Bıçak gibi keser “işte o kadar” demek. Belli ki bir direnişin sembolü ve bu direnişin sonunda ölüm ya da özgürlük olacaktı. Tarihsel olarak şiire bakarsak; Sezai Karakoç bu şiire 1953’ün Eylül ayında bitirmiş. Tunus ise 20 Mart 1956’da bağımsızlığına kavuşmuştur. Yani direnişin olayların en çetin olduğu zamanlarda ve Fransızların def olup gitmesi için canların hiçe sayıldığı bir dönemde yazılmıştır, bu şiir.

Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor” ya da “Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir.” Bu sözler hem o dönem hem de şuan içinde bulunduğumuz dönemin Ali gibilerine tokat gibidir. Her dönemde Ali gibi gücün karşısında eğilen ve onların gömleğini istedikleri zaman giyen birileri vardır. Müslümanlığın hakkını vererek zalimin karşısında direnip şehit olmak yerine, rahat edebilmek için onlardan olmayı seçen Ali gibilerimiz var maalesef. Oysaki Ali demek; Allah’ın kılıcı demektir. Zalimlerin zulmünü “Korkaklıkta ar ilerlemekte şeref vardır.” sözünü taşıyan Zülfikar’ı ile kesendir; Ali. Ama böylelerinin aklı ermez hiçbir zaman. Çünkü 10 yaşında bir kızın kardeşidir; Ali. Bazı şeylerin farkına daha yeni yeni varmaya başlıyor ve o süslü gömlekler, giyimler ve kuşamlar onun dikkatini çekiyor, bilse de bilmese de onlardan oluyor. Aklı eren birisi onların hiçbir şeyini istemez. Tunuslu kızın Matmazel Nikol’un kıvrım kıvrım eteğini giymek istememesi, bunun en güzel örneğidir.

Bir de baba imgesi karşımıza çıkıyor. Kibrit misali iç içe sıkışmış tahta evlerimiz, babalar yoksa alev gibidir. Öksüzdür çünkü. Direnci kırılmış ve yıkılmıştır. İnsanın bir babası olsa yeter, Bay Yabancı, Medenî Adam. Tunus’a medeniyet götüren tepesi demirli askerlerin, Tunus’taki çocukların babalarını alıp bilinmezliğe götürmesi karşısında sessiz kalacağını düşünmeyin, Bay Yabancı. Bütün Tunus, siz fark etmeseniz de sizi biliyor ve seyrediyor. Sizin bütün ahlaksızlıklarınızı, aldatmacalarınızı ve bize uymayan değerlerinizi biliyor. Ama söylemiyor… Çünkü o, Bay Yabancı, Müslüman bir genç kız. 10 yaşında bile olsa annesi tarafından yetiştirilmiş ve ahlakla donatılmış bir kızdır. Onlar önemsemese bile 10 yaşında olduğunu, o tekrar tekrar söylüyor. Olgun yaşta birinin yoksun olduğu ahlaka 10 yaşında sahip olduğunu göstermek için söylüyor. İslam’da kötülüklerin sahibi de başı da “Şeytan”dır. Aynı o kadın gibi. Annesi ona bu yüzden “Şeytan” diyor. O masum çocuk her şeyi izah edebilecek bir soru yöneltiyor. “Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz” Tüm o süslü şeytanlarınız bizim kadınlarımızdan güzel ama bundan daha önemli bir şey varsa Bay Yabancı, bizim kadınlarımız daha efendi ve utangaçtır. İşte Müslümanca yetişmek ile şeytanca yetişmenin farkı bu dizelerde ortaya çıkıyor. Sezai Karakoç kısa ve öz bir şekilde, bütün Avrupa kadınını tek bir dizeye ve Müslüman kadınını ise onun karşısında tek bir dizeye sığdırıyor.

İşte bunlardan dolayı biz sizi sevmiyoruz, Bay Yabancı. Sizin saçlarınız bizimkiler gibi değil. Sizler bizi sevmeseniz de, biz birbirimizi seviyoruz. Bizden onlar bizi sevse yeter zaten. Müslüman bir erkek ve bunların temsilci olan şiirdeki Süleyman’da sizin kadınlarınızı sevmez. Ahlak yalnızca Müslüman kadın da değil, erkekte de vardır. Ve onlarda sizi ve kadınlarınızı sevmez. Çünkü bizim evimizi her tarafı tahtadandır. Tahta; bizdir, tarihimiz, dinimiz ve değerlerimizdir. Her tarafımız onlarla örülü olduğu sürece, Bay Yabancıları sevmemize gerek yok bizim. Onların hiçbir değeri bizim tahtalarla örülü evimize giremez, eğer o tahtaları sağlam örersek. Hem onlarda bizim değerlerimizi ya da yaşayışlarımızı bilmezler. Yağmur yağarken bile kaçar onlar ve bir akrebi bile tutmayı bilmez o narin elleri.

Sezai Karakoç, Balkon Şiirinde olduğu gibi ölüm temasını burada da işlemiştir. Bizim ölümlerimizin bile farklı olduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Bay Yabancılar için ölüm sıradandır. Onlar için ölüm bir bitiştir. Bizim için ise sonsuzluğun başlangıcıdır. Onlar ölülerini unutup giderken, görmezden gelirken, bizler asla böyle yapmayız. Onların nerede olduğunu biliriz ve nasıl konuşulacağını da. Ekmek nimettir bizde. Baş üstünde tutarız. Yerde görsek alır kaldırırız ekmeği. Müslüman bir ölünün en güzel nimeti ise Kur’an’dır ve onu okuyacak bir nesildir. İşte Bay Yabancıların ne Kur’anı ne de ardından onu okuyacak birileri vardır. İşte bu yüzden şapkalarınızı(bütün değerlerinizi) da alın ve gidin.

Sezai Karakoç, son dizelere gelirken o kanlı elleri bir kez daha kovuyor ve artık gitmeleri için her şeyin hazır olduğunu söylüyor. Melekler, yağmur, damlalar… Sanki Ebrehe ordusunun karşısındaki Ebabiller gibiler. Hani Kabe’yi yıkacağını düşünen ve bütün ihtişamı ve gösterişiyle Allah’ın evini yıkmaya gelen orduya, bir grup Ebabil, ağızlarında kızgın taşlarla nasıl galip gelmişti. İşte her Müslüman yürek Kabe’dir. Her Kabe’ye yetecek kadar Melekler vardır. Sağanak sağanak yağan her bir yağmur damlasını bu meleklerden biri taşır. Bu yağmur, bu sefer Tunus için yağıyor. Tunus’un özgürlüğü ve bağımsızlığı için yağıyor. Bu yağmur, 20 Mart 1956’ya kadar hiç dinmedi ve zaferlerin sahibi Allah zalime karşı galip geldi.

Bugün de kan gölüne dönmüş Müslüman coğrafyamızda yağmur şiddetini arttırdı ve zafer yakındır…

İnşallah…

Yazar Hakkında

Mustafa ÇAĞLAR

Kabil yüreğini Habilleştirme gayretinde biri. İletişim: [email protected]

Yorum Yaz