KRİTİK DİLLERİN GÖZ ARDI EDİLMESİ ÜZERİNE BİR YAZI

0

Kritik Dillerin Önemi:

Bu haftaki yazımda “Kritik Diller” diye adlandırdığım az bilinen dillerin öneminden bahsetmek istiyorum. An itibariyle bulunduğumuz coğrafyanın bilinmesi zaruri kritik dilleri var. Ayrıca tarihimizin sırtımıza yüklediği, inancımızın getirdiği bilinmesi gereken kritik diller var. Coğrafyamızda olan kültürel, edebi, sanatsal vb. diğer alanlardaki  gelişmelerden, entelektüel alandaki tartışmalardan haberdar olabilmek, ama sağlam kaynaklardan haberdar olabilmek oldukça kolay gözükse de zordur. Örneğin, Suriye’de olan gelişmelerin İngilizce üzerinden takip edildiği yakın zamanlara kadar söylenen klişe bir sözdü. Elhamdülillah artık ben kendi adıma konuşacak olursam artık duymuyorum. Çünkü gençler Arapçayı çok iyi biliyorlar. Akademi’den çeviri alanına, çeviriden gazeteciliğe varıncaya kadar çeşitli alanlarda çalışıyorlar ve çabalıyorlar. Çok yaşlı değilim ama hızlı bir değişim olduğu gerçek. Ama göz ardı edilen bazı alanlar, diller söz konusu ve ben bu yazımda göz ardı edilen alanlara değinmek istiyorum.

Bunun yanında “Coğrafyamızın Kritik Dilleri” diye adlandırdığım Ermenice, Yunanca ve Bulgarca gibi dilleri bilenler elbet vardır. Ama gençler arasında Türkiye’de yaşayıp bilen birisiyle ben maalesef hiç karşılaşmadım. Türkiye’de bu dilleri bilen yeterli sayıda uzman, tarihçi, edebiyatçı ve gazeteci olduğunu şahsen düşünmüyorum. Hal böyleyken bu alanda bir boşluk var demektir. Yani Ermenice bilen bir gazeteci, tarihçi, edebiyatçı ve kim biliyorsa yapacağı katkı ve vereceği fayda çok olacaktır. Ermenice, Yunanca gibi coğrafyamızın kritik dillerinden birisini öğrenmeye niyet eden bir genç yirmi yıl sonrasında ilim, bilim, sanat ve eğitim dünyamıza vereceği katkı çok fazla olacaktır. Yetişen bir gül, diğer güllerin yetişmesini sağlayabilir ve sonunda yetişen güller güzel bir bahçeyi oluşturabilirler. Böylesine verimli ama boş alanlara atılan tohumların büyümesiyle oluşan bahçeler daha güzel kokacaktır inş.

Coğrafyamızın ve Tarihimizin Kritik Dilleri diye tasnif ettiğim diller öğrenilirken İngilizce, Arapça ve Farsça gibi diller göz ardı edilsin diye bir şey asla söylemiyorum. Artık insanlar dil biliyorum derken İngilizceyi saymıyorlar. Çünkü herkez bildiğini iddia ediyor ve bir zamanlar Fransızca’nın olduğu gibi bilim dili olmuş durumda. Arapça ve Farsça ise Osmanlıca ile birlikte medeniyetimizin kaynak dili ve bilim dili. Hal böyleyken sadece kritik dilleri öğrenelim İngilizce ve Arapça gibi dilleri öğrenmeyelim demiyorum. Onları zaten bilmemiz gerekiyor. Onları bilmek bizim için iktifa edilecek bir durum olmaması gerektiği üzerinde duruyorum.

Asıl meselem ise tarihimizin ve inancımızın sırtımıza yüklediği kritik dillerdir. “Tarihimizin Omzumuza Yüklediği Kritik Diller”; Osmanlı’nın sınırının ulaştığı topraklarda konuşulan diller ve “İnancımızın Getirdiği Kritik Diller” ise; kardeş olarak yaratıldığımız Müslüman Coğrafyasının dilleri. Örneğin Arapça konuşan ülkelerdeki kardeşlerimizin kültürlerini, tarihlerini ve edebiyatlarını araştırmaya ve öğrenmeye başlayalı uzun bir zaman oldu. Ama bir Madagaskar’da neler olup bitiyor, bir Nijerya’da, Endonezya’da neler olup bitiyor haberimiz var mı? Maalesef yok varsa da çok az. Dolayısıyla aklında çalışacağı alanın neresi olduğuna dair bir fikir olmayan genç öğrenciler, genç gazeteciler veya ülkesine, ümmete ve dünyaya faydalı olmak ve söz sahibi olmak isteyen gençler akıllarında bu bölgeleri de getirsinler. Bu işe niyet ettikten sonra hem Allah da onların önünü açacaktır. Çünkü ilim çalışan herkese vaat edildi. Bugün bir saat herhangi bir ilim ile meşgul olursan o bir saatin karşılığını hemen alıyorsun. Diğer alanlarda bu böyle değil. Dolayısıyla ilim alanında hızla yükselmek azim ve çaba ile mümkündür.

Bu tarz beni düşüncelere gark eden olayların dönüm noktası Hayfa’da ders aldığımız sırada oldu. Sınıf arkadaşlarımızdan birisi Amerika’da 80 tane dilin öğretildiği bir merkezden, kuruluşlardan bahsetmesi bizi çok şaşırttı. Meseleyi İbranice anlatıyordu ve İngilizce seksen mi? Diye sorduk. O da evet dedi. Bu olay beni çok düşündürdü ve bizde de olması gerektiğini düşündüm. Genç nüfus olarak, nüfusumuz gerçekten çok fazla. Bu aynı zamanda bence şu demektir.  ilimi bir yük çekmeye benzetirsek gençler daha fazla yük çekebilirler. Gençler daha heyecanla ilmin peşinden koşabilir, yorulabilir ve uykusuz kalabilir demektir. Dolayısıyla Hz. Ömer (ra) gençlerin namaz kılmasının onun gözünde yaşlıların namaz kılmasının daha hayranlık uyandıracak bir davranış olduğunu bir sözünden anlamıştık. Evet gençken insanlar çabuk rehavete kapılabiliyor, heyacanları hemen sönebiliyor veya hayatlarını eğlence üzerine kurabiliyorlar. Eğer gençler enerjilerini ilime yönlendirirlerse gelecek 50 yılda bambaşka bir Türkiye ve bambaşka bir medeniyet karşımıza çıkacağına emin gözüyle bakabiliriz Allah’ın izniyle. Kıyaslamak için söylemiyorum. Bir değeri olmaz ama benim gözümde de gençlerin ilimle iştigal etmeleri yaşlıların ilimle iştigal etmelerinden daha değerli. Çünkü gençlerin ilimi elde ederken çekecekleri yük yaşlı hocalarımızınkinden daha fazla olacaktır. Nasip olursa ilerleyen yazılarımda bu hedefe ulaşmak için nereden başlamak gerektiğinden ve nasıl güvenli bir yol haritasının çizileceğinden bahsetmek istiyorum inşaAllah.

Yazar Hakkında

Ozan DUR

Medeniyet Yüksek Lisans Tarih Bölümündeyim. [email protected]

Yorum Yaz