KIZININ GÖZÜNDEN AHMET CEVDET PAŞA

0

Bu haftaki yazımda değerli üstadımız Ahmet Cevdet Paşa’nın hayatından bahsetmek istiyorum. Ama üstadın hayatını kızı Fatma Aliye’nin gözünden anlatmak istiyorum. Fatma Aliye hanım, Ahmet Cevdet Paşa 1895’te öldükten sonra babası ve onun dönemini içeren bir eser kaleme aldı. Bu eser Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı ismiyle bugün raflardadır.

Fatma Aliye Hanım 1862 yılında İstanbul’da doğdu ve dönemin diğer kadınlarına göre oldukça güzel bir eğitim aldı. Fransızca öğrendi ve babasının görevlerinden dolayı da birçok bölgeyi görme imkanı oldu. Eğitiminde en etkili isimlerden birisi Ahmet Cevdet Paşa ve diğeri de meşhur muharririmiz Ahmet Mithat Efendi’dir. Fransızca’yı bilen Fatma Aliye Hanım George Volontê’nin romanını Meram adıyla çevirdi. Bu çevirinin Fatma Aliye tarafından yapılması, yani bir kadının bu eseri yazmış olması oldukça dikkat çekti. Kısa zaman içerisinde Tercüman-ı Hakikat gazetesinden yazdığı yazılarla da tanınır hale geldi.

Babası gibi ülke için, memleket için elini taşın altına sokmaktan çekinmeyen Fatma Aliye Hanım ilmi alandaki eserlerinin dışında sosyal alanda da oldukça aktiftir. 1897 Türk- Yunan savaşının yaralarını sarabilmek için Cemiyyet-i İmdadiyye’yi kurar ve bizzat 2. Abdülhamit tarafından berat ile taltif edilir. Burada Türk-Yunan savaşıyla ilgili bir parantez açmak istiyorum. Bu savaşla ilgili geçen de belirttiğim bir husustan bahsetmek istiyorum. Ahmet Rasim bu savaş ile ilgili Asker Oğlu adlı eserini kaleme aldı ve dönemi anlayabilmek ve hissedebilmek için okunabilir bir eser olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca o Hilal-i Ahmer Cemiyetinin ilk kadın mensubudur. İnsanlara yardım ile geçen ve birçok ilke imza atan Fatma Aliye’nin hayatının son devirleri küçük kızı İsmet Hanım ile uğraşmak ile geçirmiştir. İsmet Hanım ailesinden kaçıp bir Katolik rahibesi olmuş ve Fatma Aliye Hanım kızına ulaşabilmek ve onu getirebilmek için çok uğraşmış, üzüntü ve keder içinde bu dünyadan göçmüştür. Genel hatlarıyla DİA ansiklopedisinden aktardığımız bu kısımdan sonra Fatma Aliye’nin babası hakkında yazdığı eseri ve Ahmet Cevdet Paşa’nın hayatını işlemeye başlayalım. Bir parantezde burada açmak istiyorum. Fatma Barbarosoğlu Uzak Ülke romanında Fatma Aliye Hanım’ın hayatını işlemiştir. Ne kadar oldu bilmiyorum ama çok uzun bir süre önce bu romanı okumuştum, sonra çok beğenmiş Fatma Barbarosoğlu’nun diğer romanlarından da okuduklarım olmuştu.

Kızının Gözünden Ahmet Cevdet Paşa

Eseri neden yazma ihtiyacı hissettiğini şu sözlerle açıklar Fatma Aliye Hanım

“Ne kadar yaşayacağını bilmek beşere müyesser olamadığı gibi, beşer bir saatlik hatta bir dakikalık bile hayatından emin olmak hususunda sair hayvanatdan mümtaz bulunacak bir imtiyaza nail olamadığından, ben de bu hususta ne kadar muvaffak olacağımı tabi bilemem. Ber-hayat bulunduğum müddetçe ilm-i tarihe bir hizmet emeliyle bu acizeye vermiş olduğu emekleri ber-hevâ etmemek ve onun gösterdiği islâk eylediği tarîk-i mesaide, menafi ve maarif-i umumiyyemizin yolunda imkan dairesinde çalışmak hakkındaki emel ve maksadım pek kavi ise de bunda muvaffakiyet ihsan eyleyecek olan cenab-ı Hak’tır.”[1]

Fatma Aliye Hanım babasının kendisine verdiği emekleri boşa çıkarmamak ve bildiklerini tarihe emanet etmek için bu eseri vücuda getirdiğini söylemektedir. Ayrıca cümlenin girişinde yapmış olduğu tespitte çok hoştur. İnsan ile hayvan ve diğer canlıların ortak noktalarından birisi de ömrümüzün ne kadar olduğunu bilmememizdir.

Ahmet Cevdet Paşa 1822 yılında Lofça’da doğar. Babası bir çiftlik sahibi ve çalışkan bir adamdır. Ahmet Cevdet Paşa babasının maddi durumu iyi olduğundan eğitim hayatı boyunca maddi sıkıntı çekmez. İlk eğitimini Lofça’da Hafız Ömer ve Hafız Mehmet’den aldıktan sonra Deli Müfti’nin derslerini takibe başlar. Deli Müfti Lofça’da ilmiyle öne çıkmış önemli bir şahsiyettir ama düzenli bir şekilde ilim anlatmaz. Talebeleri onu nerede yakalarsa ondan o şekilde ilim öğrenirler. Bir gün Ahmet Cevdet Paşa Deli Müfti ile talebeleri toz toprak içinde ders işlerlerken görünce bu hocadan ilmi anlamda yararlanamayacağını düşünür ve İstanbul’a gitmeye karar verir.

İstanbul’a geldikten sonra Medrese-i Hamidiye imtihanına girerek orasını kazanır. Babasından maddi destek aldığından medresede durumu diğer öğrencilere göre oldukça iyidir. Gece gündüz büyük bir azimle durmadan çalışır. Diğer öğrenciler Şuhur-ı Selase’de (üç aylar) harçlıklarını çıkarabilmek için taşraya giderler lakin Ahmet Cevdet Paşa Taşra’ya gitmez ders çalışmaya devam eder. Onun tatil günleri bayramlardan ibarettir.

Ahmet Cevdet Paşa bu medrese günlerinde sadece bir sefere mahsus olmak üzere maddi zorluk çekmiştir. Bir kış mevsiminde Lofça’dan yani babasından para gelmeyince zor duruma düşer. Bu duruma canı oldukça sıkılır. Aklından birilerinden hocasından arkadaşından para istemek gelir ama daha önce bu tarzda bir deneyimi olmadığından yapamaz. Utanır, sıkılır ve isteyemez. Sonra Fatih Camiine gider ve kara kara düşünmeye başlar. Kalan kısmı da kızından dinleyelim.

“Muallimlerinden ve arkadaşlarından ödünç para almak zihninden geçtiği halde o zamana kadar kimseden bir şey istememiş, kimseye minnet eylememiş olduğu için bunu yapamayacağını anlıyordu. Açlıktan ölmeye, lakin hiçbir kimseden bir şey istememeye karar vermiş, elem ve kederle bozulmuş, gam ve ye’s çehresini sarmış olduğu halde pederinin ehibbasından olup İstanbul’da bulunan Lofçalı bir zat karşısına geldi. İşte bu fırsattı. O zat pederinden para geleceğini bilirdi. Lakin mümkün değil ondan da isteyemezdi. İstemek! O, onun yapmadığı ve yapamayacağı bir şeydi. Lakin o zat biraz konuştuktan sonra “memleketten posta gelmedi! Senin harçlığın kalmamıştır. Şimdilik bunu vereyim de birkaç gün daha posta gelmezse daha veririm! Diye onun önüne altı lira koydu. Üç gün sonra da posta üç maaşını birden getirmekle Ahmet Efendi medresede kazanla etli pilav ve helva yaptırarak bütün medrese halkına ziyafet çekti. O günkü hal ona o kadar tesir eylemiş idi ki İstanbul’da bulunduğu zamanlarda her Ramazan-ı Şerifte bir gün Fatih Cami-i Şerifine gidip kendisinin o kederi geçirdiği cihette ne kadar fakr-ı halde talebe görürse onlara para verir ve orada kendisine verilmiş olan altı lira miktarı parayı dağıtır idi.”

İstanbul’da bulunduğu süre içerisinde değişik zatların sohbetlerinden faydalanır. Sürekli ilmin peşinde koşan ve alime saygılı olan Ahmet Cevdet Paşa emeklerinin karşılığını görecektir. Aynı zamanda şiire de meraklı olan Ahmet Cevdet Paşa’ya Lofça’da Vehbi mahlasını vermişlerken burada tanıştığı hocası Fehim Efendi ona Cevdet mahlasını verir. Bu tarihten sonra onu Ahmet Cevdet Paşa diye anmaya başlayacağız.

Üzerinde durulması gereken dönemin tarihi olaylarından birisi de Mustafa Reşit Paşa ile Ahmet Cevdet Paşa’nın karşılaşmasıdır. Malum Tanzimat Fermanı’nı yayınlayacak olan Mustafa Reşit Paşa dönemin en etkin adamlarından birisidir ve Namık Kemal gibi dönemin önemli fikir adamlarının takdirini kazanmış önemli bir şahsiyettir. Ahmet Cevdet Paşa üzerinde de etkisi olacaktır. Ayrıca meşhur paşalarımız olan Âli ve Fuat paşalarda Mustafa Reşit Paşa’nın rahle-i tedrisinden geçti denilebilir. Böyle bir ortama, ilim ortamına Ahmet Cevdet Paşa’da dahil olacaktır.

Bir gün Ahmet Cevdet Paşa Bab-ı Meşihatten kendisine en muteber şahsın gönderilmesini talep eder. İki kişi gönderilir, bunlardan birisi de Ahmet Cevdet Paşa’dır. Mustafa Reşit Paşa’nın Ahmet Cevdet Paşa ile tespitine göz atalım.

Cevdet paşayı o ilk görüşüm hiç hatırımdan çıkmaz! Öyle mühim mesele için gönderilmiş olan bir efendinin pek genç olduğunu görünce hayret etmiş idik. Amma hala gözümün önünden gitmeyen parlak mavi gözlerinden saçılan zeka kıvılcımları bize meseleyi anlatmış idi”[2]

Fatma Aliye Hanım babasının hayatını yazarken dönemi de değerlendirmeyi unutmamış ve ahval-i zaman başlığı altında zamanın ahvalini anlatmaya koyulmuştur. Bu dönemde beni oldukça etkileyen olaylardan birisi Ahmet Cevdet Paşa’nın setre-pantolon giymemek üzere Mekteb-i Harbiyye’de Farisi hocalığını reddetmiş oluşudur. İlginç olan noktalardan ilki artık babasından para almak istememekte ve kendi ayakları üzerinde durmak isterken gelen teklifi kabul etmemiştir. İkinci hususta Mustafa Reşit Paşa tarafından Bükreş’e görevli tayin edilir. Görevi ise şifahi olarak Fuat Paşa’ya bilgi vermektir. Bu görevi yaparken ise daha önceden giymeyi reddettiği pantolonu giyer. Bahis konusu vatan olunca tereddüt etmez.

Bir gün Fuat Paşa ile birlikte Ahmet Cevdet Paşa Bursa’ya giderler. Fuat Paşa romatizmadan şikayetçidir. Giderken yanında Ahmet Cevdet Paşa’yı da götürmüştür. Lakin orada boş durmazlar. Ahmet Cevdet Paşa Kavaid-i Lisan-ı Osmani’yi kaleme alır ve bir proje ortaya atarlar. Daha sonra projeleri Şirket-i Hayriyeye dönüşür.

Değerli üstadımızın hayatıyla alakalı anlatacak o kadar husus var ki lafı uzatmamak için bazı kesitleri vermeyi uygun buluyorum. Dönemin siyaseti gereği olsa gerek Mustafa Reşit Paşa ile Âli ve Fuat Paşaların arası açılır. Ahmet Cevdet Paşa ise her ikisine de gider ve her iki grupla da arası iyidir. Çünkü Reşit Paşa’yı ve diğer paşalarla dostlukları vardır. Bir gün ona birisi ya onlara git ya da bize gel “iki bayraktan birine yazıl” deyince, Cevdet Paşa şu tarihi sözleri sarf etmiştir.

Ben daiyan-ı devlettenim. Küçük rütbede bir adamım. Vükelanın ihtilafına karışmak bana yakışmaz. Ben herkesle barışığım. Behemehal bir bayrak altına girmek lazım gelirse Bayezid meydanında bir bayrak açıp yalnızca altına otururum.”

Bu sözlerin ve davranışın doğruluğu bizzat padişah tarafından takdir edilir. Bir gün Padişah Abdülmecit Efendi daire-i humayun’a giderken Ahmet Cevdet Paşa’nın önünde durup onun Cevdet Paşa olup olmadığını sorunca evet cevabını alması üzerine şöyle der “ben onu çok severim. Zira hem dirayetli malumatlı bir zattır hem de hüsn-i ahlakı vardır.”[3]

Ahmet Cevdet Paşa 1895 yılında bu dünyaya gözlerini yummuş nadide şahsiyetlerdendir. Hayatı hakkında söylenecek, yazılacak ciltler dolusu kitap az gelir. Tarih-i Cevdet’i, Mecelle’si, Tezakir’i ve diğer eşsiz eserleriyle ilim dünyamıza oldukça katkısı bulunmuş, çalışkan, dürüst ve büyük bir adamdır. Allah rahmet eylesin hala günümüze ışık tutabilen nadir şahsiyetlerdendir.

Ahmet Cevdet Paşa’nın Fatih Camii’nin haziresinde bulunan mezar taşında şunlar yazmaktadır.

“Hüve’l-Bâkî
Asrımızın İbn-i Kemâli idi
Hayfâ ki terk-i hayât eyledi
Edîb idi hayli eser bırakdı
Tezyîn-i zât ü sıfât eyledi
Takdire idüb rızâsın izhâr
Allah deyü azmi cennât eyledi
Târîhini yazan kalem kırılsın
Ahmed Cevdet Paşa vefât eyledi

Sene 1312”[4]

Allah rahmet eylesin

Ozan DUR

[1] Fatma Aliye, Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı(İstanbul: Bedir, 1995), s. 19-20.

[2] Fatma Aliye, Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı(İstanbul: Bedir, 1995), s. 40.

[3] Fatma Aliye, Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı(İstanbul: Bedir, 1995), s. 87.

[4] Kaynak: http://www.dunyabulteni.net/haber/250040/ahmet-cevdet-pasanin-mezar-tasi

Yazar Hakkında

Ozan DUR

Medeniyet Yüksek Lisans Tarih Bölümündeyim. [email protected]

Yorum Yaz