BÜYÜK İRAN TARİHİ 5

0

Ahmed Şah Kaçar Ahd-ı Saltanatı

12-Haziran-1909. Şah Ahmed küçük olduğundan ihtilalin ihzâr ve icrâ devrelerinde her iki tarafında mazhar-ı emn ve itiâadı olan Kaçar reisi izzedü’d-devle naibü’s-sultan oldu.

910’da İngiliz ve Ruslar, taksîm projelerini şiddetle tatbîke tevessül ederek İran’da başka devletlere imtiyâz verilmesini protesto etmiş ve 911’de kendi bendeleri olan Muhammed Ali’yi Horasan’dan sokmak istemişlerse de Muvaffak olamamışlardı.

 

(s. 74) 912’de Amerikadan getirilmiş olan maliye mütehassısı mister Morgan bu iki devletin tesiriyle kaçırıldı. Meşrutiyete nâil olan İran meclisi dâhilinde muhafazakarân, itidâliyun ittifak ve hayat-ı mutelife namlarıyla fırkalar zuhur etti. Zaaf-ı dâhiliyeyi intâç eden bu hal İran’ın ezeli ve ebedi düşmanı olan İngiltere’yi teşcî’ etti ve dâhilde İngiliz parasıyla gazetelerle propaganda da her türlü entrikalarda bulunarak İngiliz taraftarı bir kabineyi iş başına getirdi. İran’da İngiliz nüfuz ve tesirâtı pek ziyâde arttı. Bunun önünü almak içün bir muhaberât komitesi teşekkül ederek İngiliz’e satılmış olanları vurmakta idiler. Fakat bu müdhiş sükûta pek de dürüst hareket edemeyen bu komite de mâni olamayordu.

Mıstır Morgan işinden başka bir şey ile iştigâl etmez ve İran içün candan çalışır bir adam olduğundan millet tarafından sevilmişti. Bu suretle attırılmasında izhâr edilen hakareti halk hazm edememiş ve Rus sefarethânesini basmışlardı. Ruslar İngilizler, zengin menâbii olan İran maliyesinin ıslahını istemiyorlardı. Bunlar istikrâz altunlarıyla İran’a bir esaret zinciri takmak arzusunda idiler. Binaen-aleyh kendilerinin teşvîk ettikleri ve sebebiyet verdikleri bu vakadan bi’l-istifade 907 itilâfını yine tatbike başlamış oldular.

Ruslar kendi mıntıka-i nüfuzlarından, Erdebil, Tebriz, Kazvin’i, işgal eylemişler, İngilizler ise güya evvelce mıntıkaları dâhilinde bile gösterilemeyen Buşir, Şiraz, İsfahan konsoloshânelerine Hintli muhafaza kıt’âtı getirmişlerdi ve işte bu müdhiş istilayı durdurmak ilcaatıyla da İran’ı tazyîk ederek istiklâlini tamamıyla ihlâl eden müdahalelerini, bi’l-umum ecnebilerin çıkarılması başka milletlere memuriyet ve imtiyâz verilmesi hakaretini kabul ettirdiler. Güya kendileri de bu zulümkâr ahde mukâbil işgâl eyledikleri yerleri tahliye eyleyecekdiler.

İşte İran’ın istiklâl ve mukedderâtına Rus ve İngilizler bu derecede tecâvüz ve tahakküm eyledikleri bir sırada idi ki harb-i umumi infilâk etti.

Fakat zayıf ve kudretsiz olan İran naçâr bî-taraflık ilanına mecbur kalmıştı. Memleket yer yer Rus ve İngilizlerin işgâli altında, bütün menâbi ve vesâyit heman onların ellerinde idi.

Osmanlılara hasım olan Rus ve İngilizlerin istedikleri gibi hareket ve istifâde eyledikleri İran arazisinden bizim üçüncü Kafkas ve altıncı Irak ordularımızın yan ve gerilerinde tehlikeli vaziyetlerin ilcaati bizi de İran arazisine girmeğe mecbur bırakmış ve girmiş idik.

 

(s. 75) Fakat ötekilerin İran’ı tahkîr ve düçâr-ı zaaf eylemelerine mukâbil biz her yerde Hüsn-i muâmele de, İran idare ve maneviyâtını yükseltici teşkilât ve teslihâtta bulunmuş, hassaas olan ahalinin hüsn-i kabul ve muhabbetini celb eylemiştik. Camia-ı İslamiyet bilhassa harekât sahasındaki kan ve dil birliğini ve nihayet Rus ve İngiliz gibi iki hasm-ı kavîsi ile muhârebe etmekte olan Osmanlılar’ın muvaffakiyeti halinde kendi memleket ve istiklâllerininde kurtulması mülâhazası her tarafta izhâr edilen bu şükran hislerinde müessir olmuştu.

Bütün bu duyguların tesiriyle ki bilhassa Hemedan ve Azerbaycan havalisinde ordularımız tarihin derinliklerinden fışkıran çoşkun samimi bir kardeş muhebbetiyle karşılanmış ve sevilmişti.

Şah Abbas, Tahmasb Kali Han, Nadir Şah Afşar Devirleri ve Bu Edvara Müsadif Osmanlı Tarihi Safhâtı

İran’ın son devrinde pek şöhret-gîr olan iki kahraman ve büyük simasının kendi vatanlarında ve bunun istikbâl ve mukadderâtında oynadıkları muazzam rolü görebilmek içün bu devri ve şiddetle irtibât ve alakası bulunan kendi tarihimizin müsadif safhâtıda kısaca arz ve izâh eylemeği zaruri buldum. Osmanlı vatanında ki sû-i idare taraf taraf vukua getirilen fecâi görülmedikçe İranlılarla olan münasebât ve muharebelerimizin neticesiz kalmasında veyahut felaketle nihayet bulmuş olmasındaki illet-i asliye anlaşılamaz. Hâk-ı pâk-ı vatanı müdafaa ve muhâfaza kasdıyla bin bir nevâkıs içinde hududa atılmış olan ordular pâyitahtın hain ve hilekâr ifsâd ve ifaatıyla bazen namus-kâr serdârlardan bile mahrum bırakılmış ve ekseriyetle ordudaki cansiperâne mesâi bile şahları başında olarak azim ve celâdetle çarpışan acemleri mağlûp etmek içün kâfi gelememiştir.

Bu iki büyük simadan birisi Şah Abbas 996-1038 diğeri ise 1139-1145’e kadar Tahmasb Kali Han ve bu tarihten itibaren 1159 senesi kadar da hükümdâr bulunan Nadir Şah Afşar’dır.

Şah Abbas’ın cülûsundan evvelki devir heman tamamıyla bizdeki ikinci Sultan Bayezid devrine benzer. Hükümdârın halîm ve tesirsiz bulunuşu ricâl-i devleti iki şehzade etrafına toplamış, mülkün her tarafında bir tezebzüb sezilmekte ve görülmekte bulunmuştu.

 

(s. 76) Özbekler’le Osmanlıların tecâvüzleri de bu vehâmeti artırıyordu. İşte bu müşkil âvânda idi ki vatanın mukadderâtı âtiyyesini endişe ile takip etmekte olan ekâbir ve ricâl de yegâne saltanat eri olan Abbas Mirza’yı istihsâl-ı saltanata teşvîk eyliyordu. Vatanın hal-i elemini görmekte ve ona mevud şevket ve saadeti temin içün kendi liyâkat ve kudretini pekiyi takdir etmekte olan Şehzade Abbas dahi bu teşvîki kabule şitâp etmiş ve kardeşi Hamza Mirza’yı ber-taraf ederek cebren pederi tahtına cülûs eylemişti. (996). Genç, azimli, liyakatli, istiklâl fikr ve harekete mâlik bir zat idi. İlk işi itihsâl-i saltanatında yardım etmiş olan ricâlin tard ve kahrıyla ihsas edilen minneti ref’ ve nüfuzu hükümdârisini tesis ve tevsîk etmek oldu.

Görülecek işlerden en mühimi Osmanlı istilasının durdurulması idi.

Uzun saltanatı müteâkip irtihâl eden Şah Tahmasb’dan sonra evlad ve ehfâdı arasında münâzaa başlamış İran defaten düçâr-ı zaaf olmuştu. dâhildeki teşettüt ve perişani hududa mücâvir Osmanlı beylerbeyinin musırr teklif ve inhâlarıyla İran’a ilan-ı harp edilmesine sebep olmuştu.

Sokullu Mehmed Paşa İran’ın uzaklığı ve Kürdistan dağlarının ara yerde bulunması tesiriyle oradaki fütühâtın muhafazası güç olacağı ve bütün ve bütün kılâ’ ve kasabâta asker ikâmesiyle de pek fazla masraf ve zahmeti mucip olacağını söylemiş ise de yeni yetişen serdârlar artık bu ihtiyâr vezirin muhafazakâr tedbrine boyun eğmemişdiler.

985 senesi ilan-ı harpte Kıbrıs Fatihi Lala Mustafa Paşa ser-asker tayin olundu. On iki sene süre bu muharebât pek çok masrafı müeddi olduğu gibi beyne’l-vükela da he dürlü şakâk ve nifâka devletin nizâm-ı idarisini ihlâl eylemeğe sebep oldu.

Mustafa Paşadan sona fatih-i Yemen Sinan Paşa, Ferhat Paşa, Özdemir oğlu Osman Paşa, Cigalezade Sinan Paşa, ikinci defa Ferhad Paşa serdâr tayin buyuruldular.

Bunlardan bilhassa Lala Mustafa Paşa Çıldır meydan muhârebesinde Sipehsalar İran Tokmak Hanı mağlûp ve perişan ederek Tiflis, Gürcistan, Şirvan bilâdını zapt ve Osman padişah Dağıstan ve Derbend havalisini şehâmetkar menakıp ve harekât ile zapt ve teshîr eylemiş idi. İşte İran-Osmanlı muhârebe ve münasebeti bu derecede iken Şah Abbas cülûs etmiş

 

(s. 77) ve yeğeni Hamza Mirza’yı İstanbul’a göndererek ve Osmanlılar elindeki memâlikin terkini kabul eyleyerek Ferhat Paşa ile akd-ı sulh eylemiş idi 998.

Muâhedenin bir maddesi ise ehl-i sünnet aleyhinde lanet-hân olmağı ve hazret-i sadık hakkında muhazleyi men’ ediyordu.

Osmanlılarla musâleheyi müteâkip Şah derhal Şarka teveccüh etmiş herat ve meşhed’i istila ve tekmîl-i Şiileri kılıçtan geçirecek kadar taassup ve şiddet ibrâz etmekte olan Özbekleri daha şiddetli muhârebelerle mağlâp ve perişan ederek Horasan’dan tard ve ihrâç eyledi ve Kandhar ve havalisini de zapt ve teshîr ederek tekmîl-i Afganistan’a da sahip oldu.

Bizim tarafta üçüncü Sultan Murad vefat etmiş ve üçüncü sultan Mehmed’in zaman-ı saltanatı başlamış idi. Bükreş ve havalisinde Mihal beyin isyânı ve Macaristan ordusunun mağlûbiyeti tesiriyle devletin nüfuzu duçâr-ı tezelzül olmuşsa da bütük bir meydan muhârebesi olan Eğri galebesinde yine devletin satvet-i sâbıkası tamir ve teyît edilmişti. Bundan sonra Eflak ve Macaristan’da kargaşalıklar oldu. Mağlûbiyetler çoğaldı. Bütün bu müellim vekâyi arasında yüz güldüren vaka yalnız Tiryaki Hasan paşanın Kanijesi idi. Dâhilde de şekavet artmış ve Kara Yazıcı, Urfa’dan Sivas’a kadar her tarafı tahrîp eylemekde bulunmuştu. Osmanlılarla pek muvakkat olarak adk-i sulh eden Şah Abbas; ta İstanbuldan mücâvir eyaletlerden en mâhir ve sıkı bir suretde devlet-i Osmaniye ve teşkilât ve ordusunu tetkîk ve takip ettiriyor, bi’l-umum vesâit ve menâbiden istifade ederek de Osmanlılarla harbe hazırlanıyordu. Tam bu sırada İngilizlerin de harp ve siyaset hususunda fevke’l-had olan muâvenet ve teşvikâtına mazhar olmuştu. Bu devre-i tarihin en mühim âmil-i aslileri olan eşhâs İran tarihinde ve belki Osmanlı ve Hint tarihinde en esaslı bir dönüm safhası teşkil eden bu vekâyi ve esbâbını tavzîh eylemek lazımdır:

Hind-i Şarki kumpanyasını artık ber-taraf ederek tekmîl-i Hindistan’ı zapt etmeği kurmuş olan İngilizler bu emellerini başa çıkarabilmek de dahi bir dereceye kadar serbest kalabilmek hususunda ahvâl ve hadisâtı pek gayri müsâid buluyor, endişe ile yaşıyorlardı.

Portekizlerin satvet, henüz sönmemiş, Afganistan’a hâkim olan ve kudretli bir hükümdâra mâlik bulunan İran’da ahvâl ve ahalinin ırk ve zihniyeti tesiriyle Şomal-i Hindistan da müsâid

 

(s. 78) Bir şeraiti hâiz idi. Fakat bunların içinde Hind içün en korkunç düşman Osmanlılar idi. O Osmanlılar ki 933’de Mohaç muhârebesiyle Macaristan’ı istila etmiş ve 950’de Viyana’yı Muhâsara ile Almanya’yı sindirmiş, Lehistan ve Çek memâlikinin de tehlikede bulunduğunu görmesi üzerine Osmanlı müttefiki geçinen Fransızları bile korkutmuştu. Kendisini Roma imparatoru ilan eden Şarlken’in himayesine ve bütün Avrupa’nın kudsi bir tehâlükle muâvenet ve iştirâk eylemesine ve bütün Hristıyan taassubunun tekaddüme ve takviyelerine mazhar olmasına rağmen Androdorya yine Hayreddin Paşanın mağlûbu olmuş ve Akdeniz’in hakimiyeti Avrupalıları korkutan Koca Barbaros’un ….. dest-i mehîbinde kalmıştı.

Osmanlılar bir eyalet beyi olan paşalarıyla- Cezayir beylerbeyi Ramazan Paşa- Portekiz gibi zamanın büyük ve kuvvetli bir devletinin kralı başındaki yüz binlik ordusunu bozacak kudret ve satvet ibrâz ediyordu.[1] Avrupa’da bu kudret ve satvet tecellî eylemekde iken, Hint sahillerinde ve Pencap kapılarında görülen şevket ve azimet de bundan geri kalmıyordu.

Hindistan’ın Garb-ı Şomalisi Türk ve İslam hükümet ve hükümdârlarıyla Osmanlı satvet ve şevketine meclûp bir muhît-i müsâid teşkîl etmekte idi. Humayun Şahdan şikayet içün Dehli hakiminin oğlu istanbul’a koşmuş Portekizlerin tazyîkine karşı ….. hâkiminin sefirleri de Osmanlı sarayına gelmişti.

 

(s. 79) 945’de Süveyş’te inşa ettirilen seksen gemi ile Hint’i zapt eden Mısır valisi Hâdım Süleyman Paşadan sonra ikinci bir emirle Hindistan’a teveccüh eden donanma Şomal-i Hint’i istilâ içün sevkü’l-ceyşce kilid olan Diyo kalesini muhâsara etmiş ve fakat Geçerat hâkimi Bahadır Hanın vefatı ve oğlunun vefasızlığı tesiriyle zahiresizlik kalenin zaptına mâni’ olmuştu.

959’da Piri reis yine Süveyş’ten hareket ve “Aden” i Portekizlerden istirdâd etmiş ve bahr-ı muhît-i Hindi’ye açılarak Moskat sahillerini, Bahreyn adasını zapt ve Hürmüz açıklarında fâik bir Portekiz donanmasına karşı Basra’ya çekilmiş idi. Bilahare bahr-i muhît-i Hindi donanmasına memur olan Murad Reis ve bilhassa Seyyid Ali Reis Portekizlerin muhtelif ve kuvvetli donanmalarıyla çarpışmış ve büyük bir muhârebe-i bahriye olan moskad önündeki muhârebeyi de kazanmış idi. Fakat şiddetli fırtınalar donanmayı, Hükümdârı Celaleddin Dinar’ın da muâvenet eylediği Belucistan sahillerine düşürmüş ve hele tufan fil denilen kasırgalar tesiriyle güç hal ile tutabildiği geçeratı bırakmayarak Hüdavend Hana teslim etmiş ve kendisi karadan (Ahmedabad-Dehli-Kabil-Bedehşan-Horasan-Kazvin) tarîkiyle ve Bağdat üzerinden dört sene de Edirne’ye gelmişti.

Denizlerde satveti bu derecede korkunç olan Osmanlıların Şarkdaki orduları da Kafkasya’yı istilâ, Azerbaycan ve Irak-ı acem eyaletlerini zapt ederek İsfahan önlerinde görülmekte ve Şii olan İran’a karşı da Horasan ve Afganistan ahali ve ordusuyla pek suhûlet fakat azami samimiyetle birlikte hareket edebilmek tecrübe ve talemine mazhar olmakda idi. Hasılı şu kısa hülasa dahi delalet ediyor ki bütün ahvâl ve şerâit-i Hind’in bir daha kurtarılamamak üzere Türk’ün eline düşeceğini göstermek de idi. Fakat burada işte İngiliz’in o ordulardan daha kuvvetli ve donanmalardan daha ziyade şevket ve azamet âmili olan….. siyaseti, işe koyulmuş ve cidden …. İşeyişinde bütün rakipleri birbirine kırdırmış ve Hind dâhilinde de bir ticaret şirketiyle, bir silsile teşkîl eden hükümetleri ve hükümdârları hatta birbirleri aleyhinde istihdâm ile birer birer ezerek cümlesini kuvvetli ve kâhir pençesine geçirmeği temin eylemiştir.

Şöyle ki: daha Şah Abbas’ın ilk zamanlarında donanmasıyla da yardım ederek Basra Körfezinde Portekizlerin …. Bahri ve ticarisi olan Hürmüz adasını zapt ettirerek kendisinin iki rakibi arasında ki husumeti artırmış ve İran’a bir cemîle göstermiştir. ve bilhassa intihâp eylediği ve İngiliz asilzadelerinden bulunduğu yazılan “Robert Şarle’yi” ve “Antony” namındaki iki zatı yirmi altı maiyyeti ile Şah’a göndermiş ve arz-ı hizmet ettirmişdir.

 

(s. 80) Bunlar Şah’a Osmanlı yeniçerisine muâdil olmak üzere gulamân-ı şah namıyla piyâde ve şahseven isminde de asâkir-i hâssa vücuda getirdiler. Alay bozan namıyla fitili tüfek tedârik eylediler ve İran ordusunun, tensîk, teşkîl ve talîm ve terbiyesine fevkalade ihtimâm ederek ve topçuluk ve top tesisi ve ilavesiyle de en iyi bir ordu haline getirdiler.

Bütün bu mesâi tanzîm ve terakkî ettirilirken Şah’ın arzularından mülhem olarak ve ana vatanlarının ihtiyâç-ı hayatisi gözetilerek Türk düşmanlığı da birlikte telkîn edilmiş oldu.

Fakat İran’ın takviye ve teâlisinde âmil olan yalnız bu altmış bin tüfekli ve altı yüz toplu ordusu değildi. Asıl şayân-ı dikkat olan İran siyaset ve iktisadiyâtında pek yüksek derecede verilmiş olan istikâmet ve faaliyet idi.

Şah’ın sefirleri, İngilizlerin teşvîki ile Osmanlıları taksîm ve imhâ edecek bir ittifak-ı düveli tesisinde çalışıyorlardı.

Fransa kralına, Avrusturya imparatoruna, Venedik Cumhuriyetiyle Toskana ve hatta papaya sefirler yollamışlardı. Fakat Osmanlıların kudret ve azameti henüz mehatlı tesirini göstermekte olduğundan bu ittifak husul bulamadı.

Şah Abbas dâhilde de Hristıyanlığa pek müsâid bir siyaset takip ederek o asr-ı taassub da dahi ordusuna fazla miktarda Gürcü asilzâdegân ve zabıtânı almış ve Ermenilere fevkalade bir itibâr vererek bilhassa bunlardan ticaret ve iktisadiyât da azami istifade eylemişti. Dahilde pek çok kiliseler inşasını tervîç eylemekde idi..

Osmanlılar ile pek uzun ve şiddetli bir muhârebeye hazırlanmak da olan Şah Abbas her türlü tedâbire baş vurmakta bu günün askeri istihbarât ve casusluğuna da en yüksek derece de bir kıymet vererek İstanbul’da müteaddid adamlar bulndurduğu gibi mücâvir eyalet merkezlerinde, ordu hazırlığını takîp ve ricâl-i devleti teşhîs hususunda pek mâhir casuslar istihdâm eylemişti.

İşte Şah Abbas Özbekleri ber-taraf ve ihzarâtını ikmâli müteâkip devletin pek uzamış olan Nemçe seferiyle meşgul olduğuna ve dâhilde de celali eşkıyâsının tekessürü bir zemin-i müsâid teşkîl eylediğine hükm ederek 1012 de Osmanlılarla ilân-ı harp etti …..hakimi Kürd Gazi beyin ilticâsı kendisine fırsat vermesi üzerine İsfahandan dokuz günde …. civarına yetişti. Osmanlılar zayıf bir kuvvetle karşılaşmış ve kemâl celâdetle dövüşmüşlerse de

 

(s. 81) Galebe Acemlerde kalmıştı. Tebriz de muh#שsara edilmiş ve vaad ve iğfâl ile o da teslim olmuştu. Şah Nahçıvan üzerine yürüdü. Acem ordusu maneviyât kırıcı propagandasıyla tesir yapmakda idi. Hatta Nahçıvan muhafızları bundan ürkmüş Revan’a kaçmışlardı.

Ansızın açılan İran seferi ve Tebriz’in sükûtu İstanbul’a aks eylediğinde Trabzonda menfi bulunan saatçi Hüseyin Paşa serdâr oldu. Bu sırada birinci Sultan Ahmed cülûs eylemiş ve sadarete de muktedir bir zat olan Lala Mehmed paşa gelmişti. Serdar-ı şehr Murad Paşa Nemçe ordusuna serdar oldu ve evvelce Astragonu zapt ve istirdâd eden ve Kırım askerinin  de tazyîkiyle, Erdel, Eflak ve Boğdan’ın dehâletini kabul eyleyen Lala Mehmed paşa ordunun takviye ve ihzarâtıyla tevaffukunu his ettirmiş olduğundan Kuyucu Murad Paşa sadaret ve serdârlığında müzâkere eyleyerek Zitvotorok muâhedesi akd edilmiş ve on beş sene devam eden bu muhârebeye nihayet verilmiş oldu. 1015. Bu muhârebede gerçi mülken bazı istifadeler tamin edilmiş ise de memleket harap ve idare de karışıklık ve sıkıntıyı mucip olmuştu.

Şah Abbas altı aydan beri muhâsara ve tazyîk eylediği Revan’ı da teslim alarak pek şiddetli ve hunhârane muâmelerde bulundu. …, Şirvan ve Kars da teshîr edildi. Sünni İslamlar kesilmekte ve Ermeni ahalide İsfahan’a götürülmekte idi.

1013 senesi muharreminde şark serdârı tayin edilerek hareket eden cigale zade Sinan Paşa Anadolu da yer yer türemiş olan âsileri tenkîl ederek Revan üzerine yürümüş ve Şah ise bu havaliyi tahrîp ile Tebriz’e çekilmiş bulunduğundan Nahçıvan’a hakim olarak Karabağ’da kışlamak arzusunda ise de maiyyetinde ki kumandanlar dâhil memlekete çekilmeği müttefiken teklif ve ısrar eylediklerinden serdârın kışı hafif ve erzakı bol olan ve İran’ı yakından takip edebilmekle Şah’ı bir muhârebeye icbâra müsâid bulunan vaz’ ve tertîbi geri kaldı ve naçar Aras’ı geçerek Tebriz yakınlarından Van’a gelmiş ve orduyu kışlaklarına göndermiş ise de Şah derhal Van’a taarruz etmiş ve serdâr güç hal bahren adilcevaza kaçabilmişti ve buradan da Erzurum’a gelerek ihzarât-i ikmâle koyuldu. Ordu Tebriz istikametinde hareket eyledi ve Selmas civarında Acem ordusuna üç saatlik tekarrüb de Erzuurm beylerbeyi Sefer Paşa on yedi ümerâ ve beylerbeyini de kendi fikrine uydurarak düşmana taaruz eylemiş ve serdârın emirlerini dinlememiş ve her ne kadar düşmanın birinci ve ikinci kollarını mağlûp eylemiş ise de yorgun olarak dönerken

 

(s. 82) Ordugahında mağluben çekilmekte olan beş bin kadar Acem kuvvetine mağlûp ve ümerâdan bir kısmı maktûl ve esir olmuştu. Bu vaka ordunun maneviyâtında da sû-ı tesir husûle getirerek geceleri Kürd beyleri Acem bastı galgalasıyla perâkende ve perişan kaçmış ve ordunun ise kısm-ı azîmi dağılmış ve savuşmuş olduğundan serdârın yanında ancak üç bin kadar yeniçeri ve sipahi kaldı. Mağlûbiyet Acem tarafında olduğundan Şah Acem hileye haml ile takîp edememiş ise de serdâr çekildiğinden sonra pek geç olarak Osmanlı ordugâhına gelmişti.

Bu inhizâm bazı eyalet beylerbeyinin sekbân ve levend namında olarak dairelerinde bulundurdukları başı bozuk askerlerin intizâmsız ve inzibâtsız oluşundan ileri gelmişti.

Serdar Van’a ve Van’dan Diyarbekir’e ric’at ederek kahrından vefat eyledi.

Şeki ve Şemahi tarafları da muhâfaza edilemediğinden düşman eline geçti.

Bu sırada Derviş Paşa namında ki bir gaddar mahzâ saraya hulûlü tesiriyle sadrazam olmuş ve fakat hareket ve ihzarâtı başaramadığından Padişah’ın tevbîh ve tahkîriyle menzûlen oldu. Bunun intihap-kerdesi Deli Ferhad Paşa ismindeki bir nev-zuhûr ise orduyu hüsn-i idare edememiş daha Konya’ya varmadan kifâyetsizliği görülmüştü.(İbret!)

Bu sırada sadaret Kuyucu Murad Paşa’ya tevcîh buyuruldu. Müşarünileyh zî-nüfuz âsi ve eşkıyânın hiç birine ehemmiyet vermeyerek Kilis havalisinde ve Halep mülhekâtında kırk bin kişilik bir kuvvet temini ile Hama, Humus taraflarını zapt eylemekte olan Can Polat Ali Bey üzerine yürüdü. Halep civarında şiddetli bir muhârebe ile onu makhûr ve perişan eyledi. Ali Beyin saraya dehâleti kendisine Tımışvar eyaletinin verilmesini mucip oldu. Bundan sonra Garb-i Anadolu’da ki âsileri de toplayarak müdhiş bir kuvvet teşkîl eyleyen Kalender oğlu üzerine yürüdü. Göksun ovasında onu da makhûr ederek yirmi bin eşkiya tepelemiş ve mütebâkisi bî-emân bir takîp ile İran’a kadar kovulmuş, tutulmuş öldürülmüş ve ancak iki bin kadar âsi İran’a girebilmişti. Sinan Paşazade Mahmud Paşa tedbîr-i hekîmânesiyle Tavîl Mehmet’ten Bağdat’ı kurtarmış Aydın’dan Yusuf Paşa, iç ilinde hükümete isyân-kâr olan Musulu çavuş da tepelenmiş idi.

1018 de hareket ve Şaban da Erzurum’a muvâseletde Tebriz istikâmetinde gidilmiş ise de Şah-ı Acem burayı tahliye ve Serhan dağlarında tehassun eylemiş ve harp mevsimi de geçmiş olduğundan Diyarbekir’e avdet edildi, olzamanlar İran usûl-i harbi kuvvetli Osmanlı ordularıyla karşılaşmayarak

 

(s. 83) Tahrıp ve tahliye ile çekilmek, zayıf ordulara veyahut müteferrik ordu aksâmına karşı hareket eylemek idi.

Devlet-i Osmanniye ise Şiilik ve Safevi devleti tamamıyla taazzu ve teessüs eylediğinden beyhude memleketi harâp ve ahaliyi ifnâ etmeyerek İran Şah ve hükümetlerinin şevket ve akabini mahv ve izâleye çalışmak ve ancak bu devletin tezelzülü halinde İran’ın zapt ve muhâfaza edilebileceği esasında idi. 1020’de İran üzerine Diyarbekir’den hareket olunmak üzere iken Murat Paşanın vefatı Nasuh paşanın sadâreti ile İran’ın tâlip olduğu musâlehe yapılmış idi.

Fakat iki senedir sefirimizden haber ve senelik hediyeler gelmediğinden yeniden ilan-i harp ile Öküz Mehmet Paşa Halep’e kadar gitmiş ise de sefirin Van’a geldiği ve hediyenin vusûlü haber alınmış idi. Fakat harekete devam edilerek Revan muhâsara edildiyse de ağır toplar götürülmediğinden sadrazam azl ve Akdenizde korsanları, Trablus mütegallibelerinden Sefer dayıyı tenkâl emrinde liyâkat ve kifâyeti görülmüş olan Halil Paşa sadrazam ve serdâr oldu ve Diyarberkir’de kışladı.

Bu sırada Sultan Ahmed ölmüş yerine birinci Mustafa geçmiş ve bununda deliliği hasebiyle yerine on dört yaşında ki ikinci Sultan Osman cülûs eylemişti.

Tebriz istikametinde hareket edilmesinde valisi burgcay Han Erdebil istikâmetinde çekilmekte olduğu haber almış ve bunları vurmak hayaline kapılan Kırım Hanına zaruri bir kuvvet de terfîk edilmişse de bu kul kırk saatlik bir mesafeyi kat’i müteâkip Acemlerin ihzâr eyledikleri pusulu muhârebe de mağlûp ve perişan olmuşlar fakat ordunun da bu istikâmete tahrîki Şah Abbas’ı sıkıştırarak sulha icbâr eylemiş hududlar hakkında da bazı kuyûd ve şurût ile Nasuh Paşa zamanındaki muâhede tecdîd edilmişti. Padişah’a takdîm edilen hedâyâ arasında dört de fil bulunuyordu.

Bu sırada da Lehistan üzerine sefer-i hümayun vukû’ buldu. Lehliler Hotin civarında tahkîm edilmiş bir yerde muhârebeyi kabul eylediler. İsakçı köprülerinden sevk edilen ordu bütün Lehistan’ı yağma ve yüz binlerle esir aldıysa da Leh ordusu mağlûp ve perişan edilemedi. Darüssaade Ağası Süleyman Ağanın umûr-ı harbiyeyi müstebidâne idaresinin tesiri olmağla beraber ordunun darb-ı mesel olan eski inzibâtı gevşemiş idi. Avdetinde ordudan münfail

 

(s. 84) Olan padişah Hicaz taraflarından yeni bir asker temîn ve tedâriki ile orduyu ıslâh eylemek arzusunu izhâr eylemiş ve bunu müşâvere eylediği mahrem ricâle de işâa eylemiş olduklarından zorbaların isyân ve ihtilâliyle genç ve büyük ruhlu padişahın düçâr-ı hakaret olarak şehid edilmesine sebebiyet verilmiş oldu ve yerine deliliği sâbit olan Mustafa sâni tekrar cülûs eyledi ve on beş ay sonra tekrar çekilmesiyle yerine dördüncü Sultan Murat on dört yaşlarında tahta nâil oldu.

Bu sırada bağdat’da askeri kumandanı olan Bekir Subaşı valiyi katl ile yerine geçmeği İstanbul’a arz etmiş ve buradan ise tedîbi arzusuyla bir ordu diyarbekir’e sevk edilmişti. Giden ordunun kumandanı Hafız Ahmed Paşa İran’a İran’a ilticâ eden Bekir subaşını tedbîr ile celp içün valiliği kendisine tevcîh etmiş ve Bekir Subaşıda Şah’ı davetden fâriğ olmuşsa da Şah Abbas’ı muhâsara ve muvaffakiyetle müdâfaa edilmekte iken Bekir Subaşının oğlu Mehmed’in babasına hıyanetiyle Bağdat sükût etmiş ve devlet metbûasına hıyanet eden bu iki nâ-bekâr da birbirini müteâkip Şah Abbas tarafından katl ettirilmişti.

Sultan Osman’ın yeniçeriler tarafından tahkîr ve katl edilmiş olması nazar-ı millet de yeniçerilere karşı sû-i nazarı mucib olmuş ve şımaran ocaklıların vilayetler de dahi bazı sarkındılıkları aleyhlerinde olan nefreti artırmıştı. Bu halden istifade etmek isteyen Erzurum beylerbeyisi Abaza Mehmet Paşa Sultan Osman’ın intikamını almak şâyiasıyla, toplamış olduğu otuz bin kişi ile harekete başlamış ve vilayetlerdeki yeniçeri ve sipahiyi tenkîl ede ede Şark’dan Garb’a doğru yürümekte bulunmuştu. Sivas’a vusûlde bu taraf ümerâsından Kılavun Yusuf Paşa, Murtaza Paşa, Tayyar Paşa da iltihâk eylediler. Bu sıra telaşa düşen İstanbul, Çerkes Mehmed Paşa ile Abaza’yı tedîb ve cemiyetini dağıtmış Hafız Mehmet Paşa kumandasıyla Bağdat’ı istirdâd içün Diyarbekir’de de orduyu cem’ ve tahşîde başlamıştı.

Ordunun tecrübe-dıde ümerâsından muhâsara toplarını götürmekte olan istirhâm ve celp dikkatlerini, siz merak etmeyin Bağdat’ın anahtarları cebimdedir sözüyle gurur ve kôfsuzluk göstermiş ve sekiz ay muhâsara edilen Bağdat, muhâsara toplarının yokluğundan zapt edilememiş ve bu hal ordunun maneviyâtına sû-i tesir ve kumanda heyât-i âliyesine karşı olan itaat ve inzibâtı ihlâl ederek muhâsara ref’ine icbâr edilmiş ve toplar suya atılmak ve toprağa gömülmek

 

(s. 85) Suretiyle ordu Diyarbekir’e ricat’e mecbûr olmuştur. Azl edilen Hafız Ahmed Paşa yerine Halil Paşa sadrazam oldu.

Müşarünileyh Tokat’ta orduyu cem’ ve tahşîd eylemekde iken “Ahısha”yı zapta şitâb eden Şah Abbas koluna mukâvemet edilememiş bu kalede sükût eylemiş idi. Bunda da yine Abaza’nın isyân ve itaatsizliği âmil olmuştu. Kırım Hanı isyân etmiş, Kazak korsanları boğazı tehdît edecek bir vaz-ı tecâvüz almışlardı. Ocak zorbaları artık kimseyi dinlemiyordu.

Bu sırada sadaret yeniçeri ağalığından yetişme sert ve müdebbir bir zat olan Bosnalı Hüsrev paşaya tevcîh edildi. Bu zat, Şerif-i Mekke, Yemen Mısır beylerbeyileri arasındaki mübâyeneti izâle eylemiş ve ordu ile Şark’a teveccüh etmişti. Tercan’a vusûlünde İranîlerden Şems Hanın on beş bin askerle Erzurum istikâmetinde hareketini haber almış ve derhal Kars beylerbeyi Hazır paşayı seyr-i ser’i ile sevk ederek Şems Hanı mağlûp ve Bekir Subaşı gibi Abaza’nın da düşmanla birleşerek gâilenin büyümesine meydan vermemişti. Kırk gün zarfında Abaza’yı istimâna mecbûr ederek birlikte İstanbul’a getirmiş ve mazhar-ı iltifât olmuştu. 1038.

Bu senenin nihâyetinde Şark’a harekete başlamış ve Anadolu içinde kalmış celali bekâyasını tepeleye tepeleye Musul’a vusûlünde kırk üç senedir icrâ-yı saltanat eden Şah Abbas’ın vefatı haberini almış ve İranîlerden Zeynel Hanın kırk bin kişilik ordusuyla Halep beylerbeyi Pugay paşa ve Kara Mustafa Paşanın himmet ve kuvvetiye Mihriban kalesi civarında verilen muhârebede otuz bin İranlının telef olmasıyla büyük bir muhârebe kazanılmış Hemedan ve derkezin ve havalisinin istilâsından sonra bir pâyitaht-ı Safevi olan İsfahan istikâmetinde hareket edilmek üzere iken kat’ıül-mefâd hattı hümayun mücebince Bağdat istikâmetine dönülmüştü.

Nadir Şah Efşar (Tahmasb Kali han) Ahd-ı Saltanatı

Tarih gösteriyor ki bir vatan istilaya uğrar bir milletin benliği ve mukeddesâtı zevâl bulmak tehlikesine düçâr olursa inkırâza müstehak olmayan ve henüz yaşayabilmek kuvvet ve kâbiliyeti bulunan milletlerin sinesinden fevkalade bir şahsiyet-i azim ve zekâsıyla temâyüz ederek yükseliyor.[2]

 

(s. 86) Bu zat milli ihtiyaç ve dehayı temsil, dağınık ve perişan efkâr ve kuvâyı tevhîd ve vatanı istihlâsında irade-i milleti tevcîh ve tenfîz ediyor. Bir zamana evvel dağınık ve kudretsiz, mahf ve izmihlâl manzarası gösteren yığın yığın halk işte başına gelen tek bir adamın azim ve iradesiyle gün geçtikçe kudret ve nüfuzu artan muntazam, mütesaned yaşamak ve yükselmeye layık bir cemiyet-i celîle haline inkılâp ve itilâ ediyor. Tarihinde eski devletlerin izmihlâl ve inkırâzında yeni devlet müessisleri hep böyle bir muhît ve eşhâs gösterdiği gibi Nadir Şah’ı da bu bulunulan dört ihtiyacı istilaya uğrayan vatanın bî-huzur ve bî-kudret olan halkın ruhu temayülâtı iş başına getirmiş idi.

Nadir fıtraten yüksek bir secîyye sahibi, fevkalade bir şahsiyet idi. Vatanın hal-i elîmi karşısında iş başında ve hükümet riyâsetinde olanların liyâkatsizliğini görüyor, isyân ediyordu. Hala-âs-ı vatanın istilzâm eylediği kudret ve nüfuzu gösterebilmek içün bir makam, bir taht arıyordu. Damat da olduğu İybord hâkiminden bunun içün ayrılmış, hizmetine girdiği  Sebistanlı Mahmud Hana bunun içün isyân etmiş ve Tahmasb Kali Han unvanını kazandıran mürâcaatda bunun içün lüzum görmüştü. Merhum Namık Kemalin ….. söylettiği gibi sanki hâtif-i terâne ona (daima yüksel ki yerin bu yer değildir) diyor ve Nadir mütemâdiyen mevki ve makam değiştiriyordu. Hiç şüphesiz bütün bu hizmet ve vazife tebeddülleri de kendisini büyük ve yüksek gâyesine yaklaştıran birer merhale olmuştu.

Nadir Şah Tahsmasb’a mürâcaatında koca İran sarayının istibdâd ve ahlaksızlığı yüzünden yıkılımış gitmiş ve İran’ın tekmîl-i cenubu ve hatta Horasan’ın kısm-ı azamı Mahmud Han Afgan eline geçmiş Şomal kısmı Rusların Şomal-i Garbi ve Garb vilayetleri de Osmanlıların istilasına uğramıştı.

Bilhassa Şah İsmail ve büyük Şah Abbas zamanında kudret ve celâdet göstermiş olan  İran ordusu sergerdelerin ellerinde yer yer dağılmış ve bu inzibâtsız kitleler asayişi ihlâl ile halkı ümitsizliğe düşürmüştü. Zulüm ve tecâvüz işi bütün memleketi sarmış yakmış kavuruyordu.

Taht-ı mevrûsunu kurtarmak isteyen ikinci Şah Tahmasb fevkalade olan buhran ve imkanszılık içinde bütün Şomal eyaletlerini vererek büyük Petro’dan istimdâd ediyor, ondan da

 

(s. 87) Ümidli bir haber alamıyordu. Osmanlılar tarafında pek alçalmış olan saray idaresi re’s-kâre getirdikleri faziliyetsizler terisiriyle milli menfaatimize mugâyir, kavmi necâtimize menâfi çirkin bir zebûn-keşlikle İran’ı parçalamağa iştirâk ediyor ve bunu Sünni olan Afganın muvaffakiyetini teshîl ve tervîç gibi kudsî bir örtü ile örtmek istiyordu. Hatta sahipsiz bir memlekette ilerlemeği muazzam zaferler kazanılıyormuş gibi göstererek kasîde ve medhiyeler inşâd eylemekte idi.

Bu ahvâl ve hâileler içinde naçâr kalan Şah Tahmasb Kaçarların Fetih Ali Hanı alarak Horasan’a teveccüh etmişti. Fuzulinin dediği gibi dert çok, hem-derd yok, düşman kavî talî’-i zebûn idi. İşte Nadir Kali Han burada ve bu vaziyet içinde gelmiş arz-ı hizmet eylemişti.

Büyük adamların büyük talî’i de beraberdir.

Nadir’in vazife almasını müteâkip kendi maiyetinin hüsn-i misâl olduğu bir inzibât o muhît-i meyûsda nefh-i hayat etmekte ve herkesde de bir ümid, ümid-i halâs belirmeğe başlamıştı.

Çarpışa çarpışa sanat-ı harbin esrar ve inceliklerini idrâk etmiş olan Nadir büyük kumandanlığa has görüşü ve yüksek secîyyesiyle küçük ve kıymetli ordusunun maneviyâtını takviye etmiş ve vukûflu cür’etkar sevk ve idaresiyle de Mahmud Afganinin ordusunu mağlûp ederek Meşhed’i kurtarmış oldu.

İşte bu zafer öyle harkavi, şâmil, câzip bir tesir vücuda getirmiş idi ki tarih-i cihanda ikinci bir misâl pek az bulunabilir.

Mahmud gibi zamanın muktedir ve müdebbir hükümdârlarından ve maharetli kumandanlarından olan bir zatın bu kadar büyük, parlak muvaffakiyetler üzerinde yükselmiş ve kuvvetlenmiş ordusunun mağlûp edilişi fevke’l-beşer bir mahlûk-ı mübarek telakkî edilen Nadir’in büyük başı etrafında manevi bir hâle-i şan ve şeref vücuda getirmişti.

Artık vatanın istikbalinden kesilmiş ümidler yeniden kesb-i kuvvet etmiş, ekserisi Horasan havalisinde ser sereyane dolaşan ordu aksâmı derhal gelerek arz-ı hizmet ve itaat eylemişti.

Bu suretle defaten elde büyük ve mücehhez ve niseten muallem İran ordusunun toplanışı ve bunun kısa bir zamanda ve umulmadık bir kolaylıkla da istihsâli kalb-i millet de Nadir lehine fevkalade bir teshîr ve merbuûiyet vücuda getirdi ve bu fevke’l-beşer nüfuz ve tesir-i manevi

 

(s. 88) Karşısında Şah Tahmasb dahi Tahmasb Kali’nin idaresine münkâd olmakta ahali ile birlikte bulunmak zaruretine kâni ve mecbûr oldu.

Nadir Ali’nin İran tarafında iş başına geçmesi sıralarında Osmanlı tarafındaki vukuât-ı tarihiyye de hulasatan şöyle cereyân etmiş idi. Edirne vakası gibi bir taraf-gîrlik ve idare faciasının zuhuru ikinci Sultan Mustafa’nın hal’ini intâç etmiş ve umur-ı idare ve saltanatı vukua gelmekte olan bu azîm tezebzüb içinde üçüncü Sultan Ahmed makam-ı saltanata gelmişti.

Muktedir ve celâdetli bir hükümdâr olan İsveç kralı Demirbaş Şarlı mağlûp eden ve büyük Petro’yu mâhirâne manevralarıyla “….” Bataklıklarında sıkıştıran Baltacı Mehmed Paşa bile, kendisinin duçâr … olan rüesâ tarafından yapılan ve padişahın vehmini artıran musanna ve müttefik iftiralar tesiriyşe nef’ ve ifnâ edilmiş idi. Yerine geçen ve iktidar-i azîmine rağmen kan dökmeğe meclûp olan Şehid Ali Paşanın sadaretinden sonra Mora’nın Venediklilerden zaptı üzerine Nemçe devletinin müdahalesi, muahedâta müstenid esasların red edilmiş ise de kabul ettirelemeyüp harp başlamış ve muvaffakiyetle cereyân eden muhârebe de sadrazamın askeri teşvîk içün ileri atılması şehadetini ve bu vaka tesiriyle de ordunun perişaniyetini mucib olmuş ve yen, sadrazam Halil Paşanın tekrar mağlûbiyeti ise Tımışvar ve Belgrad eyaletlerinin ziyâ’ını intâç eylemişti.

İşte bu sırada daha kaymakam bulunurken sulh taraftarlığıyla tanılmış olan Nevşehirli İbrahim Paşa sadarete getirilmiş ve İngiltere ve Felemenk sefirlerinin tavassutuyla devletin akde mecbûr olduğu muâhadelerden beri olan “Pasarofça” muâhadesi akd olunarak kendi tabirince dünyadan kâm almağa başlamıştı ve harp taraftarı olanları iltizâm ve iknâ içün kaleme alınan lâyiha da bütün ahvâl ve anâsıri devletin aleyhinde tasvîr ederek tacü’l-tevârihin kavlince görenlere bir ecnebi zâbiti kaleminden çıkmış kanaatini veriyordu. İstanbul’a avdetinde sahipsiz ulufelerden tasarruf eylediği mebâliği kalelerin tamirine, levazımât-ı harbiye tedârüküne sarf etmeyüp kağıt hâne de “nev-bünyâd” “Mir-âbâd” “bağ-ı ferh” gibi yerler yapılmasına, boğaziçi mesirelerinin tanzîm ve tarhına yollar inşasına isrâf etmiş kendinin ve ağâvatının on binlerce altun ve gerek vücuda getirdikleri konak ve sahilhâneler de kışın helva sohbetleri ve ilk baharda lale çerâğları tertîp ederek şuerâ ve nüdemâ ile zevk ve tarapla vakt geçirmekte bulunmuştu. Sadrazama

 

(s. 89) Bakarak ahali de bu fahş ve sefâhat sirâyet etmişse de neticenin vehâmetini görenler tenfid ve zemme başlamış ve bunu avutmak içün de hârici bir gâile, mucib- i şan ve şeref-i vekâyi ve nümâyişe ihtiyaç görünmüştü. İşte bu sırada İran muhârebeleri yüz gösterdi.

Bizim tarafta İran muhârebesinin resmi esbâbı şunlardı: İran devletini zapt eyleyen Sünni Afganların mürâcaatı ve Fransa tavassutu ile Ruslarla olan muâhede de dahi Ruslar’a terkine rıza gösterilen Bakü ve Derbend havalisi ahalisinden Sünnilerin Rusların idaresinden kurtarılmaları temennîsi ve bilhassa şiraze-i intizâm ve idaresi haleldâr olan İran’ın müteferrik ve perişan olmasından Erzurum ve Bağdat valilerinin teşvîk ve teşebbüsleriyle Revan, Gence, Tebriz’in ve Cenubdan Kirmanşah ve Hemedan’ın zapt edilmiş olması.

Afganlı Eşref Han bir aralık kendisinin İran devleti yerine kâim olduğundan tutdurarak bu memâlik’in iâdesini talep eylemiş ise de red edilmiş ve Bağdad valisi emrinde sevk edilmiş ordumuzun mağlûbiyetine rağmen İranlılar’a karşı sıkışık bir vazaiyetde olan Eşref, tekliflerinden vazgeçerek anlaşmayı tercih etmişti. Bu sırada İran’da iş başına gelmiş olan Tahmasb Kalihan devlet-i âliyyenin Kirmanşah ve Hemedan eyaletlerini terk ve tahliye ile Şomal-i Garbi eyaletlerinin muhâfazası hakkındaki teklifi kabul etmemiş ve İran muhârebesinin vehâmeti de his edilmeye başlanmıştı.

Halkın teskîni için ordu Üsküdar’a geçirilmiş hareket etti ediyor şayiâtı içinde iken ve 1143 rebiü’l-evvelinde fitne kopmuştu. Sadrazam’ın bütün mesned ve ikbâl mevkilerini evlad ve ekâribine hasr etmesi, fuhşu tergîb-kâr bir devr-i sefâhat ve isrâf açmış olması hudutlardan istimdâd edilirken taallül gösterüp orduyu tahrîk ettirmemesi ahaliyi fazlaca dil-gîr etmiş ve hadiseyi ikâ on ayak olanlarda halkın bu gayr-ı memnun zihniyetinden istifade eylemişlerdi.

Patronanın çıkardığı bu fitne derhal yeniçerileri de sarmış mâhut kazanlar kaldırılarak fesâd müdhiş bir hal almıştı. Üsküdar taraflarında ikâmet etmekte olan padişah derhal İstanbul’a avdet etmiş ve erkân-ı devlet akd-i ictimâ’ eylemiş ve sancak-ı şerif çıkarılarak tenkîl eşkıyaya teşebbüs olunmuşsa da İbrahim Paşa ve itbâına karşı pek şedîd olan nefret-i âmme dolayısıyla fitne teskîn olunamamış sadrazam ve paşaların izâlesi ve Şeyhülislam’ın azl nefy’i de teskîn-i fitne edemeyerek Sultan Ahmed de hal’ edilmişti.

[1] Vadiü’l-sebil muhârebesi adını alan ve zikir etmeden ve zikir etmeden geçilemeyen bu meşhur muhârebenin sebep ve cereyân-ı vukuu şöylece cereyan etmişti:

Fas Sultanı Şerif Abdullah öldüğü vakit yerine geçen oğlu Müstansıra karşı kardeşi Şerif Abdullah’ın iddia-yı saltanata kalkışmış ve Osmanlı padişahı bulunan üçüncü Sultan Murat’tan istimdâd eylemişti. Bunu iclâs etmek üzere Cezayir beylerbeyi Ramazan Paşa’ya emir verilmiş Müşarün-ileyh’de Abdülmelik’i iclâs etmişti. Fakat Müstansırı da o vakit kuvvetli bir hükümet olan Portekizler iltizâm etmekte olduğundan Kral Sebastiyan on bin süvari yetmiş bin piyâdeden mürekkep bir cesîm ordu başında olarak Fas’a gelmiş bizim taraftan da Cezayir beylerbeyi muhârebeye memur olmuştu. İki ordu vadiü’l-sebilde karşılaşdılar. Müdhiş bir muhârebe vukua geldi. Portekizler yirmi bin maktûl, kırk bin esir vererek ancak yirmi bin kadar bakiyyetü’s-suyufu zorla gemilerine binebildi. Portekiz kralı Sebastiyan da Portekizlerin taraftar bulunduğu Muhammed Müstansır da maktûller meyânında idi. Beri tarafta Abdü’l-melik’de sevinçden ölmüş olduğundan taraf-ı devletden Müstansır’ın oğlu Mevla Muhammed iclâs edilmişti. 982 tarih-i askerimizde ismi meçhul kahraman Ramazan Paşa imha-kâr neticeli bir kan  yapmıştır. Hem de adeden dün bulunduğu şüphesiz olan eyalet-i kat’âtıyla kralı başında bulunan cesîm bir orduya karşı! Ruhu şad olsun.

[2] Haşiye: maksad Şah Abbas zamanına müsadif Osmanlı vekâyi-i tarihiyyesi olduğundan kendi vukuât-ı tarihiyyemizin mâbedi yazılmamıştır.

Yazar Hakkında

Ozan DUR

Medeniyet Yüksek Lisans Tarih Bölümündeyim. [email protected]

Yorum Yaz