BİR YAVUZ BÜLENT BAKİLER HATIRASI

0

Yavuz Bülent Bakiler Üstadımızdan Bir Hatıra

Geçenlerde Muhammed Koçak’a ait derleme bir eser olan Yazarlardan Orijinal Hatıralar isimli eseri okuyordum. Ekseriyetle Risale-i Nur davasına gönül vermiş yazarlardan, hatıralarını anlatmalarını istemişler ve ortaya güzel bir eser çıkmış durumdadır. İçerisinde Said Nursi, Necip Fazıl, ve birçok önemli üstattan hatıralar bulunan bu eserde beni en çok etkileyen belki de Yavuz Bülent Bakiler Hocamızın hatıratı oldu. Kendisinin düşüncelerinin değişimine sebep olan konuşma beni çok etkiledi ve bende bunu siz okuyucular ile paylaşmak istedim. Yavuz Bülent Bakiler Hocamızın hatırasını kendi sözlerinden dinleyelim;

“1955 yılında yüksek tahsil için Ankara’ya gitmiştim. Çok deli dolu bir gençtim. Bütün meselelere his ve heyecan açısından bakıyordum. “Türk’ün ve İslam’ın dışında bütün kavimlere ölüm götürmeliyiz” diye düşünüyordum.

Milletimiz 18-25 yaşındaki kişileri delikanlı diye vasıflandırıyor. Kanın damarlarda deli deli aktığı devre. Kürsüye çıktığım zaman, masaya yumruklarımı vura vura konuşurdum.

Aynı yıl Milli Türk Talebe Birliği, Dil ve Tarih Coğrafya Fakülte’sinde bir “kahramanlık günü” düzenlenmişti. Hukuk fakültesinden de konuşmacı olarak beni seçmişlerdi.

Yine kürsünün yumruklarımdan kurtulamadığı heyecanlı bir konuşma yaptım. Bu konuşmadan sonra çok büyük heyecan olmuştu. Bunda oradaki insanların delikanlı olmalarının büyük tesiri vardı.

Benden sonra zamanın Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri kürsüye çıktı. Beni çekip çeviren ve o delilikten akıla, mantığa çeken kişi.

Onun da o Kahramanlık Gününde bağırıp çağırarak konuşacağını zannediyordum. Fakat öyle olmadı. Hastasıyla sohbet eden bir doktor edasıyla konuşuyordu.

Diyordu ki:

“Sevgili gençler beni çok duygulandırdınız. Bana gençlik günlerimi hatırlattınız. Hepinizi kucaklayıp öpmek istiyorum. Bu kahramanlık gününde davet edildiğim zaman “acaba bu gençlere ne verebilirim?” diye kendi kendime düşündüm. Size birtakım memleket manzaraları çizmeye karar verdim.

Çanakkale’ye gitmiştim. Bizi bir köye davet ettiler. Köylü toplanmış ve aralarında bir sözcü seçmişler. Sözcü kalabalığın birkaç adım önüne çıkarak “Efendim, biz köylü olarak perişanız, çaresiziz; bize hükümet olarak lütfen yardımcı olun.” Dedi. “Nedir derdiniz?” diye sordum, devam etti: “Birkaç senedir köyümüzü sel basıyor.” Neden 30-40 sene değil de birkaç seneden beri sel bastığını sordum. “Efendim, eskiden de sel basardı basmasına ama, şu arkada gördüğünüz dağlar var ya…” döndüm baktım dağlara, “Evet” dedim. “İşte o dağlar eskiden tamamen ormanlıktı. Sel suları o dağlardan gelirdi, ama ağaçlar tarafından yutulurdu. Köyümüze gelene kadar ancak bir iki karış yüksekliğinde kalırdı. Onun da pek zararı olmazdı. Ama biz ağacın kıymetini bilemediğimizden o dağları tamamen kel hale getirdik. Dolayısıyla o dağlardan gelen sular da toprak tarafından çekilmediği için sel felaketleri kaçınılmaz olmaya başladı. Böylece her yıl elimizde avucumuzda ne varsa alıp götürüyor.”

Tevfik İleri “Sevgili gençler” dedi. Bu manzarayı hafızanızın bir köşesine yerleştirin. Şimdi bir başka manzara çizmek istiyorum. O köyden çıktık. Bizi Çanakkale’de, Çanakkale Savaşı’nın cereyan etmiş olduğu bölgeye götürdüler. 253 bin şehit verdiğimiz, tarihimizin en büyük muharebelerinden birisi orada geçmiştir. İşte orada mevzileri gezerken bir haber geldi; üniversite talebelerinden bir grup genç benimle konuşmak istiyorlarmış. “Hay hay” dedim. Geldiler. Onlar da aralarında bir sözcü seçmişler.

Sözcü öne çıktı. Elinde kırmızı sıvı dolu bir şişe. “Nedir o?” diye sordum. “Bu şişedeki kan.” Dediler. “Efendim, bu kanı damarlarımızı kesmek suretiyle toplayıp bir araya getirdik. Şimdi bizim için hayatlarının baharında toprağa düşen şehitlerin manevi huzuruna çıkıp, “siz bize hür ve müreffeh bir vatan bırakmak için hayatınızın baharında toprağa düştünüz, günün birinde Türkiye toprakları herhangi bir tehlikeyle karşılaşırsa, biz de sizin gibi vatan toprakları uğrunda hayatımızı feda etmekten geri kalmayacağız, diyerek yemin edeceğiz. Sonra bu şişedeki kanı, onların bir zamanlar toprağa akmış kanları üzerine serpeceğiz. Sonra ayrılıp üniversitelerimize gideceğiz.” Dedi.

Sevgili gençler, o delikanlıyı dinledikten sonra çok heyecanlandım. Bugün burada duyduğum heyecanı duydum. Ve onları da teker teker kucaklamak istedim.

Daha sonra o köylülerin sözleri aklıma gelince, sormaktan kendimi alamadım. Sevgili gençler dedim. “Hepiniz çok asil duygular içerisindesiniz, hepinizi tebrik ederim, fakat lütfen söyler misiniz, hangi biriniz bu vatan toprağına bir tek fidan ağaç diktiniz.? Bu vatan toprağına bir tek fidan diken lütfen bir adım ileri çıksın, ya da bulunduğu yerden parmağını kaldırsın.” Ne bir tek adım atan oldu, ne de bir tek parmak kalktı. Anladım ki; Çanakkale’ye kanlarını serpmeye gelen delikanlılar, daha hayatlarında bir tek fidan bile dikmemişlerdi vatana.

“Genç arkadaşlarım, şimdi biz bu salondan dışarı çıkalım. Kızılay’a giden, Ulus’a giden birtakım insanlar göreceğiz. Onlara soralım; “bu vatanı seviyor muyuz.? Diye, “evet, vatanımı çok seviyorum.” Diyecekler. Hemen ikinci sorumuzu soralım: “Peki bu sevdiğiniz vatan uğruna neler yaparsınız.?” Yüzde yüz şu cevabı alacağız.  “Günün birinde gerekirse bu vatan uğrunda ölmek bizim milletimiz için nefes alıp vermek kadar tabii bir duygu haline gelmiştir. Arkadaşlar, biz bin yıldan veri bu vatan uğruna ölüyoruz.”

Bu cümleden sonra Tevfik İleri şöyle devam etti:

“Yeter artık yeter, yeter. Çanakkale’de öldük. Galiçya’da öldük. Kafkasya’da öldük. Yemen’de öldük. Çemen’de öldük. Biraz da bu vatanda yaşamasını bilelim. Kuzeydoğumuzda bir millet var (Rusya’yı kastederek). O milletin aya füze gönderen bir medeniyeti var. Ben bunların hiçbirisinden korkmuyorum. Ama Allah göstermesin, bu memleketin ormanlarının başına bir bela gelirse, on tane Kızıl Rus ordusunun yapamayacağı korkunç tahribatı ormansızlık bu yurdun başına getirebilir.

“Bu nasıl bir vatan sevdasıdır ki, bir taraftan uğrunda ölmeye hazır olduğumuzu söylüyoruz, öbür taraftan ormansızlık yüzünden her yıl, Kıbrıs kadar toprağımızı sulara kaptırıyoruz. Demek ki, biz vatanımızın başındaki felaketleri bilmekten aciziz. Allah bize akıl fikir vermiş, meseleleri bilmek için okumak, şartların şartı olarak karşımıza çıkıyor. Böylece bizden sonraki nesle ölerek değil, yaşayarak çok daha güzel bir vatan bırakacağız.”

İşte o gün orada, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin salonunun çatısı başıma çöktü sandım. Kendime dedim ki: “Bu adam doğru söylüyor Yavuz Bülent! Vatan sevmek, bağırmak çağırmakla olmaz. Dizini kır, otur ve oku. Yoksa kaş yapıyorum derken nice gözleri çıkarabilirsin!”

Ve şunu belirteyim ki; o hadiseden önce bir topluluk karşısında beş dakikadan fazla konuşma kabiliyetim yoktu. Ve ben bir hukuk talebesi idim. Ama ondan sonra çok şey değişti. O gün deli dolu hareketlerden vazgeçerek daha serinkanlı ve mantıklı hareket etmeye ve meseleleri titizlikle ele almaya başladım. O hareketimiz devam etseydi kim bilir nice gözler çıkaracaktık?..”

Kendisini “Şaşırdım Kaldım İşte” şiirinden tanıdığım ve kalbimin ısındığı bir üstadımız olan Yavuz Bülent Bakiler abimizin hayatından bir anekdot okumuş olduk. Tabi çok güzel bir tespit olduğundan ve üstadın hayatının değişmesine vesile olan bir olay olduğundan aktarmak istedim.

Buradan şunu anlıyoruz. İlk olarak vatan sevgisi söz ile bağırma ve çağırma ile olabilecek bir şey değil. Eğer bağırarak ülkemize faydalı olduğunu düşünen varsa bilsin ki eksiklik var demektir. İkinci olarak şu soruya hazırlıklı olmak gerekir. Çok sevdiğini söylediğin vatanın uğruna ne yapıyorsun.? Eğer bu soruya verecek bir cevabımız yoksa kendimizi gözden geçirmemiz gerekmez mi.? Duygular ile hareket edip vatanım için ölürüm kelimelerini sarf etmek değil çalışmak, okumak ve eylemlerimiz ile konuşmak asıl vatanımıza katkı bu şekilde olacaktır. Evet değerli insanlar!!! Bizler, sloganik bir gençlik, sloganik bir nesil ve kendisinden alkıştan başka bir şey beklenmeyen bir nesil mi olacağız. Yoksa Yavuz Bülent Bakiler abimizin hayatını değiştirdiği gibi bizlerde hayatımızı değiştirip ülkemize hangi alanda olursa olsun katkı sağlamaya mı çalışacağız.? Artık eylemlerimizin, işlerimizin, amellerimizin ve alnımızdaki terimizin konuşma vakti. Konuşan bir dil ama susan ve eyleme dönüşmeyen bir hayattan Allah’a sığınırız. Kimin ne imkanı varsa kendisine bir dert edinmeli ve Rabbimizin rızasını kazanmak için bu sevdiğimiz vatana hizmet etmek adına elinden geleni yapmalı konuşmaktan ve söylemlerden öteye geçmeliyiz diye acizane düşünüyorum. Allah yardımcımız olsun inşaAllah.

Yazar Hakkında

Zeyd ULVİ

Yorum Yaz